Keþif

  Husranlar Otoyoluna Cikarken - Zeynep Direk

 

Oncelikle, kilavuz hicbir sey bilmeyen bir kilavuzdur. 'Benim tek bildigim hicbir sey bilmedigimdir' demisti. Bildigini iddia edenin karsisina cikar ve onu sorgulayarak felc eder. Actigi ufuk sersemleticidir ve yola cikarir. Menon, Sokrates karsisinda cevapsiz kaldiginda, onu, kendisine yaklasan ve dokunan herkesi uyusturan yassi baliga benzetir. (80 b) Sanki zihni bir felc, hakikatin kesfinin baslayabilmesinin on sartidir. Kilavuz bizi yola cikardiginda, yururken yalnizca adimlarimiza bakabildigimizden acilima hakim olmak imkansizdir. Ustelik, basimizi kaldirip ilerlemeye basladikca kesfedecegimiz tek sey, baslangica gore cok daha cahil oldugumuzdur. Kesif, simdiye kadar yasami dagilmadan birarada tutmus beklentilerin ve yon duygusunun, kor ve topal bir sarhosluk icinde kayboldugu anda gelecektir. Sezgiler kifayetsizken, zamanin sabrina kendini birakmisken ve yuruye yuruye yorgunluk sinirini artik coktan gecmisken... Kesfetmek icin hep yolda olmak gerekir. Kesfedileni onceden cizmeden, ufuklarin cetelesini tutan dusunceye teslim olmadan, sonu olmayan bir aydinlik icine dogurma ve dogma cesaretiyle... Hakikatin ufkun bir ucunda durdugu ve bizim ona dogru ilerleyerek, onun belki de sonsuz yonlerini kesfetmekte oldugumuz hissine esir dusmeyen bir kesif mumkun mudur? Bir elimizle dunyayi, diger elimizle dunya hakkindaki fikirlerimizi tutarak bunlari karsilastiramayacagimizi icimize sindirsek de, zaten orada olan ve kesfedilmeyi bekleyen bir hakikatin ortusunu kaldirabilecegimiz fikrinin islevini cozumleyebildik mi? Hakikate dogru atilimimizin icinde sakli ve belki de kullanima yonelik bilgi edinmekle en ufak bir ilgisi bulunmayan gizli anlama hic yaklasamadik.

Derinlesen bir okyanusun ortasinda, 'cigerlerinde bir nefes bilmislik' havasiyla yuzmeye calisan Menon'un pesine bir Sokrates takilmistir. Sokratesle karsilasan baskalari gibi, o da, arastirilmasinin yolu henuz acilmamis ozlerin girdabina kapilir: 'Erdemin ne oldugunu henuz bilmiyoruz,' 'arkadasligin ne oldugunu henuz bilmiyoruz,' 'bilginin ne oldugunu henuz bilmiyoruz,' 'cesaretin ne oldugunu henuz bilmiyoruz'. Bilgiyi aktarmanin imkansizligi icinde ogretimin tek caresi gibi yasanan ezberin korkuyla siradanlastirdigi kafalarla, anasinin meslegini, ebeligi icra etmekten baska iddiasi olmayan Sokrates'in karsilasmasi bu girdaptan baslayan kesifler vadeder. Baskasina bir seyi kesfettirmek, ona kesfettigini dogurtmak gibidir. Ebe, kilavuz, ama ayni zamanda da arkadas. ikili bir kesif yolculugunun adi olan 'diyalektik metod,' kesfin yalniz yapildigi anda bile bir arkadasligi gerektirdigini ima eder. Bu arkadas bir hayalet de olabilir. Kendi kendime konusurken araya giren bir baskasi, beni yola cikaran isareti vermis olabilir. Yolcu kendi yarattigi bir yoldan gecerken, yazgisinin kesfi, kesfedilmez olan otekinden gelecektir.

Bati metafiziginde kesif yolculugunun paradigmasi, Ulysses'in yolculugudur. Bu paradigma Penelope'yi kesfin gerisinde birakir. Her kesif evde bekleyen misafirperver bir kadinin hayaletine baglidir. O, gunduz ordugu kazagi gece sokup, taliplerini bekletmekte ve kocasini beklemektedir. Garip bir uretim-uretimsizlik dongusu icinde ifade edilen bir sadakatle. Kazak bitmedikce gecen zamani ispatlayan urun ortaya cikmaz. Ve sonunda Ulysses Ithaca'ya, evine doner, kesfettiklerini ozumsemis, kesfin yeniligi hafizasinda coktan eriyip gitmistir. 'Siz artik bunu unutmus olmalisiniz dedi bir baska yolcu.'(1) Ulysses figurunde ortaya cikan, kesfedilenin bunyeye dahil hale gelmesidir. Yolculuk, eve donuste, baskaligi ayniliga indirgemistir.

Parmenides'in siiri de alegorik bir yolculugu anlatir. Milattan once 480'lerde yazilan bu siirden gunumuze kalan dizeler ikiyuzden fazladir. Þiir, birinci tekil sahis anlatimla yazilmistir. Yolculugun sonunda anlatici bir tanricayla bulusur. Tanrica ona cifte soz verir: 'Herseyi kesfedeceksin, yusyuvarlak bir hakikatin sarsilmaz yuregini ve olumlulerin hicbir hakiki ispat icermeyen kanaatlerini.' Tanricanin kilavuzlugunda iki yol acilir: Olanin yolu ile olmayanin yolu. Olanin yolu, bilginin yoludur. Bu yolu secen bir olan, ebedi, degismez, yokedilemez varligin yolunu secmistir; dusunulebilecek ve bilinebilecek olan da budur. Olmayanin yolu, aslinda yol degildir, cunku orada kesfedilebilecek bir sey yoktur, olmayan ne dusunulebilir ne de soylenebilir. Bir de ucuncu yol vardir ki bu da duyumlarina guvenerek hakikate ulastiklarini sanan olumlulerin yoludur, ama ucuncu yola cikmis olan, aslinda ikinci yoldadir. Kisacasi, son kertede yolda degildir. Metafizigin baslangicinda, hakiki yolculuk herseyin birliginin ve degismezliginin kesfi olarak belirlenmistir. Oyleyse, Parmenides'in yolcusu kesfederken yusyuvarlak bir daire etrafinda doner ve baska yere gitmez. Kesfin dongu motifi icine sikistirilmasi, dunyanin yuvarlak oldugunun bir onsezisi midir? Platon'da da kesif dongu ile betimlenir, ama bu bir hayat-olum dongusudur. Olumun 'ozel' anlamlarinin kesfi ile bilginin kesfi, ilk cagdan modern caga kadar farkli sekillerde ama surekli bir alisveris icinde bulunur.

Platon'un Menon adli diyalogunda, bilginin kesfi, mantik oyuncularinin taninmis ikileminden gecerek anamnesis (animsama) tezine baglanmistir. Mantik oyuncularina gore, insan icin ne bildigi sey uzerine arastirmada bulunmak mumkundur, ne de bilmedigi bir sey uzerine; bilinen sey uzerine arastirma luzumsuzdur, cunku zaten bilinir. Bilinmeyen seye gelince, ne arastirilacagi bilinmedigi icin arastirma olmaz.' Insan hic bilmedigi birseyi kesfedemez cunku ne aradigini bilmiyordur, yola ne aradigini bilmeden cikan, aradigina rastlasa bile karsilastigi seyin aradigi sey oldugunu bilmediginden aradigini bulamayacaktir. Bunu, Ibanez'in Felsefe Oykuleri kitabinda anlattigi eski bir hikayeyle ornekleyebiliriz: Bir italyan soylusu, denizi hic gormemis birinin saskinligina tanik olmak istemis, tasrali yoksul bir halatciyi alip Napoli korfezine goturmus. Korfeze vardiklarinda-gok ile denizin o kocaman muhtesem mavi gulusunun bulustugu yerde-yoksul halatci, gozunu gemi direkleri, zincirler, halat ve palamarlar yigininin ortasina dikmis. Yuzu keyifli bir inanilmazlikla aydinlanmis ve dayanamayarak, 'Ne cok halat!' diye haykirmis.' (s.13) Bu ikilem bize, bu hayatta birseyleri kesfetmeye calismak beyhude bir caba oldugunu soyler. Ya herseyi zaten biliyoruzdur ya da ilelebet hicbir seyi bilememeye mahkumuz. Mantikcilarin bu cikmazina karsi Sokrates kesfin mumkun oldugunu savunur. O zaman, Sokrates nasil olup da hem bildigimizi hem de bilmedigimizi aciklamak durumundadir. Kesfin mumkun olabilmesi icin yola cikis noktamizin dogru olmasi gerekir. Bilmek zorunda oldugumuz bu. Eger, 'ogretim'le, yani bir akildan digerine aktarma yoluyla, dogru ipucunu edinmek mumkun degilse, duyular da kesife gerekli olan baslangic noktasini saglamaktan acizse, kesfin mumkun olabilmesi icin gerekli onbilgi nereden geliyor? Kesfin gercek bir kesif olmasi icin bilmemek zorunda oldugumuz sey ise kesfedecegimiz seyin ozu. Sokrates'e gore dogru baslangic noktasi aslinda bizde, o, bizim henuz bu hayatta degilken gormus oldugumuz hakikatlerin hala sahip oldugumuz anilarinda sakli. Oyleyse, bu hayatta kesfin imkani, bu hayatin oncesindeki ve otesindeki bir kesfe gonderme yapiyor. Boylece kesfin ve arastirmanin imkani, bu hayatta degilken edinilmis anilarda bulunur. Animsayis tezine gore, bilginin kesfi diyebilecegimiz sey, ruhun bir vucuda girmeden once gormus oldugu hakikatleri animsamasidir. (2) 'Tabiatin heryeri birbirine bagli oldugu icin, ruhta herseyi ogrenmis oldugundan, bir tek seyi hatirlamakla (insanlarin ogrenme dedikleri budur), insan butun oteki seyleri bulur. Cunku arastirma ve ogrenme, hatirlayistan baska bir sey degildir.' Ama hatirlamak icin, diyalektik metodla gecilmesi gereken yolu katetmek de sarttir. Dunyevi deneyim bir baslangic noktasi olamasa da, cagrisimi harekete gecirici bir niteligi de yok sayilamaz.

Gec kalmis bile olsam, okuyucuma itiraf etmek isterim ki bilginin kesfinin yoluna eski Yunan'dan girmemin nedenlerinden birisi, o yolun iscileri olan suphecilere karsi duydugum cekimdir. (3) Þuphecilik 'dogruya ulasmanin mumkun oldugu' fikrine itiraz eder. isin ilginc ve anlamasi zor yani, suphecilerin hakikatin bulunabilecegini reddettikleri halde kesif yolculugunu bosvermemeleridir. Þuphecilik (skeptisizm), eski Yunanca 'skepsis' sozcugunden turer. Skepsis 'arastirma,' 'inceleme' demektir; 'suphe' ya da 'inanmama' degil. Þupheciler, dogmatik bulduklari stoacilara ve platonculara karsi, dogmatik olmayan arastirmayi (skepsis) ve yarginin askiya alinmasini (epokhe) savunmuslardir. Þuphecilere gore, eger seylerle ilgili olarak ortaya atilan tezleri hem reddecek hem de kabul edecek sebebler bulunabilirse, 'seylerin dogasi anlasilmazdir.' Bir yandan, duyularimiz bizi yaniltir, ote yandan, ruhumuz hakikati anlamaktan acizdir. O zaman, yapilacak tek sey savlari ve karsi savlari derinlemesine tartisip yargiyi askiya almaktir. Yani, meselenin incelenmeye devam edilmesi gerektine isaret etmektir. Þuphecileri comertce okumak isterdim. Þupheci epokhe'sinde bile yolculukla saplantilidir. Onlarin tozuna topragina bulanmis olduklari bilgi yolunda nasil calisip terlediklerini, nefes almak icin nasil durduklarini ve actiklari yolda ne kalabildikleri ne de o yolu terkedebildiklerini gostermek isterdim. 'Þupheci dusunulen herseyde bir celiski ve bir (eksiklik) mukemmeliyetten uzak olma hali gorur, ama inan bana, bunun nedeni onun, hicbir zaman dusunulmemis olan mukemmel guzelligin ahengini bilmesidir. insan aklinin ona iyi niyetle uzattigi kuru ekmegi kucumser, cunku insanlardan gizli, tanrilarin solen masasindan beslenir ' der Holderlin.(4)

Suphecilik insanin hakikate ulasabilecegini reddettigi halde, hakikatin suc ortagidir. Demokritus'un ogrencilerinden birisi olan Chios'lu Metrodorus, supheciligi ifradina goturerek soyle der : 'Hicbirimiz hic bir sey bilmiyoruz, hatta bilip bilmedigimizi bile.' Dogru bir onerme kurmanin imkansiz oldugunu soyleyen Metrodorus, bunu soylerken kendi onermesinin statusunden bihaber degildir. Metrodorus statusu bakimindan dogru mu yanlis mi oldugu karar verilemez olan bir onermenin hareketsiz deviniminde dogru bir sey soylemeye calismaktadir. Belki de supheciler en cok da arayislarinin sonunda gemilerinin yelkenlerini toplar gibi yargilarini askiya aldiklarinda felcin devinimindedirler: Bir yandan 'dogruluk,' 'hakikat' gibi fikirleri varsaymis, ote yandan da, hicbir zaman bu varsayimdan kendisini tam olarak kurtaramayacak olan 'logos' larini kucumseyip, geride birakmislardir. Þuphecilik, boylece, 'dogrunun duzeninin' nihai duzen oldugu fikrine muhalefet etme curetini gostermektedir. (5) Geleneksel felsefe, supheciligin karsi ciktigi seyi varsaymasini ona karsi yapilan en 'yikici' elestiri saymistir. Þuphecilik kendi kendisini curutur; kendi mesrulugunu kendi icinde bulamaz. Ama Levinas'in da soyledigi gibi, bu kendi kendini curutme hali supheciligi ortadan kaldirmaya yetmemis, mesru felsefe, gayr-i mesru cocugu saydigi supheciligi evden kovmayi basaramamistir. Þuphecilik, kendi ic celiskisine ragmen, tekrar ve tekrar doner gelir ve kapiyi calar. 'Suphecilik felsefenin mesru cocugudur' der Levinas. Bu mesru cocuk, yine de hem felsefidir hem de degildir. Levinas, supheciligin, mevcudiyet zamaninin otesine giden soyleyisinde, felsefe tarafindan bir duzeyde curutuldugu halde baska bir duzeyde curumeyen, 'felsefi olmamakla' yargilanip idam edildigi halde bir turlu gomulemeyen bir soyleyisin diyakronisini gorur. 'Felsefe suphecilikten ayrilmaz' der Levinas. (6) Hatta suphecilik, supheciligin felsefi curutulmesi ile evlidir- bu da nasil bir ensestse- ve siddetli bir gecimsizlige ragmen ondan bosanamaz.

Ilk donem suphecilik ustune guvenilir bilgimiz cok az. Þupheciler hicbir sey yazmamis ve cok az sey soylemis gibi gorunuyorlar. Ustelik durum daha da vahim: Ornegin, Clitomachus, Carneades'in ne dusundugunu cikarmaya hicbir zaman muvaffak olamadigini soylemistir. Durum dikkate deger, cunku Clitomachus yalnizca Carneades'in ogrencisi olmakla kalmiyor, bir de Carneades'ten sonra, onun dusuncesinin izleyicisi olarak Akademinin basina geciyor. Bu durum kismen, bu donemde supheciligin 'felsefi bir konum' olmakla beraber, 'bir yasam bicimi' olmasiyla aciklanir olsa da filozoflarin supheciligi anlamakta zorluk cekmelerinin nedeni supheciligin bu tarafini genellikle es gecmis olmalarindan kaynaklanir. (7) Ama bir 'yasam bicimi' olarak supheciligi anlamaya calismis dusunurler icin durum daha kolay degildir. Suphecilerin yasamlari ustune guvenilmez kaynaklar pek fazla oldugundan, suphecilik ustune herseyi suphecilikle okumak kacinilmaz gibi gorunuyor.

Supheciligin kurucusu sayilan Pyrrho da, 'yazmadigindan' onun felsefesinin ana hatlarini Sextus Empiricus'tan ogreniyoruz. Pyrrho 'yasamiyla bir ornek' teskil ettigi icin anlasilan daha henuz o hayattayken, hayat hikayesi yazilmaya baslanmis. Bu kayitlarin baska kayitlarina ilk bakista insan, buyuk bir kafa karisikligiyla karsilastigi hissine kapiliyor. Sanki Pyrrho'nun bize aktarilan yasami bir celiskili anekdotlar yumagi haline gelmis. Elbette bu durum, onun fikirlerinin nasil farkli anlasildigina isaret ediyor. Eski suphecilik ya da pyrrhonizm onaltinci yuzyilda tekrar ortaya cikmis ve Montaigne, Pascal ve Peter Bayle gibi dusunurleri oldukca etkilemistir. Onyedinci yuzyilin belki de en onemli felsefe sozlugunun yazari Bayle'in Pyrrho maddesinin dipnotlarina dalinca, en revacta tartisma konusu haline gelmis olan su meselere rastladim. (8)

1. 'Pyrrho'nun kayitsizligi sasirticiydi': O, ne hicbir seyi sever ne de hicbir seye kizardi. Rivayete gore, Pyrrho'nun hocasi Anaxarchus birgun bir cukura dusmus ve durumu goren Pyrrho'dan bir yardim gormemis. Pyrrho, ona elini uzatmaya bile zahmet etmeden yoluna devam etmis. Ee, hakli olarak, etraftan elestirilmis: insan boyle bir durumda tanimadigi bir kisiye bile yardim eder, degil ki kendi hocasina... Ancak hocasi bu konuda ogrencisinden de bilmis cikmis: Anaxarchus, Prryho'yu suclayanlardan yana tavir koymak bir yana, Pyrrho'nun hicbir seyi sevmedigi icin elestirilecek yerde ovulmesi gerektigini soylemis.

2. 'Pyrrho'ya gore, hicbir isin digerinden iyi oldugunun soylenemez.' Filozoflarin tersine, Pyrrho gunluk adi islerden hic yuksunmezmis. Kizkardesi ile birlikte yasadigi evi siler supurur, satmak icin pazara tavuklar, domuzlar tasirmis. Ancak bu dipnotta Pyrrho'nun bir gun kizkardesine cok kizdigi da yazilmis: kizkardesinin bir adagi yuzunden, hayvan almak icin pazara gitmek zorunda kalan Pyrrho burnundan solurken, bu ruh halinin vaaz ettigi seylere ters dustugunu soyleyenlere, kadinlarla iliskilerin ilkeleri bozdugunu soylemis.

3. 'Pyrrho icin olmekle yasamak arasinda bir fark yokmus.' Baska bir istisna hikayesi ile baslayalim. Hem de kopeklerle ilgili: Bayle'in Mothe le Vayer'den aktardigina gore, Antigonus Carystius, Pyrrho'nun ustune dogru gelen bir at arabasi ya da gozu donmus bir kopek karsisinda ciktiginda dahi hic istifini bozmadan yoluna devam ettigini ve yalnizca dostlarinin yetisip duruma mudahale etmeleri sayesinde Pyrrho'nun bu tehlikelerden kurtuldugunu soylemistir. Mothe le Vayer soyle devam eder: Ama niye bu pyrrhonist sekt ustune sekiz kitap yazmis Ænesidemus'a degil de Antigonus'a inanalim? Ænesidemus liderlerinin hicbir zaman bu tur asiriliklar yapmadigini soyluyor. Hem, pyrrhonistler bunlari yapsaydi, bu kadar cok filozofun onlara saygi duyup onlara inanmasini aciklamak cok zor olurdu. Hem, Pyrrho'nun yasami da Antigonus'un iddialarini curutmektedir: Pyrrho uzun yasamis ve yasaminin buyuk bir kismini gezi yaparak gecirmis, hatta Hindistan'a kadar gitmistir. Kendisini bu kadar cok cesitli tehlikeye maruz birakan bir adamin bu kadar uzun yasamasini anlamak kabil degildir. Ustelik, gittigi her yerde onu bu tehlikelerden koruyacak kadar cok arkadasi nereden bulacakti? Mothe le Vayer, bu hikayeleri, buyuk bir sektin kurucusu olan ve hemserilerinden cok saygi goren Pyrrho'yu cekemeyenlerin ve Pyrrho'yu kisisel olarak kucultmek suretiyle bu sekti karalamak isteyen kisilerin dusmanligiyla acikliyor. Ote yandan, Bayle'e gore, Antigonus'un boyle birisi oldugu supheli. Bir kac dipnotu atlayarak Bayle'in Antigonus'tan bahsettigi yere geliyorum: Antigonus, Pyrrho'nun deli bir kopegin kendisini izledigini farkedince, can havliyle bir agaca ciktigini yazar. Etraftan buna gulenler olunca Pyrrho, 'insandan siyrilmak cok zor' demis. Bayle Prryho'nun gercek bir deli olduguna ihtimal vermiyor, ama onun icin yasamakla olmek arasinda bir fark olmadigina inaniyor. Bu konuda bir hikaye de Stobaeus'a dayaniyor: Pyrrho'nun tehlike karsisinda ilkelerini bir tarafa biraktigini soylemesin kimse! diyor Stobaeus. 'Yolcusu oldugu gemi batma tehlikesi gecirirken, firtinadan korkmayan bir tek oydu. Herkesin korku ve uzuntuyle perisan oldugunu gordu ve olanca sakinligiyle herkesin, o sirada gemide olan bir domuzu kendisine ornek almasini ve onun gibi yemeyi surdurmesini istedi.'

4. 'Hic kimse Pyrrho kadar herseyin bos olduguna inanmamistir': Bayle'in anlattigina gore, Pyrrho, herseyden cok insan dogasini kucumserdi, ve Homeros'un insanlari agac yapraklarina benzeten dizelerini agzindan dusurmezdi. Ruzgarda yapraklar nasil bir o yana bir bu yana sallanirlarsa, insanlarin fikirleri de oyle doner durur. Tanri, insana zekasini sanki gunluk rizkini verir gibi vermistir. Bayle, Pyrrho'nun bu konudaki hislerini onyedinci yuzyil surekli yaratim dusuncesini andirir bir tonda destekler: insanlardaki gelgit zeka hal, o zekanin her gun ve hatta her dakika tanri tarafindan surekli yeniden verildigini ya da en azindan canli tutuldugunu dusundurmektedir.

Hegel, eski Yunandaki supheciligi modern suphecilikle karsilastirir ve ilkini ikincisine tercih eder. Modern suphecilik, Hegel'in soyledikleri genellestirilirse, dogmalara karsi kullanilan supheci tartismalarin yardimiyla, deneyimin otesine gecmenin imkansizligina varir ve ardindan da kendisini sagduyunun pekistirilmesine teslim eder. Modern suphecilik, kesif yolunun sonunda kendi bahcesine varir ve onu ekip bicmekten ote bir yolu kalmaz. Buna karsin, ilkcag supheciligi felsefi dogmalara oldugu kadar gunluk yasamin kesinliklerine de saldirmaktan kacinmadigi icin hep yoldadir. Eski Yunan'daki suphecilik, daha cok gunluk yasamin kesinliklerine saldirisiyla belirlenirse eger, duyulara dayali belirlemelerin hicligini savunan Platon ve hatta Parmenides'te 'supheci'dir.

Hegel'in supheciligi kendisine ozgu bir comertlikle okuduguna kusku yok. Ona gore, suphecilikte, bilinc 'diyalektigi' deneyimler. Diyalektik bir deneyim olarak supheci deneyimde, bilinc hem kendisinin hicligini hem de buyuklugunu yasar. O, kendisine belli bir bagimsizlik ve sabitlik icinde, olumlu bir degermis gibi sunulan, bilgiye donuk deneyimleri, yasamsal farklari, somut, ahlaki durumlari bir beyhudelik icinde eriten bilinctir. Hegel, supheci bilincin, dunyanin cogul deneyimini yok ettigini ve tum baskaligi olumsuzladigini dusunur. Tam da bu yuzden supheci bilinc mutlak bir bicimde kendinden emin olur ve 'mukemmel dusunce' haline gelir. Onda ozgur ozbilincin olumsuzlugu, 'gercek olumsuzluk' bulunur. Ve o, boylece, oznelligin derinliklerinin kesfine acilmistir. Ama hayatin aci ve tatli yanlarina karsi bagisikligik kazanma savasimini veren bu 'mutlu bilinc,' -Pyrrho'nun yasamina dair Bayle'in derledigi anekdotlarda karsimiza cikan ve faturasi, yalnizca dost ya da dusman yorumculara cikarilamayacak olan celiskilerde de belirginlestigi gibi- yadsidigi seyin icinde, yani gunluk yasamin sagduyuyu hakli cikaran kazalari icinde takilip kalmistir. O, 'siyrilamadigi insan'a cakilmistir. Ne yazik ki, epokhe'si ile kafa sakinligine ve gonul rahatligina ulasabilecegini uman 'mutlu bilinc,' kendi mutsuzlugunun kesfine acilacaktir. Oznelligini kesfetmeye calisirken mutsuzlugunu kesfeder. Hegel'e gore, supheci bilinc, nesteri yemis, kendi icinde ikiye bolunmustur; yadsidigi baskaliklara hem de kendi icinde esir dusmustur. Baskalik, ondan ayrik ve onun icinde tezahur etmistir. O, artik kendi icinde cifttir: Kah, gokyuzune cikip askiya aldigi dunyayi seyreder, kah indigi yeryuzunun bir arizasi haline gelir.

Hegel'e gore, felsefe tarihi birbiriyle ilgisi olmayan kuramlarin kafalarda basibos dolasip durmasi ya da fikirlerin birbirine zincirlenmesi degildir; bu tarih, kendi icinde bir birlige sahip olan bir surectir, bir yere, birilerine giden bir yoldur. Felsefe, bu surec icinde dusuncenin kendi kendisini kesfetmesidir. (9) Þuphecilik, yol, felsefe, Hegel'de bu uc kelime arasindaki iliski yeniden kurulmaktadir. Spekulatif olarak bakildiginda, bir kendi kendini kesfetme yolu olan Tinin Fenomenoloji'si, ereksel olarak bakildiginda, supheciligin mutsuz bilinc haline gelerek, mutlak bilgide duran bize varan bir husranlar otoyolunu katetmesi gibi gorunur. Jean Wahl Hegel'in Felsefesinde Bilincin Mutsuzlugu adli eserinde, Tinin Fenomenoloji'nde mutsuz bilincin, eski Yunandan bize kadar yapilan yolculugu anlamakta onemli bir motif oldugunu ileri surer. (10)

Jean Wahl'e gore, mutsuz bilinc, 'somut evresel,' olmayan her bilinci kapsar. Eski Yunan'dan baslayalim: Eski Yunanlilar hem mutlu hem de mutsuzdular; ama onlarin ki 'esenlikli bir mutsuzluktu'. Yahudilik, en alasindan mutsuz bilincti, cunku kole efendi diyalektigi icinde sikisip kalmis, 'sevgi'den cok 'gorev'le belirlenmisti. isa da mutsuzdu cunku hem tanridan hem de muritlerinden ayrilmisti. Isa'dan sonra, havarilerinin yorumlari simdi-burasi ile ote arasinda bir ucurumun ucilmasina neden oldu. Orta cag kilisesinde kole efendi diyalektigi yeniden urediginden kilise efendisini reddetmek zorunda kaldi. Aydinlanma mutsuz bilincin doruklarindan birisidir. Kant'in Yahudilige geri donen ahlakli bilincinin de mutsuzlukta ustune yoktur. Fichte'nin ve Jacobi'nin de dusuncesi mutsuzdur cunku bunlar mutlak sonlulugun, acinin ve sonsuz yeginligin (Sehnsucht) filozoflaridir. Ve son olarak da guzel ruh mutsuzdur, zira kendi bireyselligi icinde hapsolmus ve atalete dusmustur. Peki ya biz, mutlulugu sonsuz mutsuzluklardan dogmus olanlar, mutlak bilginin icinde mutsuzluktan ve acidan arindik mi? Eger felsefenin isi butune karsitlasmanin ve acinin tum enerjisini sokmaksa, felsefede barindigi haliyle aci ve karsitlik, felsefenin olumlanmasi ve mutlulugudur.

Fenomenoloji bir mutsuz bilincler geciti degildir. Onda eski Yunan'in gelismemis birliginden 'biz'de tamamlanmis birlige kadar gelen bir kendi kendini kesif hareketi vardir. Mutsuz bilincin ayricaligi, onun tinin sekillerinden yalnizca birisinden ibaret olmamasidir; onda tin onumuzde durmaktadir. Ozbilinc kendi kendisini ikiye ayirmistir; ama iki parcanin tindeki birligi ile kiyaslandiginda, mutsuz bilincteki birlikleri mukemmel olmaktan uzaktir, cunku onda karsitliklar tekrar tekrar yeniden dogmaktadir. Bu, Hyppolite'e gore 'oznellik'tir. (11) Benligin icindeki catlak, dusuncede kendi kendinle cakismanin imkansizligi oznelligin temelidir. Oznellik kendi yetersizligini yasamali, kurmak zorunda oldugu birligi kuramamanin acisini cekmelidir.

Wahl, Hegel'in fenomenoloji'sini mutsuz bilincin arayislar tarihinin bir anlatisi olarak okumakla kalmaz, tezini Erinnerung kavrami ile baglar. Bu anlati icinde, 'biz', mutsuz bilincin hatasinin izini surer, onu animsayip tekrar yasariz. Bu yazinin sahasi, gelenegin adil bir bicimde deneyiminin kesfi icin yeterince genis olmasa da, bu yolculugu simdilik bitirirken dikkati Hegel'in suphecilerle iliskisine cekmek isterim: Hegel'e gore, stoacilarla supheciler arasinda suregiden 'hangi kriter bizi dogruya goturebilir?' veya 'bizi dogruya goturen bir kriter mumkun mudur?' tartismasi epistemolojik bir paradigma icinde kalir. Boyle bir paradigmanin ayakta kalma sansi olmadigindan asilmasi gerekmektedir. Buna karsin, Hegel, kriter probleminin gercek problemine kendisinin pozitif bir cozum buldugunu iddia eder. Hem de bunu, suphecilerin negatif prosedurlerini radikallestirerek yapar. Þuphecilik, olumlu insanoglu icin kuskuya yer birakmayan bilginin imkansizligini vurgulamisti. Hegel de kriterci bilginin dogru bilgiye ulasmakonun supheciligin kendi icinde baskalasmasindan hareket ederek mutsuz bilinc icin ayni zamanda bir husranlar otoyolu olan, bir kendi kendisini kesfetme yoluna cikmis olmasi sanirim. Levinas'la Hegel supheciligin felsefenin 'mesru cocugu' oldugunda anlasiyorlar. Ama, Levinas supheciligin tum farkliliklari kendi kendisini felsefi olarak kesfetme yoluna cikmak uzere olan bir bilince indirgediginden suphe eder. Levinas'a gore, suphecilerin soyleyislerinin zamani, felsefenin ne bustutun icinden ne de busbutun disindan gelen, yakalanamaz bir zamandir ve felsefi soylem onu senkronize etmeyi basaramaz. Hegel supheciligin ne oldugunu ve felsefi kesifle nasil bir iliski kurdugunu dusunmustur. Levinas, buna karsin, supheciligin 'olduguyla' ilgilenir. O, supheciligin yolculugunda karsilastigi tum farkliliklari erittiginden ve yolculugunun sonunda, kendi kendisini felsefi olarak zaten kesfettigini animsayan mutlak bir bilince vardigindan kusku duyar. Oyle olsaydi, suphecinin yolculugu Ulysses'in yolculuguna benzemez miydi? Oysa, suphecinin soyleyisi, annesinin kolundan birden siyrilip kosmaya baslayan bir cocuk gibi, bazen aniden felsefenin dongusel yolculuklarindan kacip kurtulur. Levinas'a gore, suphecilerin soyleyislerinin zamani, felsefenin ne busbutun icinden ne de busbutun disindan gelen, yakalanamaz bir zamandir ve felsefi soylem bu soyleyisi senkronize etmeyi basaramaz.

 

(1) Edip Cansever, Cagrilmayan Yakup'tan.

(2) Sokrates dogruluguna inandigi bu doktrini dini meselelerde bilge olan kisilerden ve Pindaros ve onun gibi tanrisal sairlerden ogrendigini soyler. (Menon, 81 b) 'Bunlar, insanin ruhu olmez, bazen hayattan uzaklasir (ki buna olum diyoruz), bazen yeniden hayata doner; ama hicbir vakit yok olmaz; bunun icin insanin hayati sonuna kadar dine uygun olmalidir, diyorlar. (81 c) 'Persephone'ye kefaretlerini odeyenlerin ruhlari, ondokuzuncu yilda yeniden yukariya, gunese donerler. Bu ruhlardan unlu krallar, kuvvetleriyle ustun, bilgileriyle taninmis buyuk adamlar meydana gelirler. Bunlar olumlulerin arasinda lekesiz kahramanlar olarak anilirlar.' Boylece, bircok kere yeniden dogan olmez ruh, yeryuzunde ve Hades'te her seyi gormus oldugundan, ogrenmedigi hicbir sey kalmaz. O halde onun, erdemle baska seyler uzerinde onceden edindigi bilgilerin anilarini saklamis olmasi sasilacak bir sey degildir.

(3) Supheciligin kabaca Stoacilikla cakisan uzun bir tarihi vardir. Stoa, Kibrisli Zeno tarafindan milattan once 300 yillarinda kurulmustur. Þupheci hareketin baslangici ise ayni yuzyilda yasamis olan Elis'li Pyrrho'ya dayanir. Þuphecilikle stoacilik yaklasik yedi yuzyil devam ederler. Þuphecilik hakkinda temel kaynagimiz, millattan sonra ucuncu yuzyilda yasamis olan yunanli doktor ve supheci Sextus Empiricus'tur. Sextus Empiricus'un eserleri birer bilgi deposudur: 'Pyrronizmin Anahatlari,' 'Dogmatiklere karsi,' 'Profesorlere karsi,' 'Matematikcilere karsi' (herhangi bir teknik bilgi sahibi oldugunu iddia edenlere karsi, sanata ve bilime karsi supheci stratejiler gelistirir. Sextus Empiricus, pyrrohizmi akademik suphecilikten ustun tutar. Bu noktada akademik suphecilik ile akademik olmayan suphecilik arasinda bir ayrim yapalim. Bu ayrimin kaynagi tarihsel olarak, milattan sonra 3. Yuzyilda, Platon'un kurmus oldugu Akademinin, Arcesilaus basinda iken, suphecilige donmus iki yuzyil kadar supheci kalmis olmasidir. Bu arada Carneades ve Ænesidemus gibi akademik supheciler akademinin kalinti dogmatizmine karsi mucadele etmislerdir. Bu ayrimin teorik dayangi tartismalidir: Bir iddiaya gore, pyrrhonik suphecilik kendi paradoksal konumundan kacmaz, oysa akademik suphecilik kendi paradokslarindan kurtulma mucadelesi verir. Ikinci bir iddiaya gore ise, akademik suphecilik yalnizca felsefi dogmalarla ugrasmayi is edinmisken, pyrrhonik suphecilik ya da 'eski suphecilik' gunluk yasamin sarsilmaz kabul edilen kesinliklerini sarsmayi da supheci mucadeleye dahil etmistir.

 

Suphecilik uzerine goz atilabilecek ingilizce kaynaklar:

(1) Michael Williams, 'Scepticism without Theory,' Review of Metaphysics 41, 1988: 547-88;

(2) Skeptical Tradition, ed. Myles Burnyeat, Berkeley, University of California Press, 1983;

(3) The Modes of Skepticism, ed. Julia Annas and Jonathan Barnes, Cambridge, Cambridge University Press, 1985; ve Doubt and Dogmatism.

(4) Friedrich Holderlin, Sämtliche Werke, ed. F. Beissner, Stuttgarter Ausgabe vol. 3, Stuttgart, Kohlhammer, 1957, 81; tr. W.R. Task, Hyperion or the Hermit in Greece, New York, Ungar, 1965, 93.

(5) Robert Bernasconi, 'Skepticism on the Face of Philosophy,' Re-reading Levinas, ed. Robert Bernasconi and Simon Critchley, Indiana University Press, 1991 s. 151.

(6) Emanuel Levinas, Autrement qu'Ítre s. 213; Otherwise than Being s. 167

(7) Bkz, Bernasconi s. 150.

(8) Peter Bayle, The Dictionary of Mr Peter Bayle, Ed. By Burton Feldman and Robert D. Richardson Jr., Garland Publishing, Inc. New York and London, 1984, Vol. 4, ss 553-558.

(9) Hegel, Lecons sur L'histoire de la philosophie, ed. Hoffmeister, 1940, vol I s.81

(10) Jean Wahl, Le Malheau de la Conscience dans la Philosophie de Hegel, ed. Gerard Monfort (1929). Ozellikle, bkz., ss, 22,37,53,61,114.

(11) Jean Hyppolite, Genesis and Structure of Hegel's Phenomenology of Spirit, Northwestern University Press (1974) ss. 190,191

 

Hosted by www.Geocities.ws

1