Keþif

  Turist - Nazli Okten

 

Stand back Cristopher Colombus and look what you done
Black eye done by blue laser
No more blood for englishman
 
BABYFOX In your dreams A Normal Family

Elli mil enindeki bir adada, denize bakan kayalarin uzerine kurulmus, ebediyen denizi seyreden bir koyde, bir cocugun hic denize adim atmadan veya parmagini denize hic sokmadan buyuyup adam olmasi garip gelebilir ama Ged'in durumu boyleydi. Kara adamlari, ciftciler, keci cobanlari, inek cobanlari, avcilar ve zanaatkarlar, denize kendileri ile hicbir ilgisi olmayan, guvenilmez tuzlu bir alem olarak bakarlardi. Koyunden iki gunluk uzaklikta olan koyler, onlar icin yabanci yerler sayilirdi; adalarindan bir gunluk uzaklikta bulunan adalar ise, suyun otesinden gorunen, kendi adalari gibi uzerinde yurunebilecek saglam topraklar degil de var oldugu iddia edilen sisli tepelerdi, onlar icin.

 
 
URSULA K. LEGUIN, Yerdeniz Buyucusu.

 

Japonlar turist olma durumunun bir karikaturu gibi tum dunyayi karis karis arsinlarken gec kaldiklari bir kesfin telafisine calisiyorlar ama gercekten de gec kaldilar. Adeta gozlerinin protez bir uzantisi haline gelmis fotograf makinalari ve gelismis goruntu kayit cihazlariyla, gezdikleri yerler hakkinda en ayrintili bilgiyi edinmekten cok, "orada" olduklarini belgeleyecek kanitlari toplamaya calisir gibiler. Yeni video cihazlarinda goz vizore dayanmiyor, cekilen goruntuyu, onu dogrudan yansitan ekrandan kontrol ediyor. Yani vizor araciligiyla gercege degil, onun goruntusune bakarak cekim yapiliyor. El ve goz arasindaki koordinasyon acisindan hic de pratik gorunmeyen bu isleyis, simgesel bir aracilik anlamini cagristiriyor. Daha "oradayken" evde video kayidini izlermiscesine hissedilebilir. Bu, donuste anlatilmak uzere cikilan seyahatlerin vardigi son noktadir. Soyledigimiz gibi, Japonlar yalnizca isin karikaturudur; her ulkeden suruyle insan her yil, dayanma gucunun sinirina geldiklerinde cikacaklari tatilin hayaliyle dislerini sikar. Butun yil deli gibi calisilir ve egzotik ulkelere cikilacak tatil icin para biriktirilip yasanir. Bazen tum bir hayat boyu calisilir ve cogumuzun kimi zaman gipta kimi zaman alayla baktigimiz yasli turistler gibi tatile cikilir.

Artik tam anlamiyla kesfedilebilecek hicbir yani kalmamis bir dunyada Japonlara kalan, zaferlerini "orada" bulunduklarini kanitlayarak kutlamak oldu. Marco Polo 25 yil surecek Asya yolculuguna baslarken Avrupa ve Uzakdogu uygarliklari arasindaki sis perdesi henuz aralanmamisti. Anlattiklari, Bati dunyasi icin oylesine inanilmazdi ki olum dosegindeyken, o gune dek "uydurduklarindan" vazgecip tovbe etmeye cagrildigi soylenir. Marco Polo'nun, gercekte gormus olduklarinin yarisini bile anlatmadigi cevabini vererek oldugu soylenir. (Latincede uzaktan gelen icin yalan soylemek kolay anlaminda bir deyim vardir) Evliya Celebi'nin biyik altindan gulunen abartili anlatimlari da benzer bir kuskuya aciktir. Velkasil Japonlar'in "orada" olduklarini kanitlamak icin ugrasip durmalari dogal. Marco Polo'nun Cipango (Japonya) uzerine anlattiklari Kristof Kolomb'un hep batiya giderek Uzakdogu'ya varma hayaliyle yola cikip Amerika'yi kesfine yol actigi soylenebilir. Kolomb'un oykusu herkesin malumudur. Tesadufen bulunmus bir seyin kasifi olunur mu, ya da zaten orada duran ve uzerinde insanlar yasayan bir yere ilk kez gidilmis gibi davranilir mi gibi sorular oradakilerin bir ruhu olup olmadigini tartisan bir kilisenin evlatlari icin gecerli degildir.

Guney Amerika'da beyaz kadinlar kanlarina yerli kani karismadigini, saf beyaz irktan geldiklerini kanitlamak icin, genellikle tuysuz olan yerlilerden farlilasmak icin tuylerini tiras etmezler. Guney Amerika'da yerlilerin zorla calistirilmasina karsi cikanlara toprak sahipleri saskinlikla karsilik verir: nasil yani, yuk hayvanlarini da mi kullanamayacagiz? Yerlilere karsi takinilan iki turlu tutum vardir: Biri hayvan olduklari gorusunden yola cikarak onlari kolelestirmek, digeri ise bur ruh tasidiklari ama henuz Hristiyanlikla tanismadiklari icin vahsi olduklari dusuncesinden yola cikarak onlari hristiyanlastirmak, yani "uygarlastirmak". Bunlardan ikincisini benimsemis olanlar, yerlilerin Cennet Bahcesinde tasidiklari Tanri inancini ve uygarligi hatirlamalari icin ellerinden geleni yapiyorlardi: ornegin Londra Misyonerler Dernegi, Guney Amerika'nin en uc noktasinda cok soguk bir bolgede soykirimdan kurtulup bir avuc kalmis toplayici kabilelere oturaklar, porselen cay servisleri, sarap bardaklari ve yatak carsaf takimlari gonderiyordu (1).

Kolomb'dan yuzyillar sonra Darwin, Beagle adinda bir gemiyle bir arastirma gezisi icin Ingiltere'den yola ciktiginda 22 yasinda, dunyanin Incilin Yaratilis bolumunde anlatildigi gibi olustuguna inanan iyi bir Hristiyandi. Yola cikarken yanina aldigi az sayidaki kitaptan birinin Incil, digerininse Milton'un Kayip Cennet adindaki siir kitabi olmasi bir rastlanti degildi. Yolculugun basinda hayranlikla izledigi, ondan daha inancli ve kati bir Hristiyan olan Kaptan Fitzroy'la yolculugun sonunda fikir ayriligina dusecegini bilemezdi. Guney Amerika'ya ve Avustralya'ya yapilan bu bes yillik yolculuk sirasinda yaptigi gozlem ve arastirmalar, bu genc doga bilimcisinin kaderini degistirecekti. Darwin, o yolculuga digerleri gibi, dunyanin Incil'de yazildigi gibi yaratildiginin, Buyuk Tufan ve canlilarin ilk ortaya cikislarina iliskin kanitlarini toplamak uzere cikmisti, ama And daglarinda buldugu her deniz hayvani fosili, tropik adalarin her birinde rastladigi birbirinden ayri ozellikler kazanmis her kus onu baslangicta aramadigi seye biraz daha yaklastirdi ve o da Kolomb gibi aramadigi bir seyi bularak dondu ve Kolomb'un tersine once lanetlenip sonra goklere cikarildi ta ki yeniden lanetleninceye kadar. Darwin, dunyada yasayan turlerin kokenine dair teorilerini yayimlamak icin yirmi yil bekledi; hatta belki onunla ayni sekilde dusunen doga bilimcisi Alfred Russel Wallace, kendisinden daha once bir makaleyle goruslerini aciklamasa daha da bekleyecekti. 22 yasinda ciktigi yolculuktan, 27 yasinda yalnizca dunyayla ilgili degil, kendisiyle ilgili bircok seyi de kesfederek dondu. "Inancsizlik bana cok yavas yaklasti; ancak, sonunda kesinlesti. O kadar yavas geldi ki hic uzuntu hissetmedim" diyordu hayatinin sonuna dogru.

Ondan yuzyil kadar sonra -kendi deyisiyle- bir etnolog, tanidigimiz haliyle yapisalci antropolojinin babasi, Claude Lévi-Strauss soyle yaziyordu: "(...) Bu seruven dolu yasam, benim onumde yeni bir dunyanin kapilarini acmak yerine, garip bir paradoksla, beni eskisine geri goturuyordu; ulasmak istedigim ise parmaklarimin arasindan akip gidiyordu. Kesfetmeye ciktigim insanlar ve topraklar, onlarda bulmayi umdugum anlami , nasil onlari yakaladigim anlamda kaybediyorlarsa, ayni sekilde burada mevcut ama umut kirici goruntulerin yerini de, gecmisimde bir yerlerde kalmis ve henuz beni cevreleyen gercekligin bir parcasiyken hic onemsemedigim baska goruntuler aliyordu"(2).

Lévi-Strauss da Kolomb ve Darwin gibi yolculuga cikiyordu ama bir degil birden fazla yolculuktu onun kaderini belirleyen. Bunlardan ilki 1935 yilinda bir lise ogretmeniyken, Brezilya'da yeni kurulan bir Fransiz universitesinde -Sao Paulo Universitesi- ders vermek uzere ciktigi yolculuktu. Ikincisi 1941'de Alman isgali altinda bulunan ulkelerdeki Avrupali bilginleri kurtarma plani cercevesinde, New York'taki New School of Social Research'ten aldigi cagri uzerine kucuk bir vapurla ciktigi Atlantik yolculugu; ucuncu buyuk yolculugu ise ayrilisindan 15 yil sonra Brezilya'ya geri donusuydu. Bu ucunun oykusunu anlattigi Huzunlu Donenceler, yalnizca antropolojik olarak degil, edebi olarak da isminde o buyuk eserlerin tuhaf halesini tasir. Kitap bir saskinlikla acilir: 1930'larda bilimciler disinda yalnizca cani sikilan birkac ev kadini ve emeklinin ilgilendigi toplantilarda tartisilan arastirma gezilerinin ve gezginler nasil olup da boylesi bir sayginlik ve ilgi kazanmistir? Artik kesfedilebilecek bir yani kalmamis olan bir dunya karsisinda uyanan yapay kesif duygusu onu oylesine cileden cikariyordu ki "Gezilerden ve gezginlerden nefret ederim" diyecek kadar ileri gider. Biraz dikkatli baksalar, o yuzyillardir degismedigi varsayilan kabilenin kadinlarinin, yemeklerini modern dunyanin teneke kutularindan bozma ocaklar uzerinde pisirdiklerini gorecekler, der. Sadece etnolog olma durumunu degil, iki dunya -gelismis ulkelerle az gelismisler- arasindaki iliskinin terimlerini de tartismaya acar. Uygarlik mutlak bir olcut mudur? Yalnizca adetleri bize kotu ya da cirkin geldigi icin bir topluluga mudahale etme, onlari "uygarlastirmaya" calisma hakkimiz var midir? Kendi ulkesindeki geleneklere karsi cikan bir etnografin, incelemeye gittigi toplulugun geleneklerine -kendisine ters de gelse- ictenlikli bir saygi gostermesinin nedeni nedir? Her biri dogasi geregi zalimlik, adaletsizlik iceren toplumlarin karsilastirilabilirligi ne olcude mumkundur? Tum bu sorularin cevabini arayan Lévi-Strauss, cagimizin en onemli siyasal meselelerinden birine, ozdeslik-farklilik, biz-onlar, icerisi-disarisi terimleriyle tartisilan ulus-devletin krizine isik tutabilecek analitik dusunce araclarini gelistirmenin yanisira bir sosyal bilimci olarak kendi meslegini ve konumunu da sorgulayan bir durustlukle yazmistir: Sorulan sudur: yaptigimiz arastirmalara bizi yonelten toplumun degerleri disinda, neye dayanarak, bu inceledigimiz toplumlari saygideger ilan edebiliriz? Bizi bicimlendiren kurallardan hicbir zaman kurtulamayacagimiza gore, bizimki de dahil farkli toplumlari inceleme cabamiz da aslinda, bizimkinin digerelerine ustunlugunu itiraf etmenin bir baska ve utandirici yoludur".

Kesfedilmemis hicbir yani kalmamis bir dunyada tadilmamis heyecanlar aramak zamane kasiflerinin isi. Ama yine de daha onceden gidilip denenmis lokanta ve otel adresleri ve onlar hakkindaki yorumlari iceren kitapciklar her yil milyonlarca insanin elinden geciyor. Neyi kesfe ciktiklarini bilmek istiyorlar ve donduklerinde ne anlatacaklarini. Ve ayni yerlerde, kendi ulkelerinden insanlarla karsilasip carki ceviriyorlar. Kesfedilip ehlilestirilmis Avustralya kiyilarindan ayrilirken Darwin soyle yaziyordu: "Hoscakal Avustralya! Sen buyumekte olan bir cocuksun... sevilemeyecek kadar buyuk ve hirsli olsan da saygidegerligi hak edecek kadar buyuk degilsin. Kiyilarini uzuntu ve pismanlik duymadan terk ediyorum". Bugun Avustralyalilar hala kendi ulkelerinde bir turist olarak, koalalari papaganlari ya da surungenleri gormek icin ozel parklari dolduruyorlar.

XVI. yuzyilda ayricalikli zenginler klasik kulturu ogrenmek icin ciktiklari Italya ve Yunanistan gezisine "Buyuk Yolculuk" diyorlardi. Kitle turizminin dogusunu gormek icin Ikinci Dunya Savasindan silkinmesini beklemek gerekecekti dunyanin. Bugun turizm, yalnizca kesif duygularini tatmin eden yolculuklarin degil, Disneyland ya da bazi tatil koyleri orneginde oldugu gibi bir mekan simgelestirme duzeni , bir hayaller sistemi olusturmanin yoludur. Daha ilkokuldan bacasiz sanayi oldugunu hemen ogreniriz de Tayland'da cocuk fahiselerin ayakta tuttugu bir turizm sektoru oldugunu ogrenmemiz icin zaman gerekecektir. Herkesin tatil yapma hakkinin, kulturlerarasi karsilasmanin, kesfetmenin, ogrenmenin parlak isiginin golgesinde yagmalanan doga inilder. Tatil koylerinin gettolastirdigi ortamlar kesif duygusunun mumkun olan en siradan ve en "guvenli" bicimde tatmin edilmesinin aracidir. Boylece kulturlerarasi sinirlar gecilmeden cizgide durulur.

Japon turist haklidir. "Orada" bulunmus oldugumuzu kanitlamak -en cok da kendimize hatirlatmak onemlidir cunku bu yolculuktan alip alabilecegimiz artik budur. Giderek daha turdes bir dunyada, farkliligin kesfedilmekle olduruldugu bir dunyanin cocuklari olarak yapabilecegimiz tek sey bu.

 

(1) MOOREHEAD A., Darwin ve Beagle Seruveni, Tubitak-YKY, 1996,Istanbul, Cev: Nermin Arik.

(2) LEVI-STRAUSS C., Huzunlu Donenceler, YKY , 1992, Istanbul, Cev: Omer Bozkurt.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1