| |
Kader Uzerine
Konusmanin Vakti mi? - Cemal Ener
Eski Ahit'teki Vaiz, "her seyin zamani, ve gokler altinda her isin
vakti" oldugunu soyluyor. "Dogmanin vakti var, ve olmenin
vakti var, dikimin vakti var, ve dikilmis olani sokmenin vakti var;
oldurmenin vakti var, ve sifa vermenin vakti var; yikmanin vakti var, ve
bina etmenin vakti var..." Ve bu olaganustu siirsel metin boylece
surup gidiyor, ta ki bir anlamda vakitsiz, yani mutlak ve sonsuz olana
gelinceye kadar: "O her seyi vaktinde guzel yapti, onlarin yuregine
ebediyeti koydu, fakat soyle ki, insan Allah'in yaptigi isi bastan sona
kadar bulup cikartamaz... Var olan eskidendir, ve olacak olan eskiden
olmustur." Bu sozleri kabullenebilir, ya da karsi cikabilirsiniz,
ama insanligin tam da bu imkansizin pesine dustugunu gormezden
gelemezsiniz.
Simdi bir vaizden bir yazara gecelim:
"Bir tavsanin olsun, bir kaplumbaganin olsun, her ikisinin de yasam
sureleri hucrelerince duzenlenip belirlenir (...). ikisiyle de ilgisi
olmayan bir soyutlama yapmaksizin tavsanin yasam suresiyle
kaplumbaganinkini kiyaslamak mumkun degildir. iste insanoglu bu
soyutlamayi icad edip, bitis cizgisine once hangisinin ulasacagini
bulmak uzere bir yarisma duzenledi. (...) Iki olguyu bagdastirdigi
surece insan benzersizdir. Olgulardan biri kendi biyolojik organizmasina
-bu baglamda tavsan ve kaplumbaga gibidir- oburu kendi bilincine aittir.
Bu nedenle insanda birarada isleyip, bu iki olgunun karsiligi olan iki
zaman vardir. (...)Zamanlarin ilki yine kendince anlasilir. Bunun
icindir ki, hayvanlarin felsefi sorunlari yoktur. ikincisiyse degisik
donemlerde, degisik bicimlerde anlasilmistir. Gercekten de her kulturun
ilk hedefi, gecmisin gelecekle olan baglantilarini anlayabilecegi boyle
bir bilinc zamani anlayisi uretmek olmustur."
John Berger,
Ve Yuzlerimiz, Kalbim, Fotograflar Kadar Kisa Omurlu, cev. Z. Aracagok.
Sonucta kader bir zaman, zamansa felsefenin belki de en temel ve
kapsamli sorunu. Insanin, kendisini yalnizca tavsandan ve kaplumbagadan
degil, dunya uzerindeki tum varliklardan ayirdigi ve bu islemi bir
ayricalik talebiyle birlikte yuruttugu bilinen bir durum. ustelik bu
yeni bir caba da sayilmaz. Yeniden vurgulanmasi gereken nokta belki su
olabilir: insanin ayricalik istemi, yaradilmislarin en seckini olmakla
yetinmeyip, "Tanri'nin olumunden" bu yana mutlak oznenin
koltuguna goz dikerken, surec, bu koltugu doldurmanin sanildigi kadar
kolay (hatta mumkun) olmadigini gosterdi. Yirminci yuzyil, yalnizca
olgular -savaslar, cevre tahribati, vs...- degil, dusunce ve algi
duzeyinde de bu dinamigin bir yandan ateslendigi, diger yandansa koklu
bicimde sorgulandigi bir donem oldu. Ve felsefenin konusu haline gelen
her soru da oldugu gibi, bu ozne tartismasinin ardinda da en temel ve
soyut bicimiyle ozgul bir zamansallastirma -bu durumda 20. yuzyila ozgu
bir zaman kavrayisi- vardi. Bu zamansallik etkisini ve hakimiyetini, tum
tartismalara karsin buyuk olcude surduruyor.
Boyle kisa bir denemenin cercevesi icinde, zaman sorununu tum
acilimlariyla ele almaya olanak yok. Kaldi ki, yazinin meselesi de bu
degil zaten. su siralarda, cevirmeye calistigim bir kitap, onemli tarih
dusunuru Reinhart Koselleck'in Gecmis Gelecek adli calismasi, sordugu ve
kismen cevaplamaya calistigi sorulariyla konunun ilgilileri acisindan
temel bir kaynak olacaktir saniyorum. Ben burada kader nosyonunu
cevreleyen unsur olarak ve yalnizca ana hatlariyla zamana deginmekle
yetinecegim:
Berger'in sozleri zamanin en ciplak ve indirgenemez tanimini veriyordu:
gecmis ve gelecek arasinda, varligi anlamlandirmaya yonelik bir bag
kurma cabasi. Ve yine Berger'in vurguladigi ikinci ve cok onemli bir
nokta, zaman soyutlamasinin kokenindeki bir ayrima isaret ediyor.
Biyolojik/organik zamanin, soyutlanmis bir kulturel zamandan ayrilmasi,
belki de insanin, bir varlik olarak kendi yerini saptayabilmek
konusundaki en onemli projelerinden biri olmustu. Bu ayrimin cok
eskilere dayandigi, Vaiz'in sozlerinden de anlasiliyor: Bir yanda
olmenin, oldurmenin, yikmanin, kurmanin, vs. biyolojik/organik zamani,
diger yanda ebediyet. Bu proje daima tarihsel olarak verili kosullar
altinda ve belirli bir tarihsel surec icinde yurutuldugune gore, zamanin
kendinde ve tarih asiri bir yapi olusturmadigi, hatta bir soyutlama
olarak bile tekil bir tarihsel zamandan soz edilemeyecegi aciktir.
Kisacasi zaman, kategorik olarak tarihsel ve coguldur. ustelik belirli
bir tarihsel kesit alindigi zaman, Berger'in deyimiyle, bu "bilinc
zamanlari"nin, yani farkli zaman kavrayislarinin birbirlerinin
yerini alan cizgisel bir dizilis icinde degil, yanyana ve birarada
varolduklari gorulur. Coll�ge de France'a kabul toreni sirasinda
yaptigi konusmada, bedeninin cagdasi olmadigini soyleyen Roland
Barthes'in bu noktayi carpici bir kestirmeyle vurgulamak istedigini
saniyorum.Tuberkulozun -belki gunumuzdeki kanser ya da aids gibi-
kacinilmaz bir son olarak yasandigi bir donemde sanatoryuma dusmus
bedenine, Barthes'in 70'li yillardaki bilinci ancak cok uzak bir
gecmisin kalintisi gibi bakabiliyordu.
Benim kusagimin egitimlileri gundelik hayatta kader sozcuguyle
karsilastiklarinda, tipki bedenine yabanci gozlerle bakan Barthes gibi,
cok gerilerde kalmis bir seyin, nasil olup da h�l�, yasayabildigini
garipsemeyle karisik bir saskinlik icinde sormak zorunda kalirlar.
(Tabii Turkiye'de! Bati Avrupa'da bu saskinligin ilk izlerine rastlamak
icin birkac yuzyil geriye gitmek gerekirdi herhalde) En iyimser
tahminle, araya folklorik bir nostaljinin uzakligini koyarak ve sinik
bir tavirla vurgulariz onu. Alti alayci bir vurguyla cizilmeden, ya da
gemi aziya almis bir ilimperestligin elinde zavalli bir retorik
malzemesi konumuna dusurulmeden bu sozcukle karsilasmak h�l�, mumkun
mudur? Modern insan artik yalnizca bizzat cizdigini belirtmek icin tel�ffuz
etmiyor mu bu sozcugu? Ama biraz dusununce bu saskinligin ne kadar saf
ve yersiz bir tepki oldugu anlasilir. Aslina bakilirsa, bunu anlamak
icin oyle uzun boylu dusunmek bile gerekmez. 21. Yuzyilin esiginde bir
modern mit makinasi, anonim korkular imalathanesi gibi islemeyi surduren
Hollywood yapimlarina bir goz atmak yeter: Bu filmlerde h�l�, bir
gelecek canlandiriliyorsa eger, bu artik yalnizca kiyamet vizyonlari
uretmek uzere yapiliyor. Kiyamet ve kader, bugun yeniden ve belki de hic
olmadiklari kadar guncel kavramlar. Peki ama, kaderin kiyametle ne
ilgisi var?
Eger tek bir cumleyle tanimlamam istenseydi, kaderin gecmiste sakli bir
gelecek ya da gecmiste yatan gelecek sifresi oldugunu soylerdim. Ya da
Vaiz'in sozlerini tekrarlardim yalnizca: Var olan eskidendir, ve olacak
olan eskiden olmustur. Eger zamani, gecmiste olmus olanlarla gelecekte
olacaklar arasinda, simdi yasadiklarimizi anlamlandirmaya yonelik bir
bag kurma girisimi olarak anliyorsak, kadere ozgu zamansalligi bu
sozlerden daha iyi tarif etmek zordur gercekten de. Kader, sozgelimi bir
insanin basina geleceklerin toplamidir, yani konusu ya da icerigi
gelecege iliskindir. Ama yeri gecmistedir, cunku olacaklar zaten eskiden
olmustur; ta en basindan beri yazilmis ve gerceklesecegini
beklemektedir. Bu anlamda, kadere ozgu zamansallik gelecegi bir gecmis
tecellisine indirger, gelecegin herhangi bir yeniyi icerebilecegini
siddetle reddeder. Kader sozcugunun Turkce'deki karsiligi yazgi ya da
alinyazisi deyimlerinin bu acidan cok isabetli ifadeler olduklarini
dusunurum.
Koselleck, 16. yuzyila gelininceye dek, hiristiyanligin (en azindan
Avrupa hiristiyan aleminin) gelecege yonelik tek tasariminin bir son,
bir kiyamet gunu bekleyisi oldugunu yaziyor. Bu onerme, bir olcude
(tarihlendirmeyi bir kenara birakacak olursak) tum semavi dinleri
kapsayacak bicimde genisletilebilir belki. Ama 16. yuzyilda, once kilise
icindeki catismalar ve reformasyon hareketi, ardindan kilisenin
yetkesinden buyuk olcude bagimsizlasan dunyevi hukumdarlarin
yonetimleri, gelecegi tanrisal bir soylemin alani olmaktan cikarirlar.
Mutlakiyetci yonetimler altinda dinden koparak bagimsiz bir etkinlige
donusen siyaset, gelecegi hesaplanabilir bir olasiliklar kumesi olarak
tanimladiginda, ongoru (prognoz) denilen sanat cikar ortaya. Ama
yalnizca reformasyon ile aydinlanma arasindaki bir gecis donemidir bu.
ongoru, gelecegi mutlak bir son beklentisi olmaktan cikarir gerci, ama
yalnizca eldeki verilerden hareketle gerceklesmesi olasi bir gelecek
ongormek, gelecege kokten yeni bir nitelik atfetmek anlamina gelmez.
Bunun icin aydinlanmayla birlikte gelen devrimler cagini beklemek
gerekecektir. Gercekten de devrimin bu surece mudahalesi son derecede
kokten bir altust olus surecini baslatir. Devrimin gelecek perspektifi
utopyadir. utopya, yani yok-yer: Hic olmamis, deneyim alanimiza
girmeyen, tanimadigimiz, kisacasi kokten yeni bir gelecek vaat eder
devrim. utopyanin dunyasi bir cennettir. Devrime gonul verenlerin tek
yapmasi gereken, gecmisin tum izlerini silmek ve cenneti andiran bu
gelecegi bir an once bugune tasimaktir; yani zamani hizlandirmaktir bir
anlamda. Bu bakis, sozgelimi Robespierre'in sozlerinde acikca dile
gelir. Burada gozden kacirilmamasi gereken onemli bir paradoks gizlidir:
Devrim, teolojiyle mucadele ederken, yeni bir teleoloji yaratmis,
gelecegi yeniden metafizik bir soylemin icine cekmistir. Din ve devrim,
tarihi askin ve duragan bir gecmis ya da gelecek perspektifinden
anlamlandirmaya cabaladiklari olcude, ortak bir zeminde bulusmus ve bir
kutupsallik olusturmuslardi. Biz, bugun bile bu iki kutbun arasinda
sikisip kalmis durumdayiz.
Devrimler cagi belki kapandi, belki de suruyor; ama bir restorasyon
donemine girdigimiz de apacik ortada. Fransiz Devrimi'nden yaklasik iki
yuzyil sonra gelinen noktada, zamanin hizlandirilmasi akil almaz
boyutlara varmis durumda. Neredeyse her gunu, hatta her ani, bilinmeyen
bir gelecek adina unutulmasi gereken bir gecmise kurban vermeye hazir
bir insanlik imgesi yaratildi. Sovyetlerin cokusunden sonra, siyaset bir
kez daha mutlakiyetcilik donemini cagristiran bir "kendinde
deger" niteligi kazandi. Ve devrimler cagindan devraldigi ici
bosalmis bir gelecek vaadi disinda, vaat edebilecegi hicbir sey
bulunmayan gunumuz siyaseti, dikkatlerimizi daima ileriye, belirsiz bir
gelecege cekerken, yapacaklarini hep simdi ve burada yapmaya devam
ediyor. Boyle bir ortamda utopyanin yerini anti-utopyalara terk etmesi,
gelecegin yeniden kiyamet imgeleriyle birlikte dusunulmesi sasirtici
sayilmamali, cunku kiyameti her gun yasiyoruz bir anlamda. simdi
tartisilmasi gereken, gecmisin mi yoksa gelecegin mi daha guzel ya da
anlamli oldugu degil, bu zamansal paradigmanin kendisidir. Bu tartismada
kaderden ogrenebilecegimiz bir sey var mi?
Kaderden, yani kokendeki o mutlak yazgidan kacmanin mumkun olmadigi
soylenir. Gecmisin gelecekle iliskilerini anlamamiza yardimci olacak
yeni bir zaman tasarimi, Berger'in ifadesiyle yeni bir
"bilinc-zamani" uretemedigimiz surece, bu deyim dogrulugunu
koruyacaktir. Eger kader, bu zaman sorunsali uzerine dusunmemizi
saglarsa, gorevini fazlasiyla yapmis olacaktir.
|