Dönmek

  Turhan Bey'in Kehaneti - Yekta Kopan

 

Cem coktan donmus olmaliydi.

Isi soz konusu oldugunda oylesine ozenli davranir ki, bu gecikme beni meraklandiriyor. Dun aksam yola cikarken butun calisma programimizi yapmisti: "Ben koye gidip, adamdan ayrintilari ogreneyim. Sen de Lutfu amcanin anlattiklariyla burada duyduklarimizi karsilastirip, oykuyu yazmaya basla. Yarin sabah erkenden gelirim. Ucagin kalkis saatine kadar genel hatlari belirleriz. Sirkete gidince de son halini verip, aksama mali Tunc agabeyin masasina koyariz."

Ucagimizin kalkmasina bes saat var ve Cem'den hâlâ haber yok. Cep telefonu da cevap vermiyor. Elim kolum bagli bekliyorum.

Yaklasik dort yildir ayni yayin grubunda calisiyoruz. Ben gecen yila kadar gazetedeydim. O hep dergi grubunun altin cocugu oldu. Kucucuk bir olaydan bile, ilgi cekici bir haber yaratabilir. Gecen yil bir gun gazetede otururken, sik sik yaptigi gibi istihbarat toplamak icin yanima geldi. Uyusturucu ticaretiyle ilgili bir haberin pesindeydi. Iki gun beraber calistik. O haftanin dergisinde, yaziyi ikimizin imzasiyla yayinlatmisti. Benim gibi isimsiz bir gazeteci icin, tahmin edemeyeceginiz bir gururdu bu. Sirketin koridorlarinda deliler gibi kosup, dergi grubunun bulundugu kata tesekkur etmeye gittigimde, bana hayatimi degistiren o uc kelimeyi soyledi: "Artik beraber calisiyoruz." Derginin genel yayin yonetmeni Tunc beye, benim cok yetenekli, kalemi kuvvetli bir genc oldugumu, (Cem benden alti yas buyuktur.) dergi kadrosuna alinmam gerektigini soylemis. "Altin Cocugu" kirmak istemeyen Tunc bey, bizim sefle konusup, benim dergiye gecme isimi bir gunde halletmisti. O gunku sevincimi size anlatamam. Yillardir isimsiz bir gazeteci olarak kosturan ben, bir anda dergiler grubunun en acar ismiyle calisacak olan "Altin Cocugun Yardimcisi" konumuna gelmistim.

Kasabadan sehir merkezine gitmemiz en az bir saat surer. Yani uc saat icinde donmemis olursa ucagi kacirabiliriz. Bu dusunce aklima geldikce delirecek gibi oluyorum. Aylar oncesinden bu aksam icin program yapmistik. Cem, Esra, Sinem ve ben bu aksami birlikte, Esra'nin evinde gecirecektik. Acaba onlari arasam mi? Ama buna hic gerek yok. Cem, isi sozkonusu oldugunda oylesine ozenli davranir ki mutlaka zamaninda gelecektir.

Daha once Dogu'yu hic gormemistim. Bu kadar guzel olabilecegini tahmin etmezdim acikcasi. Disarida lapa lapa kar yagiyor ve buz gibi bir hava var. Ama kasabanin bu en guzel oteli sicacik. Su anda Cem'i dusunmeyi bir kenara birakmali ve kasetten Lutfu amcanin anlattiklarini dinleyip, desifre yapmaliyim. Aslinda gercek adi Lutfu degil. Kendisi bu ismi kullanmamizi istedi. Olaydaki kisilerin ve yerlerin adini ya saklayacagiz ya da degistirecegiz. Cunku bundan kirk yil once, bu kasabada yasanan olayin kimi kahramanlari hâlâ hayatta, kimilerinin soyadlari da zaman icinde meshur olmus cocuklarinda yasiyor. Bizim amacimiz birilerini gundeme getirmek ya da incitmek degil. Sadece ilginc bir olayin izini surmek. O yuzden Lutfu amca bize olaylari anlatmadan once, "kimlik aciklamama" sartini kostugunda, itirazsiz kabul ettik.

Her zaman yanimizda tasidigimiz kucuk su isiticisini fise takip su isitiyorum. Plastik bardakta kahve icmekten nefret etsem de, su anda baska secenegim yok. Kafami toparlamali ve Cem gelene kadar, oykunun genel hatlarini cikarmaliyim.

Hersey, unlu bir turkucunun Istanbul'daki bir huzurevinde verdigi konseri izlemeye giden muhabir arkadasin anlattiklariyla basladi. Konser sonrasinda huzurevi sakinlerine dusuncelerini sorup, iki satirlik bir haber yapmaya calisan arkadasimiz, Lutfu amcanin sozlerini duyunca sasip kalmis. Bu sevimli ihtiyar, arkadasimiza, bu konserlerin reklamdan baska bir sey olmadigini, gercekten halkla icice olmak isteyenlerin, tipki bir zamanlar kendilerinin yaptigi gibi turneye cikip, kasaba kasaba, koy koy dolasmalari gerektigini soylemis. Meger adam bir zamanlarin unlu komedyenlerinden biriymis. Arkadasimiz, bize bu adamin sert cikisini anlattiginda once hepimiz gulduk, unutulmus olmanin isyaniyla saldirgan davraniyordur diye dusunduk. Ama Cem, bu olayda "iyi haber" kokusu almisti. Ertesi sabah erkenden huzurevine gittigimizi soylememe gerek var mi?

"Sence eski bir komedyenin yillar once yasadiklari haber degeri tasir mi? Ne olmus olabilir ki? Bir cinayet mi, kacakcilik mi, umutsuz bir ask oykusu mu? Sanmiyorum. Bir ihtiyarin genclik anilari sence haber midir?"

Huzurevinin kapisindan girerken, Cem'e boyle demistim. O da, cebinden cikardigi kucuk bir kagit parcasina bir seyler karalarken, "Herseyden once eski bir sanatcinin huzurevinde olmasi haberdir. Ayrica ilginc seyler anlatacagina da eminim."demisti. Simdi, o gunden beri cuzdanimda tasidigim bu nota bakarken, yuzume bir gulumseme geliyor: "Insan, haberdir."

Lutfu Bey'le saatlerce konustuk. Bir kismi gercekten ilgi cekici, bir kismi da herkesin hayatinda rastlanabilecek turden hikâyelerdi anlattiklari. Ama asil ilginc hikâye (Cem'in, "Iste haber!" dedigi hikâye) kirk yil once bu kasabada yasanan bir olayda gizliydi.

***

Aslinda ailem hukuk okumami istemisti. Oysa benim aklimda sadece tiyatro vardi. Evden kacip, Istanbul'a geldim. Bir suru tiyatroya girip ciktim. Dekor tasidim, yer sildim, gece bekciligi yaptim. Ama tiyatrocu agabeylerime, ablalarima gore sahnenin ustunde yerim yoktu. Tasrali asagi, tasrali yukari, senelerce surundum. Bilen bilir, tiyatronun tozunu bir kere yuttun mu, bir daha o yoldan vazgecemezsin. Kazandigim uc bes kurus savrulup gidiyordu. Arada figurasyona ciktigim oluyordu ama o da bana yetmiyordu. Tam o gunlerde karsima Orhan cikti. Yillarca kader birligi yapacagim, can dostum Orhan. Allah rahmet eylesin dunya iyisi bir adamdi. O da benim gibi tasradan Istanbul'a dusmus. Onun hayali de turkucu olmakti. Bir gece saraba sigarayi meze yapip kafalari cekerken, anlattigim fikralara, yaptigim taklitlere bayildi. Iste yillarca butun Turkiye'yi gulduren komedi ikilisi "Yaramazlar" o gece dogdu. Ertesi gun Orhan tiyatroya gelip, o gece bir dugun salonunda sahneye cikacagimizi soyledi. Ne kiyafet var, ne de program. Kiyafetleri tiyatrodan odunc aldik. Aksama kadar da iki turku, iki fikra hazirlayip, sahneye ciktik. Cikis o cikis, bir daha da inemedik zaten. Neyse lafi fazla uzatmayayim, para tatli gelince, Orhan turkuculugu birakti, ben de tiyatroyu. Iki sene gitmedigimiz dugun salonu, pavyon kalmadi. Bu arada adimiz bayagi duyulur olmustu. Turhan Bey'in turne teklifi de bu sohretten sonra geldi. O yillarda soyle isimli bir assolistin altina, isi goturecek bir kadro yapilir, sonra da Anadolu karis karis dolasilirdi. Turhan Bey sunnet dugunlerinin, eglencelerin en gozde sihirbazi, ayni zamanda boyle turnelerin en unlu organizatoruydu. Aslinda bu organizasyonlardaki basarisini karisina borcluydu demeliyim. Cunku karisi zamaninin en iyi seslerinden Semahat Hanimdi. Klasik sarkilari onun gibi okuyan gelmemistir bu ulkeye. Kisacasi Turhan Bey, karisiyla bir aile sirketi kurmustu. O kis bizi de aile sirketine ortak ettiler ve dustuk Anadolu yolarina.

***

Cem girisi bu kadar uzun tuttugumu gorunce eminim bana kizacaktir. Ama o tatli ihtiyarin hikâyesini kesip bicmeye nedense gonlum razi olmuyor. Nasil olsa Cem buralari dergide olmasi gereken kisalikta tekrar yazacaktir. Geldiginde, ona tekrar is cikardigim icin kopurecek. Geldiginde?..

Ucagimizin kalkmasina dort saat kaldi.

Cem hâlâ donmedi.

***

Turne cok keyifli geciyordu. Biz turkucu cocuktan sonra sahneye cikiyor ve ortaligi gulmekten kirip geciriyorduk. Hele "Atesli Kaynana" diye bir parodimiz vardi ki, gorulmeye degerdi. Ben kaynana oluyordum, Orhan da damat. Sonra Orhan'in baglamasi esliginde basliyorduk dokturmeye: "Dirdirindan, virvirindan aman el aman / Yatak odasinda bile rahat vermez kaynanam..." Bizden sonra sahneye Turhan Bey geliyordu. Onun sihirbazlik ve medyumluk gosterilerinde asistanlik yapiyorduk. Sonra dansoz (ne guzel kizdi) ve son olarak da Semahat Hanim.

Bizim asil zorlu gorevimiz Turhan Bey'in medyumluk yaptigi gosterideydi. Burayi ayrintilariyla anlatmam lâzim, iyi dinleyin: Biz sahneden indikten sonra, kemanî ince ince bir seyler calmaya basliyor. Isiklar karariyor. Ben anons ediyorum: "Karsinizdaaaa, gecmisin sesiii, gelecegin habercisiii, dini butun bir bilge kisi. Insanlari bolecek, oyun kagitlarini yokedeceeeekk. Ama hepsinden onemlisi, size gelecegi soyleyeceeeekk. Isteeeeeeee, (burada muzik yukseliyor, ben de biraz bekliyorum) Turhannnn Beeeeyy!" Sirtinda pelerini, basinda parlak kumastan sarigi, ayni renk kumastan parlak salvari ve keci sakaliyla Turhan Bey sahnede gorununce bir alkis kopuyor. Once bir iki kagit numarasi yapiyor, asistanligini yapan kizi (tabii ki bu kiz o guzelim dansozdu) bazi geceler yokediyor, bazi geceler ortadan ikiye kesiyor. Seyirciyi iyice sasirttigini ve avucunun icine aldigini hissettigi anda sahnenin ortasina bagdas kurup, oturuyor. Iste o anda ben mikrofona gelip, en ciddi ses tonumla onemli bir duyuru yapiyorum: "Sayin seyirciler, degerli misafirler! Simdi Turhan Bey, size gelecekten haberler verecek. Bunun icin lutfen sessiz olun ve giriste aldiginiz biletlerin arkasina bu gunlerde caninizi sikan, icinizi karartan sorunlarinizi, gelecekle ilgili duslerinizi, umutlarinizi yazin. Sonra bu biletleri arkadasimin dolastirdigi kutuya atin. Biraz sonra olacaklara inanamayacaksiniz. Muzik sussun. (Muzik susuyor.) Yazmaya baslayin. (Coktan yazmaya baslamislar bile.) Su andan itibaren, sessizlik. (Cit yok.)" Dansoz kiz, Turhan Bey'in cevresinde erotik danslar yapiyor. Turhan Bey kendinden gecmiscesine, gozleri kapali oturuyor. Orhan elinde metal bir kutu seyircilerin arasinda dolasip, biletleri topluyor. Iste burada, Orhan'a buyuk is dusuyor. Elindeki kutu, zulali. Yani kutunun icinde, bir de seyircilerin goremeyecegi gizli bir bolme var. Daha safca ya da buyulenmis gorunen seyircilerin biletlerini caktirmadan o bolmeye ativeriyor. Sonra elinde dunyanin en buyuk hazinesini tasirmiscasina ozenle sahneye geliyor. Kutuyu sahnenin ortasinda oturan Turhan Bey'in basinin ustunde tutuyoruz. Orhan kutunun kapagini aciyor, ben bir kibrit cakip bagiriyorum: "Dertler, sikintilar... istekler, umutlar... Kul olup gideceksiniz... Turhan Bey'in emrine gireceksiniz..." Pat, kibrit kutunun icine. Adi kagida basilmis biletler aninda kul oluyor. Biz de kulleri Turhan Bey'in basindan asagi savuruyoruz. Millet alkislasin mi, sussun mu bilemiyor. Dansoz dikkatleri dagitan dansina devam ederken, biz aceleyle kulise daliyoruz ve zuladaki biletleri cikarip okuyoruz. Aralarindan en ilginc olanin ustune sira ve sandalye numarasini yazip, sihirli sopaya koyuyoruz. Haa, bu sihirli sopa ne diyeceksiniz? Sihirbazin sihirli sopasi, ucunda icine bir seylerin konulabilecegi seffaf bir bolme olan, siradan bir degnek aslinda. Bileti kucuk bir rulo yapip bu seffaf bolmenin icine koyuyoruz. Ben mikrofonun basina giderken, Orhan medyumun onune bir tas su koyup, sihirli sopasini veriyor. Gerisi Turhan Bey'in hikâyecilik yetenegi. Sopayi suyun icine sokunca, yazilar mercegin altindaymis gibi kocaman oluyor ve rahatca okunuyor. Sonra herkesi hayrete dusuren, olaganustu gosteri basliyor: "Dorduncu sirada altinci sandalyede oturan bey, gecen sene karisini kaybetmis. Yeniden evlenmek istiyor ama kasabanin namusuna laf gelmesini de istemiyor. (Buraya kadar safdil seyircinin yazdiklarini okuyor.) Ama bu sikintinin sonunda bir aydinlik goruyorum. Bir seneye kadar uzakta yasayan akrabalarindan bu konuyla ilgili hayirli bir haber alacak. (Eger havasindaysa kehaneti uzatiyor, susluyor. Ilk kisim dogru olunca, bu uydurma kehanete inanmamak elde degil tabii ki.) Kimi gece sopa bir kac kere kulise gidip geliyor ve birden cok seyircinin hayati gozler onune seriliyor.

Bazen "Yaa baba, adamlari bu kadar umutlandirmasan keske. Dediklerin cikmayinca yikiliyordur bicareler."diyorum. Sakalini sivazlayip, o yumusacik sesiyle cevap veriyor: "Falci olacaklari onceden gormez, kisiyi olacaklara yonlendirir. O yuzden merak etme, dediklerim cikacaktir. Ayrica bu anlattiklarimin uydurma oldugunu kim soyledi?"

***

Cem'in sihirli kalemi degdikten sonra, oykunun bambaska bir kisilige burunecegini biliyorum. Onunla aramizdaki en onemli fark bu belki de. Ben bir turlu oykunun buyusunden kendimi kurtaramiyorum, en kucuk ayrintiyi bile atamiyorum. Ama o, en vurucu yerleri bir define avcisi titizligiyle bulup cikardiktan sonra, kalan satirlari hic dusunmeden cope yollayabiliyor. Isindeki bu katiligini, titizligini biraz da ozel hayatina tasiyabilse keske. Esra'yla uzun suredir beraberler, birbirlerini cok sevdiklerini biliyorum. Ama en mutlu anlarinda bile iliskileri bir duvara toslayabiliyor. Neler dusunuyorum? Sanki Sinem ve ben farkliyiz. Bu aksam evde ve kizlarin yaninda olmak istiyorum. Az once resepsiyondaki oglan koy yolunun kardan kapanmis olabilecegini ama ogleye kalmadan acilacagini soyledi. Muhtarligin telefonu da cevap vermiyormus. Peki ya zamaninda gelemezse?

***

O kasabadaki gosterimizin digerlerinden farki yoktu. Orhan'la ben o gece firtina gibiydik. "Koyden indik biz sehire / Sasiriverdik birden bire / Salvar nere kisa etek nere / Sen ola Hasso sen ola..." Turhan Bey'in gosterisinde de her sey yolunda gidiyordu. Her zamanki gibi kuliste biletlerin arkasini okuyup, bana gore en ise yarar olanini sectim: "Iki gun once bir kese altinim calindi. Medyum efendi altinlarin nerede oldugunu bilse de soylese." Bileti hemen rulo yapip, sihirli sopanin icine koyduk. Sonra bir kenara cekilip sahneyi Turhan Bey'e biraktik. Once sihirli sopasini, onundeki suya soktu. Soyle bir cevirdikten sonra (o arada bilette yazanlari okuyordu) yumusacik ses tonuyla konusmaya basladi: "Ikinci siranin basinda oturan beyin buyuk sikintisi var. Yillarca calismis ama hic parasi yok. Durun, durun, parasi var ama su anda elinde degil. Bir kese altin goruyorum. Hanesinin bir kosesinde, bir kese altini var. Olamaz, o da ne? Bir hirsiz altinlari alip goturuyor. Hem de altinlar hâlâ sicak, ben diyeyim bir, siz deyin iki gun once calinmis." Buraya kadari zaten bilette yaziyordu. Bundan sonrasi Turhan Bey'in yetenegine bakiyordu. Biz de her gece oldugu gibi, bakalim bu gece neler uyduracak diye bekliyorduk. Iste o anda Turhan Bey beklenmedik bir sey yapti: "Hirsiz burada, bu salonda. Hirsiz sizlerin arasinda. Goruyorum, kim oldugunu goruyorum." Hepimiz sasirmistik. Seyirciler once sasirmis, sonra soylenmeye, en sonunda da bagirmaya baslamislardi. "Soyle kim oldugunu, bizim aramizda hirsiz olamaz, madem biliyorsun ne diye susuyorsun, kim ulan hirsiz?.." Biletin sahibi olan adam ayaga firlamis, vahsi bir hayvan gibi bagiriyordu: "Kim caldi altinlarimi ulan?" Salondakiler birbirlerine girmek uzereyken Turhan Bey bir anda gurledi: "Durun! Oturun! Hirsizin bu kasabadan biri oldugunu goruyorum ama kim oldugunu secemiyorum. Bana dusunmem icin bir gun sure verin. Yarin aksam kim oldugunu aciklayacagim. Baska bir sey soylememi beklemeyin." Sonra sakin bir sekilde oturdugu yerden kalkip, kulise girdi. Dansozun kivrak danslari ve Semahat Hanim'in o buyuleyici sesi salondakileri sakinlestirmeye yetmedi. Herkes yanindakiyle konusuyor, homurdaniyordu. Namuslu kasabalarinda bir komsusunun altinlarini calacak kadar serefsizlik yapan bu hirsiz kimdi?

***

Lutfu amcanin oykusunu tumuyle dinledikten sonra, bu olayin ne kadar ilginc olsa da haber degeri tasimadigini iddia etmistim. Bir film senaryosu ya da bir oyku konusu olabilirdi ama dergiye haber olacak bir olay degildi. Cem, inatci davranmis ve kasabadakilerle konusmadan, konunun pesini birakmayalim demisti. Bu sogukta, hem de boyle bir zamanda burada olma nedenimiz bu iste. Lutfu amcadan ogrendigimiz isimlerin cogu olmustu. Parasi calinan adam, gosterinin yapildigi salonun sahibi, kaldiklari otelin isletmecisi yillar once bu dunyadan ayrilmislardi. Ama Cem yine de yilmadi ve olayin en onemli kahramaninin kasabanin disindaki bir koyde yasadigini ogrendi.

Bana kalsa, onunla konusmamiza gerek yoktu. Ama Cem, bir haberi eline aldi mi, en ince ayrintisina kadar ogrenmeye calisir. Sigara ustune sigara, kahve ustune kahve icip, Istanbul'a donemeyecek olmanin korkusunu yasarken, Cem'in sozlerini hatirliyorum: "Hirsizla konusmadan bu is bitmis sayilmaz."

***

O gece kaldigimiz otele zor ulastik. Butun kasaba halki salonun disinda bizi bekliyordu. Arka kapidan kacmaya calistik ama nafile. Cevremiz kusatilmisti. Herkes Turhan Bey'e saldiriyor, hirsizin kim oldugunu soylemesini istiyordu. Salonun az ilerisindeki otele kendimizi nasil attigimizi anlatamam. Once hepimiz Turhan Bey'le Semahat Hanim'in kaldigi odada toplandik. "Baba, ne yaptin? Hirsizi aciklayamayacaksin, bunlar da bizi linc edecekler. Niye her zamanki gibi, altinlar uc vakte kadar bulunacak gibi bir yalan atip, tadinda birakmadin?" deyiverdi Orhan. Hepimiz Turhan Bey'e, bizi bir atese attigi icin kizgin kizgin bakiyorduk. Ertesi gece hirsizin kim oldugunu aciklayamadigi anda yasayacaklarimizi dusunmek bile istemiyorduk. Karisi da gergindi. Dansoz kiz kendini daha fazla tutamayip aglamaya baslayinca, Turhan Bey sessizligini bozup, hepimize sakin olmamizi soyledi: "Burasi kucuk bir kasaba. Disaridan biri gelip, adamin altinlarini calmis olamaz. Hirsiz, mutlaka adamin evinde altin oldugunu biliyordu. Yani, hirsiz icinizden biri derken yalan soylemiyordum. Ise bir de iyi yanindan bakin. Bir onceki kasabada neredeyse bos salona calistik. Bu gece isler iyiydi ama yarin geceki gosteriye musteri bulup bulamayacagimiz supheliydi. Bakin, yarin gece salon tiklim tiklim dolu olacak. Siz alacaginiz yevmiyeleri dusunun. Haa, bir sey daha soyleyecegim. Arada bir benim medyumluk yeteneklerime de guvenin."

Uzun sure uyuyamadim. Orhan'la ayni odada kaliyorduk. Onun da yataginda donup durdugunu hissedebiliyordum. Surekli kendi kendime ayni seyi soruyordum: "Ya, Turhan Bey yarin gece hirsizin kim oldugunu aciklayamazsa?..."

Bir ara Orhan'in bir seyler dedigini duyar gibi oldum. Dalmisim...

***

Cep telefonu hâlâ cevap vermiyor. Kizlari aramayi denedim, onlara da ulasamiyorum. Ucagimizin kalkmasina iki saat kaldi. Resepsiyondaki cocuk, ekiplerin kapanan yolu acmak uzere olduklarini soyledi ama artik ona da inanamiyorum. Boylesi bir gunde, evimden, sevgilimden, alismis oldugum herseyden uzakta, bir otel odasinda olmak sinirlerimi bozuyor. Cem, yazilarimda "ileriye donuk" sozunu kullandigimda hemen uyarir: "Ileriye donuk olmamali, ileriye yonelik olmali. 'Ileriye yonelik' ve 'geriye donuk' arasinda ciddi bir fark var bence. Ilerisi onumuzde oldugu icin, oraya donmeyiz, yoneliriz. Donulecek yer, geridedir. Daha onceden yasanan, bildigin, tanidigin bir yere donebilirsin ancak."

Simdi ben de daha once yasadigim, bildigim, tanidigim yere gitmek, geriye donmek istiyorum.

***

Ertesi gun odalarimizdan hic cikmadik. Iki katli kucuk otel, belki de o gune kadar gormedigi sayida ziyaretci agirlamisti gun boyunca. Herkes Turhan Bey'le gorusmek istiyordu. Bir ara Orhan ve ben de gidip goruselim dedik ama sonra vazgectik. Yoktan yere basimiza is actigini dusunuyorduk.

Sahne tozunu yuttugum gunden bu yana, bir cok yerde, gazinoda, halk konserinde programa ciktim. Ama o guzel kasabanin, o kucuk salonundaki "hirsizin aciklanacagi gece gosterisi" gibi bir gosteriyi bir daha yasamadim. Hani igne atsaniz yere dusmez derler ya, iste oyle bir kalabalik vardi. Her zaman oldugu gibi turkucuyle baslayan program, halkin "Medyumu isteriz...sihirbaz gesin...Turhan Bey gelsin de hirsizi aciklasin..." bagirislari yuzunden, normal seyrinden cikivermisti bir anda. Orhan'la ben sahneye ciktigimizda bu azgin kalabaligi hic bir fikranin, taklidin, parodinin yatistirmayacagini anlamistim. Zaten salonun dort bir kosesindeki jandarmalarla, on sirada oturan jandarma komutanini gorunce kanim cekilmisti. Komutanin yaninda oturan takim elbiseli adamlar da kaymakam, belediye baskani filan olmaliydi. Durumun kotuye gittigini gorunce hemen mikrofona sarilip, butun salonun bekledigi anonsu yaptim: "Karsinizdaaaa, gecmisin sesiii, gelecegin habercisiii Turhannnn Beeeeyy!" O korkutucu gurultu bicakla kesilmiscesine durmus, salon bir anda sessizlige burunmustu. Turhan Bey sahneye sihirli sopasi ve su tasiyla geldi. Insanin sinirlerini bozacak kadar yavas hareket ediyordu. Bagdas kurup sahnenin ortasina oturdu, sopasini su tasina sokup, soyle bir karistirdi: "Dostlar, biliyorum hepiniz kasabanizin namusuna kara calan hirsizin adini ogrenmek istiyorsunuz. (Sozlerinin arasinda uzun esler veriyor.) Biliyorum, hepiniz benim yalan soyledigimi, hirsizin bu kasabadan olmadigini duymak istiyorsunuz. (Bir iki onaylama miriltisi.) Ama ben bu gece daha da ileri gidecegim ve sadece hirsizi degil, altinlarin nerede oldugunu da aciklayacagim. (Basta kulistekiler olmak uzere herkesten saskinlik nidalari.) Bunun icin, simdi derin bir sessizlik istiyorum. (Sessizlik.)

***

Bir ara cep telefonu caldi ama cevap vermedi. Ucagin kalkmasina bir saatten biraz fazla zamanimiz var. Karayoluyla kac saatte ulasabilecegimizin hesabini yapmak istemiyorum. Bu gece evde olamadiktan sonra ne anlami var ki?

***

"Bu sanli kasaba, oylesine nezih insanlardan kurulu ki, acikcasi aranizdan birinin hirsiz olabilecegini dusunmeniz beni sasirtti. Biliyorum bana kizdiniz ama ben de gorduklerimi soylemek zorundayim. (Uzattikca uzatiyor, sanki bundan zevk aliyor.) Simdi hem hirsizi hem de altinlarin yerini acikliyorum. (Butun salon nefesini tutmus durumda.) O gun Halil bey evden cikarken pencereyi acik unutmustu. (Herkes bir onaylama isareti gorme umuduyla altinlari calinan Halil beye donuyor. Adam sanki soylenenleri duymuyor, dilini yutmus gibi sahneyi seyrediyor.) Pencerenin acik oldugunu goren bir kasabali, iceri daldi ve simli kumastan yapilmis kesenin cekiciligine dayanamayip, caliverdi. (Halil bey bir anda ayaga firlayip "Dogru soyluyor, kesemin simli kumastan oldugunu biliyor" diye bagiriyor. Orhan'la ben saskin saskin birbirimize bakiyoruz.) Sonra da caldigi keseyi yukseklerde bir yere sakladi. Ama bu hirsiz sandiginiz gibi sizlerden bir degil dostlar. Bu hirsiz, kasabayi meskne tuttugu icin beni de yaniltan ve 'Hirsiz kasabalidir.'dememe yol acan bir karga. Evet, hirsiz bir karga. (Saskinlik nidalari.) Bilirsiniz, kargalar parlak seyler calmaya pek meraklidir. Iste o gun acik pencereden iceri girip, parlak keseyi goren bu hain karga, Halil beyin altinlarini calip, sonra da saklamis. Simdi, kaldigimiz otelin catisina cikacak olursaniz, orada bir yerlerde altin kesesini bulacaksiniz."

Bu lafi duyan kasabali bir anda kapiya dogru yoneldi. Ama jandarma komutaninin isaretiyle kapilari tutan askerlerin tehditkâr bakislari herkesin yerine oturmasina neden oldu.

"Boyle medyumluk sacmaliklarina inanmam. Bu gece de buraya bir duzenbazlik olup olmadigini gormeye geldim. Simdi bu salondan kimse bir yere kipirdamayacak. Basta da sen medyum efendi. Halil bey, ben, Ahmet bey ve Kâmil efendi otele gidip, dediklerini kontrol edecegiz. Cavus, gozunu dort ac, kimse bir yere kipirdamasin."

"Basustune komutanim."

Jandarma komutaniyla yanindakilerin donmesine kadar gecen surede neredeyse bir paket sigara ictim. Kulisten Turhan Bey'e bakiyorduk. Sanki hic bir sey olmamis gibi sahnenin ortasinda oturuyordu. Kasabalilar, askerlerin butun uyarilarina ragmen susmuyorlardi.

Sonunda beklenen ekip geldi. Halil beyin yuzunde guller aciyordu. Jandarma komutani herkesi yerine oturttuktan sonra, Turhan Bey'i gostererek gurledi:

"Sevgili dostlar, demin de dedigim gibi ben boyle sacmaliklara inanmam. Sizler de aklin ve bilimin yolundan ayrilmayin. Ama soyledikleri dogru ciktigi icin bu adamin bir duzenbaz olmadigini kabul etmek zorundayim. Kasabamiz adina hepinizin onunde tesekkur ederim. Halil beyin altin dolu kesesi, eksiksiz bir sekilde, otelin daminda bulunmustur. Bu durumda bu hirsizlik davasi da kapanmistir."

Isliklar, alkislar, bagirislar...

Turhan Bey'in yanimizdan gecip kulise giderken soyledikleri hâlâ kulagimdadir:

"Gun nasil geceye donerse, gece de gune doner. Ne demistim? Arada bir benim medyumluk yeteneklerime de guvenin."

***

Lutfu amcanin anlattiklarinin her kelimesini yaziyorum. Kafamda sacma sapan dusunceler var. Bu konunun bir haber olamayacagi konusundaki inadim devam ediyor. Cem belki de gunlerce donmez. O zaman bu konudan bir roman yazabilirim. Ya da uzunca bir oyku. Aslinda en iyisi senaryo yazmak. Televizyon dizisi haline getirilebilir. Basrollerde de...

***

Kasabali bizi gunlerce birakmadi. Otel dolup tasiyor, herkes Turhan Bey'den bir sikintisini gidermesini istiyordu. Issiz gencler, astimi olan dedeler, cocugu olmayan kadinlar, tarlasi istedigince urun vermeyen ciftciler, bazen nakit para bazen de mal karsiliginda geleceklerini ogrenmek istiyorlardi. Turhan Bey paralari geri ceviriyor, yiyecekleri, elislerini, kumaslari kabul ediyordu. Paralari geri cevirip mallari aldigini duyan kasabali ertesi gun oteli halilar, hasirdan sepetler ve inanmayacaksiniz ama koyun ve mandalarla doldurdu. Turhan Bey herkesin sorunu dinliyor, sonra da suya sabuna dokunmayan bir cevapla yolluyordu. Ayrica her aksam gosteri de yapiyorduk. Besinci gunun sonunda halk gosteriyi oylesine ezberlemisti ki, Orhan'la ben sahneye cikinca, salon hep bir agizdan bagira bagira soylemeye basliyordu: "Dirdirindan, virvirindan aman el aman / Yatak odasinda bile rahat vermez kaynanam..."

Aradan gecen gunlerde biz de kasabali gibi olmustuk. Gun boyunca Orhan, ben ve turkucu cocuk otelin karsisindaki kahvede kagit oynuyorduk. Semahat Hanim, kasabanin onde gelenlerinin karilarinin gunlerine gitmeye baslamisti. Hatta kasabanin yakisikli genclerinden biri o guzelim dansoze mesire yerinde cay icmeye gitmeyi bile teklif etmisti.

Geri donme vakti geldiginde bizler de kasabalilar kadar uzgunduk. Hediyeler verildi, adresler alindi. Herkes birbirine sarildi, hatta aglayanlar oldu.

Arkamizdan su doktuler; su gibi gidip, su gibi donelim diye.

Ama aramizdan o kasabaya donen olmadi.

***

Su anda ucak havalaniyor olmali.

Lutfu amcanin son sozlerini de yazdiktan sonra, otelin restaurantina inecegim ve kor kutuk sarhos olana kadar icecegim.

Cunku artik bu gece evimize donmemiz mumkun degil.

***

Hirsiz karga olayinin sirrini gunler sonra ogrendik.

Aslinda kendimizi Turhan Bey'in medyumluguna inandirmistik. Ama bir gun hepimizi cevresine topladi ve gercegi anlatti:

"Yillarca sihirli sopa numarasi sayesinde para kazandim, evimi gecindirdim. Ama bazi geceler sahnenin ortasinda otururken, kendi kendime 'Yahu ben ne yapiyorum?' diye sorardim. Hatirlar misin Lutfu, bana insanlari bu kadar umutlandirmamami soylemistin bir kac kere. Ben uzulmuyor muyum saniyordun? Ama ne yapalim, ekmek parasi. Iste o gece, biletin ustundeki hirsizlik olayini okuyunca, her zaman soylediklerimden 'daha fazlasini' soylemek istedim. Nedense, hirsizin kasabanin disindan biri olamayacagina inandim. Gerisini biliyorsunuz. Bilmediginiz o gece yasananlar. Gece bir ara resepsiyondaki cocuk Ali, telefonum oldugunu, asagi inmem gerektigini soyledi. Odadan ciktigimi Semahat bile farketmemistir herhalde. Asagi indigimde telefonun bahane oldugunu anladim. Ali'yle resepsiyonun arkasindaki odada oturduk. Zaten odaya girer girmez durumu anlamistim. Hirsiz, oydu. Hungur hungur aglayarak, bir cahillik yaptigini, ertesi gece adini kasabaliya verirsem, daha tutklanmadan linc edilecegini, kendisine yardimci olmami soyledi. Ben de ona hic bir sey olmamis gibi davranmasini ve bir ara caktirmadan catiya cikip, keseyi orada bir yere koymasini soyledim. Iste hepsi bu. Aslinda yine de icim rahat degil. Insanlarin umutlarini somurdum belki de. Ama bir o kadar da umut dagittim. Ayrica ne yapalim, ekmek parasi..."

Iste boyle cocuklar. Bu olayin butun kahramanlari bir bir goctu, gitti. Benim de fazla omrum kalmadi. Ali genc bir cocuktu, belki o hâlâ yasiyordur. Bir de o guzelim dansoz. Acaba, gencligindeki kadar guzel midir?

***

Aksamustu olmasina ragmen hava karardi. Gurul gurul yanan bir sobanin yaninda kafayi cekiyorum. Ne Cem'e ulasabildim, ne de kizlara... Sanki ulassam ne diyecegim ki. "Kusura bakmayin kizlar, haber olamayacagina inandigim bir oykunun kahramanini gormeye giden Cem donmedigi icin, bu yilbasinda sizi yalniz birakiyoruz."

Insanlar yeni bir binyila sevdiklerinin yaninda ve olmalari gereken yerde girerken, ben, ne zaman donecegini bilmedigim kahramanimin serefine kadeh kaldiriyorum ve evini arayan bir yavru kedi saskinligiyla fisildiyorum:

"Hosgeldin yeni yuzyil..."

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1