Hýz

  Ispinozun Sikintisi Iskemleye Zincirliydi - Hakan Toker

 

"Alo, Berk!"

"Efendim?"

"Baslik bulamadim. Dort harfli olsun. Yarim saatin var."

"Son gun muydu bugun? O'lum sen gercekten tuhafsin. Ne diye son bir saate sikistiriyo'sun?"

"Birak bunlari. Yarim saat sonra beni ara. Sozluk karistir."

"Tamam."

"Gorusuruz," diyerek telefonu kapattim.

Ekranin saginda, ihtiyacim kalmadigi icin oraya biraktigim kalin Oxford sozluk, HTML dilini anlatmaya calisan devasa bir kitap ve kucuk boyutlu ama kapsamli bir yazim kilavuzu baska bir gun, baska bir yazinin basligi icin donulmek uzere, tam bir aydir, ust uste bekliyorlardi. Yuz yirmi bes santimetrelik ekraniyla hayatima derin bir pencere acan televizyonumun solunda ise, Rezzan'in cikmadan once kucuk parmagiyla dokunup "ben artik gideyim" dedigi solmus kasimpati, kendisine belirsiz ama basat bir anlam yuklemek istedigim icin olmali, ince ve upuzun cam vazomun icinde hâlâ kipirdar gibi duruyordu. Uc kitap, televizyon ve vazodan mutesekkil triptik kompozisyonun alt sinirini olusturan kalin cam yuzeyin vazonun dibiyle birlestigi yerde meydana gelen optik yanilsamayi cozmek durtusuyle alcak, iki tane ben alacak kadar genis koltugumdan kalkip iki adim attigimda vazonun dibinin asagi yukari bir parmak kalinliginda oldugunu anlayip rahatladim. Yine de bir adim daha atarak vazoyu sol elimin menziline soktum ve isaret parmagimla boynundan hafifce iterek dipteki bir parmaklik optik farkliligin su olmadigindan kesinkes emin oldum. Geri geri yuruyup koltuguma donerken acik pencerenin kenarinda toplanmis tul perde ile sol, tumuyle kitaplik haline getirilmis yan duvarin uzak kenari ile sag, televizyonun arkasindaki duvara oldukca yuksekten asilmis Bosch roproduksiyonu ile de ust sinirlarini tamamladim kompozisyonun. Otururken kumandayla televizyonu actim. Terk edilmistim. Bir sure icin pipimle kendi kendime oynayacaktim.

Vakit gelmisti: "Ding dong"lari saymaya basladim. Isin en sikintili tarafi bu baslangicti. Her ay ayni paranoyayi yasiyordum cunku: On birinci "ding dong"un arkasindan sinsi bir on ikincinin gelivermesi. Neyse ki boyle bir gariplik olmadi. Kumanda sag elimdeydi hâlâ; Eurosport'u tuslayip onu yere, odanin tabanini neredeyse tamamen kaplayan Kazak desenli yumusak halinin uzerine biraktim ve emekleyerek televizyonun altindaki alcacik, siradisi sehpaya yoneldim. Her biri yaklasik otuz santimetre yuksekliginde, yirmi santimetre capinda, boya ile ahsap gorunumu verilmis dort celik silindir ve onlarin uzerine yerlestirilmis kalin, oval bir camdan baska bir sey olmayan sehpanin altinda kareli, A4 bloknotlar ve kalem, silgi, kalemtiras gibi malzemelerimi bir arada tutan cift kulplu, "Calvin and Hobbes" desenli, seramik fincanimsi disinda baska bir sey yoktu. Ucu sipsivri bir kalem ve acik sari renk sayfali, kullanilmamis bir bloknot secip tekrar koltuguma dondum. Yarim saat sonra, her birine onar dakika ayirdigim Eurosport, CNN ve Discovery Channel'dan yeni oykumun taslagini olusturmus, Rezzan'i tamamen unutmus, derin bir "puff" uflemis, muzlu sut hazirlamak uzere mutfaga gitmek icin motivasyon hazirligina baslamistim ki telefonum sekiz kez caldi, yarim dakika sustu ve dort kez daha caldi. Actim. "Moruk, n'aber, niye acmiyo'sun?"

"O'lum, tuvaletteydim."

"Iyi. Bak, sana acaip bi' baslik buldum. Sozlukten ardarda dort kelime."

"Ingilizce mi?"

"Evet. Tam ceviri olanaksiz elbette ama en azindan bi' aliterasyon mevcut."

"Zipla hemen."

"Ha?"

"Yani, ziplat."

"Bekle, mesaj edece'm."

"Bekliyo'm. Ha'di"

"Ha'di."

Pik diye kapattim telefonu. "Bu durumda," dedim, telefonu yere, kumandanin yanina birakirken, "Rezzan'i tamamen unutmus filan degilim. Oyle olsaydi onu unuttugumdan bahsedemezdim. Neyse ki, yani en azindan, Berk'e bir sey soylemedim. Helmut Kohl kirildi, Japon yeni iceride kaldi." Epeyce pis bir sekilde sirittim ve kapattim konuyu. Bardagi, daha dogrusu Rezzan'i tasiran da bu tarz inorganik bir espriydi cunku; hâlâ hafifce vicdan azabi duyuyordum.

"Alla'im, ben bunlari kime anlatiyorum ya'u boyle!" diye dusunurken telefonum mesaj aldigimi bildirmek icin dort kez ditladi. Berk, kumelenmis kucuk nesneler ihtiva eden durgun hayatimi her firsatta elestirirdi elestirmesine ama nesnelerimi bicimlendirirken isime karismaktan da zevk alirdi. "Herhalde," dedim, telefonumu elime almak icin zorlukla egilirken, "bizimki mesaji onceden hazirlamis."

SEVGILI CALVIN, HOBBES DAYANAMADI VE ORMANA DONDU. STOP.

Bir kez daha okudum. Ah, evet! Donmamisti. Sadece donmustu. Telefon elimde, arkama donup uzun sarkacli duvar saatine baktim "ding" ve "dong"un yarim saatim kaldigini bildirdigine emin olmak icin. Oylece sallaniyordu sarkac. Iki dakika kadar sallandi ve telefonum yeniden ditladi:

THE CHAFFINCH'S CHAGRIN WAS CHAINED TO THE CHAIR

Ise koyuldum: Sozlugu alip yuzustu yere uzandim. "Chaffinch" ve "chagrin" ne anlama geliyor diye bir baktim once ve hemen "ispinoz" yazdim deftere. "Chagrin" icin bir dakika kadar kaybettikten sonra "sikinti"da karar kildim. Kalemi ve sozlugu orada birakarak defterle birlikte iceriye gectim. Bilgisayari acip yazmaya basladim. Bittiginde yalnizca uc dakikam kalmisti. Elektronik postayi actim, oykuyu ekledim ve gonderdim. Bilgisayarin saati 23:59'u gosteriyordu. Otuz saniye kadar sonra salondaki saatin "ding" ve "dong"larini keyifle sayarken hâlâ bilgisayarin karsisindaydim ve dogal olarak pis pis siritiyordum. "On iki," dedim ve kalktim. Salona gittim. Sigara yaktim. Zil caldi.

Bos bulundum kapiyi acinca: "Ah," dedim, "seni tamamen unutmustum."

"Neyse, bos ver," dedi, "fincanimi unutmusum da onu almak icin dondum. Girmiy'cem."

Donmek ve donmak. Bu defa espri yapmamayi basardim ve sadece "peki," diyerek mutfaga yoneldim. Hobbes'u Calvin'in yanindan aldim ve kapida bekleyen Rezzan'a verdim.

"Hosca kal," dedi, Hobbes'u cantasina tikistirirken, "gorusuruz."

Asansore binisine baktim. Kapi kapandi ve buzlu camdaki isik hizla kisalip yerini karanliga birakti. Asansor zemin kata vardiginda derinlerden "trunk" diye bir ses duyuldu. Sigarami, olabildigince nazik bir sekilde asansorun kapisina firlatip iceriye girdim. Uc kez kilitledim kapiyi. Telefonum calmaya basladi. "Nedir ya'u bu boyle," diyordum salona giderken, "fars mi?"

Ekranda "BERK ARIYOR" yaziyordu. "Yoksa acem mi?" dedim ve actim telefonu.

"Alo, moruk, bitirebildin mi?"

"Bitti, gonderdim. Hobbes da gitti."

"Ha?!"

"Yok bi' sey. Iyi oldu yazi. Baslik icin tesekkur."

"O'lum, n'oldu? Kavga mi ettiniz yoksa?"

"Kimle?"

"Neyse, simdi ugrasamam senle. Sonra konusuruz."

"Tamam, gorusuruz."

Pik.

Koltuguma oturdum. Televizyonu actim. Triptik rahatlatmisti ama kanaldan kanala atlarken dusunmeye basladim: Acaba Yekta'nin bilgisayarinin saati benimkinden bes dakika ileri olabilir miydi? Peki o kendi bilgisayarinin saatine gore mi yoksa benimkinin saatine gore mi gorecekti oykuyu gonderdigim saati? Bunun icinden cikamazdim ben. "Hay bin yakzan," diye diye kalktim. Once gidip bilgisayari kapattim, sonra mutfaga gecip muzlu sutumu hazirladim. Bir yudum aldim. "Hay bin yakzan"imi kesmisti ki Calvin'le goz goze geldik. Hain hain gulumseyip derin bir nefes almaya basladigini gorunce "hay bin yakzan!" diye bagiracagini anladim. Fincani tezgâhin uzerine, Calvin'in beni gorememesi icin su isiticinin arkasina birakip gozlerimi kapattim ve kulaklarimi da bir guzel tikadim isaret parmaklarimla.

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1