
Dönmek
| Gol -
Balku
Tren istasyonunun catisinda oylesine kipirtisiz oturuyorduk ki, guvercinler bile alismisti bize. Yanimiza yoremize konuyor, gurultularini alcaltip yukselterek bizi yaban bilmediklerini belli ediyorlardi. Arada iclerinden bir kaci havalanip elli metre otedeki golun kiyisina dogru dalisa geciyordu, basimizdan asagi agirliksiz, bin nazla suzulen tuyler birakarak. gol, raylarin otesinde, cok gecmeden bozulacak bir dinginlikle, hafifce cirpiniyordu. Birazdan olacaklari neredeyse ezbere biliyorduk: Bu cirpintilar azar azar buyuyerek calkantiya evrilecek, su seviyesi kiyiya cekilmis kayiklari yuzdurecek kadar yukselecek ve kiyiya vuran dalgalarin sesi; bize dogru esecek serin yelle birlesip bizde vahsī bir haz uyandiran ozel bir cumbuse donusecekti. Catidan havalanan guvercinler ve kimbilir o anda nereden peydahlanan kirlangiclar suya dogru alcalirken kanatlarini bizi daima mutlu eden sekillere sokacaklar ve bu cumbus ancak ertesi sabah gun dogumunda sona erecekti. Daima boyle olacakti; cunku hep boyle olmustu. Neler olacagini iyi biliyorduk; cunku o istasyonun catisinda gecirmedigimiz tek bir ogleden sonra olmamisti son uc ay icinde. Her gun bir yolunu bulup catiya tirmaniyor ve golu seyrediyorduk. golu izlemek hosuma gitse de, gercekte, o bir birinin tipkisi temsilleri niye kacirmadigimizi bilmiyordum. Orada bulunmaktan asil hoslanan, Arif'ti, saniyorum. Gun boyunca kiyida dolasip suyun getirdigi seylere sanki insanlarin attigi, sonra da geri donen nesneler degillermis, uzaydan ya da bize malūm olmayan bir yerden, belki Kara Korsan'in gemisiyle dolastigi esrarengiz memleketlerden gelen tuhaf seylermis gibi bakarak, raylar arasindaki traverslerde bir trenin ācil cigligini duyuncaya kadar ziplayarak, ray ustunde tek ayakla yurume yarismasi yaparak eglendikten sonra bir zaman geliyor, Mehmet "Hadi o'lum, istasyona" diyordu. Gidiyorduk, saatlerce suya bakmaya. En sonunda istasyondaki nemrut memur geliyor, kufrederek bizi catidan kovuyordu. Aslinda bu soylediklerimin Arif ile birlikte yaptigimiz tuhaf seylerden sadece bir kismi oldugunu soylemeliyim. Annem surekli Arif 'le arkadaslik etmememi soyluyordu ve ben anlamiyordum. Belki anliyordum da kendimi ona gosterilen onyargiya direnmek zorunda hissediyordum, bilmiyorum. Annemi rahatsiz eden seyin Arif'in gol kiyisinda yazlikcilar icin yapilan beton kulubelerden birinde yalniz yasamasiydi galiba. Ama baska ne yapabilirdi ki? Yetimdi; ana- babasinin kimler oldugunu ya da onlara ne oldugunu kimse bilmiyordu. Bir keresinde sordum, gozlerine coken katran kivamli huznu alnini kiristirarak gizlemeye calisip "onlar burda degiller o'lum." dedi. Rahatsiz oldugunu anlayinca ustelemedim. Zaten, ondan bir iki yas buyuk oldugumdan, bir seyi anlamadigimi belli edemezdim. O oyle soylemisti, ben de anladim gitti. Yine de engel olamadigim bir acima duygusuyla suzdum onu: Ustunde onun bunun verdigi dizleri yirtik bir pantolon ve o yaz sicaginda bile giydigi, mavi bir kazak vardi. Ayakkabi diye giydigi is potinleri ayagina bir kac numara buyuktu. Ama yuzunde, masmavi gozlerinden kaynaklanan bir isilti vardi ki, insani cok ozel durumlar disinda ust basina bakmaktan alikoyardi. Yaz gecelerini her yerde, kislariysa terkedilmis bir yazlikci kulubesinde gecirirdi. Gunduzleri kalacak yere zaten ihtiyaci yoktu. Sabahlari, kimse kalkmadan Mehmet Usta'nin Lokantasi'na gidiyor, musteriler dusmeden ortaligi silip supuruyordu. Sonra Mehmet Usta geliyor, ona hizmetine karsilik icebildigi kadar corba veriyordu. Ertesi sabaha kadar, eger ben annemden gizli bir kac dilim acukali ekmek goturmemissem, baska bir sey yedigini gormedim. Geri kalan zamanini, yani ben okuldan kurtuluncaya kadar olan zamani nasil gecirdigini hic anlatmadi. Bir gun yine istasyonun catisindan golu seyredip acukali ekmeklerimizi yerken Arif, "Sen hic gordun mu?" dedi. "Neyi?". "Minareyi o'lum, hic gormedin mi?" Sacmalamamasini soyledim, kim hic minare gormemis olabilirdi ki, en azindan Rustem Pasa Camii'nin koca minaresini goremeyecek kadar kor muydum ben? Bozuldu, harbi minareleri kastetmemismis, "goldeki minareyi diyorum" dedi. Afalladim. golun ortasinda, suyun dalgali oldugu zamanlarda buyuk bir dalganin ardindaki cukurlukta anīden gorunen bir minare serefesi oldugunu soyledi. Dupeduz dalga geciyordu. Ben de misilleme yaptim: "Tābi gordum," dedim, "bir yayinbaligi da minarenin tepesine cikmis ezan okuyordu." Sustu. Kipkirmizi kesildi. Gozlerimizi gole dikip hic konusmadan oturduk. Sonra zamani geldi, kufurbaz memur bizi yine kovdu oradan. Sonraki uc gun, her zaman yaptigim gibi okuldan cikar cikmaz cantami eve atip annemin didiklemesine aldirmadan "Pompa" nin oraya kostum. Ama Arif orada yoktu. Kulubesinde de. Hatta istasyonun catisinda bile. Anladim, bana kusmustu; gizleniyordu. Kurdugu zararsiz hayale kostek olarak onu incitmistim. Ama dorduncu gun onu buldum. Pompanin ustune tirmanip dogdugundan beri golle yasamis birinin ustaligiyla baliklama atliyordu suya. "Pompa", elli metre uzunlugunda bir iskelenin ucuna kurulmus bir kulubeden ibaretti aslinda. Buyukler golun suyunun buradan sehre pompalandigini soylerlerdi. Bunu her duydugunda Arif bir kez daha iserdi suya. Ama pompanin bizim icin anlami baskaydi: Orasi bizim oraliligimizi, hafta sonlarinda arabasina atlayip solugu golde alan sehirlilerden farkli oldugumuzu tescil eden bir yerdi. Sol tarafinda gol sig ve dibi balcikti; onu ise karanlik ve dipsiz bir ucurum. Disaridan gelenler suyun karanlik tarafina atlamaya cesaret edemez, dipteki balcigin ak yuzunun isittigi tarafa, biz ne ummanlar gorduk edalarinda, baliklama dalarlardi. Ama bu, en fazla iclerinden en gozukarasinin kafadan balciga saplanip cirpina cirpina bogulmasina kadar surerdi. Sonra gosteri sirasi bize gelirdi: Pompanin ustunden en afili hareketlerle ucuruma atardik kendimizi.; goz ucuyla tatilci oglanlarin olduresiye kiskanc, peri kadar guzel kizlarin korku ve endise dolu bakislarini takip ederek. Onun tum yazi golde gecirmesini cok kiskanirdim. gole yuzmeye gitmek, annemden yalvar yakar koparabildigim bir armagandi. Arif ise yasaksiz sinirsiz bir parcasiydi sanki golun. Kimi zamanlar onun benden ve herkesten cok farkli oldugunu sezinler, uzulurdum. Ama o vakitler cocuktuk; bir kursunkalemle gokkusagi renklerinde resimler yapmaya muktedirdik. Zaman siyah-beyaz televizyon zamaniydi, bizim televizyonumuz olmasa da. En gozde kahramanimiz el ve ayak parmaklarinin arasinda perde olan ve suyun altinda istedigi kadar kalabilen " Atlantis'den Gelen Adam"di. Hep onu taklit ederdik. Ellerimize annemin eski tul coraplarini gecirerek, perdeli parmaklarimizi tatilci kizlara gostere gostere saatlerce yuzerdik. Arif suyun dibinde morarincaya kadar kalir, ama sonunda Atlantisli kadar kalamayacagini anlayip carnacar ve ofkeli, zipkin gibi cikardi yuzeye. Yuzmesi bittikten sonra pompanin ustune sirtustu uzanip gozlerini gokyuzune dikti. Gidip yanina uzandim ben de. Donup bakmadi bile. Gokyuzunu seyretmeye devam etti, ben de ona uydum: Gokyuzu tuysu, narin bulutlarla kapliydi. Insanda, ummanda katre oldugu dusuncesini durmaksizin gidiklayan bir genislik hissi. Neden sonra "Bir guvercin karsi kiyiya nasil gecer bilir misin?" diye sordu anīden Cevap vermedim. "Orta yere kadar ucar, orada serefeye konar, dinlendikten sonra karsi kiyiya ucar." dedi. Hālā gunlerce once konustugumuz konuya taktigini anladim. Bu defa temkinliydim, gonlunu almaya davrandim. "Peki sen hic gordun mu bu serefeyi?" diye sordum sahte bir ilgiyle. Bir kere gormus, zaten herkese sadece bir kez gorunurmus. Bunu duyunca, barisma istegi falan uctu gitti, "Hadi lan, atma !" dedim, "orada minare olsa herkes gorur bir kere". Tekrar sustu. On dakika sonra "Gel benimle" deyip iskeleye atladi. Pesinden gittim. Beni surukledigi yer kunduraci Hasan amcanin dukkāniydi Arif, Hasan amcaya bize golun hikāyesini anlatmasini rica etti. O da agzinin sol kenarinda tuttugu cingene civilerini isira isira, yarim agizla anlatti. Guya bir zamanlar golun simdiki yerinde dort basi mamur bir kasaba varmis. Cukurun bereketli topragindan fiskirmis yesilligin icinde, sevimli evlerden ve meydandaki buyuk camiden ibaret, kendi halinde bir kasaba ve bu kasabanin kendi halinde sakinleri.. Buyuk meyve bahcelerinde cocuklar dunyanin baska yerlerindeki kadar gurultucu oyunlar oynar; gunduzleri ellerinde karinca kavanozlari, geceleri ise atesbocekleriyle dolu siseler, icinde yasadiklari kucuk kāinati dogal gaddarliklariyla alt ust etmek icin kendilerinin bile bilmedikleri rotalarda, isirganlarin ciplak bacaklarini dalamasina aldiris etmeden kesfe cikarlarmis. Orada da buyukler ve onlar arasinda dostluklar, dusmanliklar, umutsuz asklar, buyuk sevdalar, duzenbazliklar, tapinmalar, gizli ve acik doneklikler varmis. Her sey varmis. Her yerdeki gibi. Ve en sasmazi, baslarini her yukari kaldirislarinda mukemmel bir sukran duygusuyla seyrettikleri sonsuz, sinirsiz, doyumsuz gokyuzu. Bir gun her sey alisilmis ritminde, kucuk, belli belirsiz darbelerle olup biterken; yasli, sakallari yere degecek kadar uzun bir adam, attigi her adimda elindeki asayla uhrevī takirtilar cikararak kasabanin en disindaki eve gelip kapiya dayandiginda bile her sey her zamanki gibiymis. Yasli adam agzinin bir kosesiyle dualar mirildanirken diger kosesiyle bir bir dilim ekmek ve biraz su istemis. Ev sahipleri bir dilim ekmegi sakindiklarindan degil ama adamin gorunusunden urktuklerinden, "Hadi, Allah versin!" deyip savmislar adami.Adam bir sonraki eve gitmis, sonra otekine, sonra otekine. Kimse istedigi ekmegi ve suyu vermemis. Nihayet, son eve varmis ve istegini tekrarlamis. Son evde yasayan dul kadin ekmek torbasini acip son kalan iki dilim ekmekten birini yasli adama vermis, istedigi kadar icmesi icin de testiyi yanina getirmis. Ihtiyar hic ses cikarmadan o bir dilim ekmegi yemis, testiden gonlunce su icmis, sonra kadinin elinden tutarak tepelere dogru yurumus. Kadin, gunahi vebali kendi boynuna, belki de senelerdir bekledigi kismetin ayagina geldigi, hatta daha da guzeli kendisini bir efe gibi daga kaldirdigi dusuncesiyle hic itiraz etmemis. Gerci adam derinden gelen bir sesle, "Sakin arkana bakma." dediginde iskillenmemis degil ama serde bilmem kac yillik yalnizlik var, sesini cikarmamis. Tepeye varinca "simdi bak" demis adam. Kadin asagiya bakar bakmaz adamin bekledigi kismet olmadigini anlamis ve husranla bakakalmis asagida gordugu inanilmaz manzaraya: Kasabanin oldugu vadi silme suyla dolmusmus cunku. Onceden baktiginda gogu delecek kadar yuksek oldugunu dusundugu minarenin bile sadece serefesi gozukuyormus. Kadin adamin cok derin evliyadan oldugunu ve kasabayi lānetledigini anlamis. Herkesin yokoldugunu, koca dunyada yapayalniz kaldigini anladiginda yalvarmis yakarmis adama, lāneti kaldirmasi icin. Oradaki insanlarin da herkes kadar iyi, herkes kadar kotu oldugunu anlatmis. Ne care, yasli adam orali bile olmamis. Hal boyle olunca kadin adamda ne yaka ne paca ne de o mubarek sakali birakmis yolunmadik. Rivayet odur ki o derin adam merhametinden, ondan degilse bile kadinin sirretinin siddetinden, "Peki, yasamaya devam etsinler." demis. O gunden bugune, o talihsiz kasabadan bize kalan tek sey arada sirada gorebildigimiz serefeymis. Rivayet, bu olaydan sonra o dul kadindan tureyen insanlarin simdiki kasabayi kurduklarini soylermis; yani, hepimizin anasi o dul kadinmis. Bazi gencler, cahillikle, dul kadin anamizsa babamizin kim oldugu belli, diyorlarsa da Hasan amca o mubarek zatin boyle bir sey yapacagini, hasa, dusunemezmis. "Nasilmis!" diye sabirsizlikla patladi Arif. Ama ben de yenilmeye niyetli degildim. "Bu sadece bir efsane, degil mi Hasan Amca?" diye, bir umut atladim. "Ne efsanesi, serefeyi gozlerimle gordum ben. Hem bak, okulda okutmadilar mi size, zamanin birinde bir pasa, Marmara ile golu birlestirmek icin bir kanal actirmak istemis. Hatta epeyce ilerlemis de is. Sonra pasa bir gece kanalin yakinina kurdurdugu cadirda olu bulunmus. Bogazina yumruk buyuklugunde bir yosun yumagi tikaliymis.." Hasan amcanin da Arif'in tarafini tutmasina icerledim, "Benim eve donmem lāzim"deyip sivistim oradan. Bir pazar gunu, annemin nereden aklina geldi bilmem, gidip Arif'i kahvaltiya cagirmami istedi. Kosarak gittim, kulubesinde uyuyordu, itirazlarina aldirmadan kolundan tutup eve goturdum. Annemin daveti, Arif ile arkadasligimin onayi anlamina geliyordu cunku. Annem kahvalti masasina cikardigi alisilmis yiyeceklerin yani sira bayat ekmek dilimlerini yumurtaya banip kizartmis, misafirimize kendince hazirlik gormustu. Kahvaltida bir sey yiyemedim, oturup Arif'in yiyisini seyrettim. Bir yandan istahla yiyor, bir yandan da anneme lāf yetistiriyordu. Annem, hic alisik olmadigim kadar yumusak ve sevecendi, kahvalti boyunca Arif'le ilgilendi. Arif'in kendini ev ortaminin sicakligina iyice biraktigi anda sordugu soruyu anlamam imkānsiz da olsa, siradan bir soru zannettim ilkin: "Topal Muharrem'in kizi Hatice'nin sana verdigi torbada ne vardi?" Arif agzindaki yumurtali ekmek parcasini cignemekten vazgecti, kipkirmizi kesildi, sonra dunyanin en agir hakaretine maruz kalmis gibi ayaga firladi, gitmeye davrandi. O kadar sasirdim ki, engel olmaya bile calismadim. Ancak bahce kapisini carpip cikarken aklim basima geldi. Pesinden kostum. "Nooldu?" diye soracak oldum ama beni duymuyordu bile. Kendi kendine durmaksizin "Aptal kafam!" deyip duruyordu. Ta istasyonun catisina cikincaya kadar ben sordum, o duymadi. Istasyonun catisina cikip oturduk, o yine uzun sure soylenmeye devam etti. Sonra, "Gordun iste," dedi, "hic kimse cikari olmadan sahipsiz bir cocugu yanina yaklastirmaz". "Nasil yani?" " Annen bir haftadir herkesin ogrenmeye can attigi seyi ogrenmek icin beni kahvaltiya cagirdi, sevdiginden degil." "Neyi?" "Bir kac gun once, sen okuldayken, istasyon sefinin kizi Hatice benim fakirhaneye geldi elinde buyuk bir torbayla. Aslina bakilirsa bu cok sasirtici degildi, onu daha once de golun kiyisinda gormustum defalarca. Hatta gecenin bir yarisinda bile ona rastladigim oldu. Ama bu defa farkliydi: Kulubeye girip tipki annenin yaptigi gibi, ancak kopek yavrularini kandirabilecek sahte bir sevgiyle halimi hatirimi sordu: Nasildim, iyiydim iyi, ay ben ne sevimli cocuktum oyle, kisin ne yapiyordum kulube soguk olmuyor muydu, bak bir seye ihtiyacim olursa cekinmeden soyleyecektim, bu gune bu gun o da benim bir ablam sayilirdi. Ama bunlari soylerken, ne elindeki torbayi koyacak ne de ortuk utancini gizleyecek yer bulamiyordu. Huzursuzdu. Lāfi dolandirdi durdu. Baklayi agzindan cikardiginda zavalli kucuk enigi kandirdigindan emindi: Acaba o torbayi onun icin gole atmam mumkun muydu? Mumkundu. Torbayi birakip gitti. Aman ha, kimseye bahsetmeyecektim torbadan. Aslinda oldugu gibi atacaktim torbayi ama oyle dedigi icin sinir oldum; sazliklarin oraya goturup actim: Torbanin icinde bir naylon torba, onun da icinde el ve ayak parmaklari perdeli, balik yavrulari kadar urkek ve guvercin yavrusu iriliginde tam kirk minik bebek vardi." Daha fazla dayanamazdim: "Peki, ne yaptin onlari?" "Suya biraktim. Tipki balik yavrulari gibi icgudusel bir korunma gayretiyle sazlarin sik ve golgeli kisimlarina kactilar; yuzerek." "Hatice nerden almis ki onlari?" "Aptal," dedi, Arif, "hālā anlamadin mi? Onun gollu bir sevgilisi var." Kulaklarima inanamadim. Kulaklarima kadar kizardim. Arif ise hizini alamamis devam ediyordu: "Boyledir, bazen karada dogan cocuklarin el ve ayaklari perdeli olur, onlar suda bogulmazlar, hatta suya birakilir bu tur cocuklar. Bazen de hem annesi hem babasi golde olan bir cocuk, soyunun cok eski ozelliklerini tasimakta inat ederek dunyaya gelir; onu da mecburen karaya birakir anne babasi. Tipki benim gibi. Karaya birakmak, bile denemez buna. Kendi goklerinin disina atarlar. Bizim golumuz onlarin gogudur cunku.". Ne diyebilirdim ki, canim kadar cok sevdigim arkadasim, annemin defalarca kulagima fisildadigi ama benim konduramadigim tanimlara hak kazandirircasina, nobete tutulmus gibi sayikliyordu. Bir serseri gibi agza alinmaz kufurler ederek, kafadan catlak biri gibi kelimeleri hercumerc ederek ve bir yetim gibi uzak ana-babasinin ardindan insanin yuregini isirgan kumesinin ortasina firlatan agitlar yakarak ve aglayarak ama galiba arada urkutucu bir sekilde gulerek, sayikliyordu. Isirganla dalanmis yuregim, o gulerken de aglarken de, agladi. Ama, simdi otuzlu yaslarimi yasiyorken ve olayin uzerinden neredeyse on bes yil gecmisken yalan soylemenin geregi yok; annemin yillardir soyleye soyleye kulak arkamda biriktirdigi ogutlere uymak isime geldi. Arif'i istasyonun catisinda kendi hezeyaniyla bas basa birakip kosar adim eve gittim. Bunun Arif'i son gorusum oldugunu bilemezdim, bilseydim bile orada duramazdim, anla beni ey okuyucu, ben de Kara Korsan degil, bacaklarini isirgan dalamis celimsiz bir cocuktum. Bir daha da onu gormeye kalkismadim, aylarca ne istasyona ne de pompaya ugradim. Sonraki senelerde, ilkgencligin catapat sevdalara vurgun gunleri ogretti bana. Sevdiginizden ayrildiginizda, terkeden kim olursa olsun ve ayrilik ani sulugoz hatira defterlerinden calinti harciālem cumlelerle agulansin ya da agulanmasin, aylarca sahte bir ilgisizlikle onu izlersiniz: Ne yapiyor, kiminle beraber, evlendi mi? Ben de sevgili arkadasimi aylarca uzaktan takip ettim. Ama islerin onun adina iyi gittigi soylenemezdi. Sanki kafayi usutmus gibiymis, durmadan sayikliyormus, annesinin ve babasinin yasadigini soyluyormus, bu tuhaf halleri yuzunden lokantadan da kovulmus. Daima icim kan aglayarak dinledim onun hakkinda anlatilanlari. Ama ona hic yaklasmadim, annemin sefkatli kollarina kactim okul sonralarinda. Sonra kis bastirdi. Anīden, bir kestanenin patlayisi gibi sebepsiz ve gurultuyle cikageldi kis. Kapilarimizi, pencerelerimizi zorladi. Ama ne gam! Cam kutuklerinin citirtisindan sallanan sobamizin ustunde kestanemiz, limonlu ihlamur cayimiz ve hesapta aksama patlatilacak cingoz misir vardi. Annem mutluluguma mutluluk katmak istercesine, ekmek dilimlerine acuka surup getirdi. Ilk dilimi alip isirdim, acukanin o hic bir seye benzemez kokusu genzimi gidikladi. Birden hatirladim, kapiyi acip disari kostum, annem de pesimden. Kar sinsice, ruzgārla tozuyarak yagiyordu. Buz tutmus yolda kostum kostum. Her arkami dondugumde annemi gordum. Istasyona az kalmisken yakaladi beni annem, nereye gittigimi anlamisti. Yumruklari sirtimda, kafamda patladi; durmadan bagiriyordu. Ama kurtuldum, tekrar kostum. Tren raylarini gectim delice, onun kaldigi kulubeye yoneldim. Arif! Arif! diye cagirdim, oyuna cagiran bir arkadas sesiyle. Ses vermedi. Kulubeye girdim. Bir sunger dosekten ve yorgan niyetine kara, kalin bir paltodan ibaret yatagi bostu. Iki guvercin, kucuk pencerenin onune tunemis, kanatlarinda biriken kari silkelemekten bile aciz, titriyorlardi. Arif yoktu. Annem yetisti ama artik sirtimi yumruklayacak kadar kararli degildi. Bir kac kez daha adini sesledim ciliz bir sesle. Yoktu. Ciktim, kiyi boyunca kostum, karda ayakizlerini aradim. Pompanin oraya baktim, umutsuzca. Yoktu iste, yoktu. Annem yine yetisti, koluma yapisti, benim zalim, ruhsuz, zavalli annem, "Ne ariyorsun, bir kosede olup gitmistir bu sogukta" dedi. "Hayir" diye haykirdim suratina "olmedi o; gole, anne-babasina gitti." Sacmalamami soyledi annem, eve bir gidelim bu sacmaliklari bir bir soracakmis bana. "Gidelim" dedim, "sen de bana bunu aciklayacaksin." Kendimi bildim bileli tum okul arkadaslarimdan utanmama sebep olan ama artik en azindan Arif'le kankardesligimizi belgeledigi icin gurur duydugum, sag elimin bas parmagi ile isaret parmagi arasindaki deriden perdeyi yuzune dogru tuta tuta. Arif'i bir daha goremedim. Kimse goremedi. Istasyonun catisindan gunlerce golu seyretmeme ragmen, sozunu ettigi serefeyi de goremedim. O gunden bu yana gole girmeye bir kez olsun cesaret edemedim. Cesaret ettigimde, baskalarinin gokyuzunu bulandirma hakkini kendimde bulamadim. golden, annemden ve acukadan hep uzak durdum. Yuregimse hālā, bir isirgan kumesinin tam ortasinda atmaya devam ediyor. Ben yasiyorum.
|
