Kader

  Mahser Yeri Atesi - Selim Ergun



Cocukken teyzemin kizi bir saka yapmisti bana... Beraber yururken birden kosmaya baslamis ve kaybolup gitmisti... Pesinden kosmus ve bir dort yol agzina gelmistim... uc ihtimal vardi onumde... En dogru secim tam karsimda duran yoldu cunku o tarafta bir yerlere gidiyorduk... Ama teyzemin kizi bir saka yapiyordu ve belki de sag tarafa dogru gitmisti... Sag tarafa dogru bakmis ve oraya dogru gitmeye karar vermis ama birden kaybolmaktan korkmustum... Annem, ablamla bana, kacirilan ve bir daha bulunamayan cocuklarla ilgili o kadar cok hikaye anlatmisti ki, artik ikimiz de bir buyugun yaninda sokaga cikmadigimiz muddetce kacirilacagimizdan emin olmustuk...

O korkuyla gitmem gereken tarafa yani karsi sokaga dogru kosmustum. Teyzemin kizi orada olmasa bile ben, gitmemiz gereken yere dogru hic durmadan kosmaya karar vermistim... Karsi sokaga gectim, bir on metre kosunca bos bir arsada teyzemin kizini beni beklerken buldum... Agladim ve ona sarildim... cok korkmustum. Sanirim 4 ya da 5 yaslarindaydim...

Bu olaydan sonra o dort yol agzindaki yapayalniz halimi bir turlu unutamadim... Butun cocuklugum boyunca "Ya sag tarafa sapsaydim, neler olurdu?" diye dusunup durdum... Buyuk ihtimal kaybolacak, belki de kacirilacak ve ailemden uzak, beni kaciranlarin yaninda bambaska bir hayatim olacakti... Teyzemin kizina da acirdim hep, eger saga sapsaydim beni kaybeden kisi olarak butun hayati yikilacakti cunku...

Bu konuda ne zaman daha serinkanli dusunmeye basladigimi simdi kesin olarak hatirlamiyorum... Ama belirli bir sure sonra sag tarafa dogru sapsaydim kacirilma ihtimalimin cok dusuk oldugunu dusunmeye basladim... cunku belli ki hemen aglamaya baslayacaktim ve gunun o kalabalik saatinde birileri elbette benimle ilgilenecek, teyzemin kizi da karsi sokakta saklandigi yerden cikip beni aramaya baslayacakti... Her neyse uzatmanin anlami yok; onemli olan butun cocuklugum boyunca o dort yol agzini ne zaman hatirlasam cok korktugum...

Korktum cunku eger sag tarafa gitsem beni bir baska hayatin bekledigini dusunmustum hep. Beni dehsete dusuren asil sey, hayatimizin seyrinin bir anlik kararlara ne kadar bagli oldugu gercegini kavramakti... Hem de o kadar kucuk bir yasta...

[...]uc dort yil once yillardir cok az gorustugum bir arkadasimla bulusmustum... ABD'den yeni gelmisti ve Turkiye'de yeni bir hayata baslamak uzereydi... Uzun ayriliklardan sonra gecmiste cok sir paylasmis insanlar nereden gelip nereye gittiklerini konusurlar ya, biz de "neydik ne olduk" turunden bir muhabbetin sularinda dolasip duruyorduk... Arkadasim birden onca konusmanin ardindan "Ben artik kadere inaniyorum." dedi... Neden diye sordugumda, "onemli olanin kadere inanmak degil kaderci olmak" dedigini hatirliyorum... Ona gore kaderci olursan hayatla basa cikmak daha kolaylasiyordu, "ve" diyordu, "aslinda hersey ta basindan itibaren belirlenmis bence."

suphesiz benim icin onemli bir aciklamaydi... cunku o mistik inanclarini en mahrem seyi gibi saklayan biridir. Zaten bu fikrini benden ve birkac yakini disinda kimseye uluorta anlattigini da zannetmiyorum... Belki cok sicak bir sohbette, altina asla girmeyecegi bir saka gibi one surebilir ama hicbir zaman herseyin cok onceden belirlenmis oldugunu iddia edebilecek biri degil... Ama buna inaniyor ve en yakin arkadaslarindan birine bunu anlatmakta sakinca gormuyor...

Isin ilgi ceken baska bir yani daha var... Onunla ABD'den Turkiye'ye geldigi yaz tatillerinden birinde bir sohbet esnasinda saatler boyunca anlik kararlarin, basit tesaduflerin hayatimizin akisini nasil degistirdigini konusmus ve birbirimize anlattigimiz olaylar karsisinda saskinliga dusmustuk... Ama bircok anlik kararin ve basit tesadufun hayatinin akisini nasil degistirdigiyle ilgilenmeyen bir suru insan taniyorum. Kaba bir hesapla insanlarin cok buyuk bir cogunlugunun bu konu uzerine hic dusunmedigini ve onemsemedigini soyleyebilirim.. Ðki ayri nedenden oturu: Kimisi tanriya ve kadere inaniyor ve hayatinin akisini sorgulamaya pek gerek gormuyor... Kimisi ise hicbir seye inanmiyor ve hayatinin akisinin sorgulanacak bir sey oldugunu bile dusunmuyor; onlara gore hayatin akisini duzenleyen hicbir sey yok, her an hersey olabilir ve buna sasirmak da gereksiz... Yani bir yanda inananlar ote yanda inancsizlar... Her iki taraf da anlik kararlar ve tesaduflerin insan hayati uzerindeki o muazzam etkisi uzerine dusunmeyi reddediyor...

Peki ya sayilarinin pek de az oldugunu zannetmedigim arada kalmis insanlar? Yani benim gibi, tam olarak neye inandigini bilmeden birseye inanan insanlar... Iste kadere inanmakla inanmamak arasindaki o ince cizgide duranlarin cogu bu gruptan geliyor ve basit tesaduflerle anlik kararlarin ne kadar cok sey degistirdigi uzerine dusunen insanlar da yine bu gruptan cikiyor...

[...]Bati dusuncesinin tarihini inceleyen herkes bilir... Bati rasyonalizminin koklerinden biri de Ortacag'daki o bitmek tukenmek bilmeyen free will yani ozgur irade tartismasidir... Tanri varsa ve dogumdan olume neler yasayacagimizi biliyorsa ya da bir baska deyisle Tanri varsa ve hersey onun iradesiyle gerceklesiyorsa bizim eylemlerimizin, secimlerimizin ne onemi olabilir ki? Hiristiyan dusunurler, herkesi bir anda cekici gunahlar karsisinda ozgur birakan bu dusunceden epey korkmuslar ve meseleyi cok ciddiye almislardi... Ayrica cok incelikli bir mesele duruyordu karsilarinda... Hem Tanri'nin o sinirsiz gucunu hafife almayacak hem de insanlari gunahlar karsisinda ozgur birakmayacak bir aciklama getirmeleri gerekiyordu... Sanirim felsefe tarihinin gelisiminde bu ince aciklamalarin kucumsenemeyecek bir onemi var... Ama ne yalan soylemeli, bu tartismalar benim hicbir zaman ilgimi cekmedi... cunku okudugum butun ozgur irade tartismalari, hangi kaynaktan gelirse gelsin daha cok bir din felsefesi disiplinine bagli tartismalardi ve benim gibi "arada kalanlar" icin cok fazla sey ifade etmiyordu...

Sonuc olarak, dusuncelerin dini ya da akademik disiplinlere bagli oldugu her alanda oldugu gibi, serbest irade, kader, tesaduf gibi kavramlar icin, ben de geriye kalan tek kaynakla avutmak zorunda kaldim kendimi: Yani, dusuncenin disipline edilmek zorunda olmadigi icin serbestlesebildigi, inancla inancsizlik arasinda o ince sinirin hosgoruldugu, sistemli dusunceye ihtiyac duymayan ve boylelikle kimselerin ciddiye almadigi temel insani sorunlarin dile getirilebildigi sanata...

ozellikle de hikaye anlatmakla istigal eden edebiyat ve sinemaya... cunku sozlu ya da yazili bir hikaye anlatabilir ve sonuca varmayan dusuncelerinizi hikayeleriniz araciligiyla dilediginiz gibi disavurabilirsiniz... Gercekten de basit tesadufler ve anlik kararlarin hayatin akisini nasil degistirdigi uzerine anlatmak istediginiz seyleri isteksizce dinleyen ve sizin hevesinizi kirabilen insanlari, ilginc bir hikayeyle tavlayabilir, onlari garip takintilariniza ortak edebilirsiniz... Ya da bu takintilari tipki sizin gibi paylasan insanlarin romanlarini, hikayelerini okuyabilir, filmlerini seyredebilirsiniz...
Bir seyleri cozumleyebilmek icin degil, hayatin olagan gorunusunun altinda yatan o fevkalade ayrintilari farkedebilmek ve dunya uzerinde sure giden yasamin bircoklarinin sandigi gibi siradan bir seyir takip etmedigi dusuncesini bir baskasiyla paylasmak ve biraz rahatlamak, "cok sukur anormal biri degilim, baskalari da benzer seyleri dusunuyor" diyebilmek icin...

[...]Hicbir zaman "Kadere inaniyorum" diye acik bir dusunceyi belirten bir cumle kuramadim. cunku cocuklugumdan beri hayatin yollari catallanan bir bahceye benzedigini dusundum surekli... cocuklugumun o uzak hatirasinda oldugu gibi yetiskinlik yillarimda dort yol agzinda kalip bir karar vermek zorunda oldugum cok olay oldu.. Ama kararlarimi cok cabuk verdim ve birkac tanesi haric hicbir zaman hicbir sey icin pismanlik duymadim... Sonra gecmiste yaptigim o hatalarda da dogru bir yan kesfettim... cunku o hatalar o pismanliklar olumlu bir yonde beni degistirdi. Zamaninda girmedigim bazi yollarin bana kaybettirdiklerini telafi etmek, butun hayatimi verdigim yanlis bir karar yuzunden bir kabusa cevirmemek icin cok ugrastigim da oldu...

Ama sonucta bulundugum noktaya baktigimda hatalarini telafi ederek ayakta durmaya calisan bir insandan baska bir sey gormuyorum... cunku asil hic pisman olmadigimiz ve zamaninda hic onem vermedigimiz kararlarimizda, secimlerimizde yaniliyoruz galiba...

Iste arkadasim tam da bu noktada kadere inanmak gerektigini soyluyordu... Ona gore kadere inanip kendimizi teslim etmezsek, ulasamadigimiz butun mutluluklar icin ya kendimizi ya da hayati suclayip duracagiz... Haksiz sayilmaz. Sozkonusu olan sey aldigimiz kararlar ve yaptigimiz secimler oldugu muddetce boyle dusunmenin bir sakincasi yok... Birey olarak yaptigimiz herseyden sorumluyuz. Bir daha ziyaret edemeyecegimiz bu dunyada namludan cikmis bir kursun gibi dogumdan olume dogru duz bir cizgide ilerliyoruz ve asla bir saniye icin bile olsa geri donemiyoruz. Dolayisiyla, mutluluklari asla biriktiremiyor ve mutsuzluklardan surekli kacmak istiyoruz... Hayat da zaten belirli bir sure sonra bir tur mutsuzluktan kacma oyununa donuyor... Ðste tam da bu noktada, kacmak istedigimiz mutsuzlugun kokenlerinde yatan nedenleri dusunmektense, bir tur alinyazisina inanmak cok rahatlatici bir sey... Ya da gecmisi silmek ve her gun yataktan kalkip kilometreyi sifirlamak... Ikisi de ayni sey...

Ben her gun kilometreyi sifirlayanlardanim... Diger bir deyisle, simdiki zamandan baska bir zaman kavrami olmadigini dusunup kendimi varolusun hazlarina ve acilarina birakip gitmekten yanayim... Bireysel etigin cok onem kazandigi bir nokta bu... Ve etik ile kader arasinda da bence cok onemli bir bag var...

[...]Yillar once televizyonda bir sohbet programinda ABD'den yeni gelmis antipatik bir erkek manken kendisine mesleki basariyla ilgili bir soru soran sunucuya "Orada (ADB'yi kastediyor) dogru zamanda dogru yerde bulunmak cok onemli" demisti... Bugun ne programin adini ne o mankeni ne de sorunun baglamini tam olarak hatirlamiyorum. Aklimda kala kala bu "dogru zaman dogru yer" ifadesi kalmis... Sonra bunun herkesin mesleki basari pesinde kostugu ABD'de cok gecerli bir ifade oldugunu ogrendim: "Right time right place"... Yani, basaridaki sans faktorunu bile sifirlayan bir zihniyetin insanlara sundugu bir ifade: "Dogru zamanda dogru yerde bulunmayi da ogrenebilir, kendi sansini kendin yaratabilirsin."

Iste modern kapitalizmin bireye sundugu mesajin ta kendisi... Kaderin alninda yazili degil, senin elinde... Gecen yuzyilin sonunda da Marx ayni oneriyi isci sinifi icin getirmisti... careyi kapitalizme entegre olmakta bulan, sistemin icinde ya da hemen disinda bir iktidar odagi olarak misyonlarini surdurmek isteyen tek tanrili dinlerin resmi siyasi soylemleri de benzer bir oneriyi getiriyor artik...


Ve dunya su haliyle, kaderini kendi elinde tutan insanlarin daha cok mutlu olmak icin yaptiklari bireysel savaslarla gecip gidiyor... Daha cok mutlu olmanin 20. yuzyil sonu itibariyla en kaba tanimi dunya nimetlerinden daha cok yararlanmak seklinde ozetlenebilir... Herkesin suphesiz kendine gore daha cok istedigi bir nimet var. Para, mulk, seks, iktidar, tuketim ve yine tuketim... Kisaca kaderci olmaktan vazgectiginiz an hayata obur bir istahla saldirmaniz ve bu buyuk mahseri eglenceden nasibinizi almaniz gerekiyor...

Mahser yeri atesi yaniyor ve Yeryuzu nimetlerinden yararlanmak isteyen insanlar aclik sorununu, terorizmi, siddeti, keskin sinif farkliliklarini, kulturel ve cinsel yozlasmayi, toplumsal cinneti asla yokedemeyecek tuketim toplumundan daha cok pay almak icin didinip duruyorlar... Herkes ya bu mahseri eglenceden payini almak istiyor ya da ona karsi cikarak siyasi iktidara gelmek... Ama iktidar istegi etik bir degerler sistemini degil asil olarak nefreti barindiriyor icinde... Ve nefrete dayali bir iktidar istegi, ne yalan soylemeli, ister siyasi soldan gelsin ister siyasi sagdan, beni su anki sistemden daha cok korkutuyor...

Rasyonalizmin uzantisi olan kaderciligin reddi ilk bakista iyi bir sey gibi gorunuyor. Ama yerine etik degerleri koyamazsaniz dunya da iste boyle bir hale geliyor...

Meseleye buradan bakinca kaderciligin reddi karsisinda insanin siginabildigi tek bir kale kaliyor: Bireysel etik...

 

Hosted by www.Geocities.ws

1