Diži

  Zulmet - Balku

 

Hic bir sey hatirlamiyordu. Hic bir sey goremiyordu. Elle tutulurcasina somut bir karanligin icinde tas atilmis su birikintisi gibi dalgalanan rutubet kokusundan baska bir sey yoktu. Diz cokup elleriyle zemini yokladi; dumduz, toprak bir yuzey. Zemini incelerken basini sertce bir yere carpinca her yer gibi burada da duvarlar olmasi gerektigini dusundu.Ayaga kalkarak elleriyle dokundu.Duvarlar degil, tek bir duvar vardi: yekpare, kosesiz, saatlerce dokunmasina ragmen tukenmeyen tastan bir duvar.

Ne kadar zamandir orada oldugunu da bilmiyordu. Sanki en basindan beri oradaydi. Zemindeki topraktan yaratilmis ve sonsuz tas duvar yuzunden hapsolmustu. Bazen, ruyada kendini yuksekce bir yerden duserken goruyordu. Bu ruyadan kafasini bir yere carpmanin acisiyla uyandigi da oluyordu. Boyle zamanlarda zifiri karanlikta uyku ile uyaniklik arasinda bir fark olamayacagini dusunerek kendi kendine gulumsuyordu, gulumsedigini sadece yuzunun gerilmesiyle farkederek.

Bir ara icinde bulundugu yerin buyuklugunu olcebilecegini dusundu. Sirtini duvara vererek duvara bir daha rastlayincaya kadar adimladi: On iki adim. Sirtini duvardan ayirmadan sola dogru biraz ilerledi ve tekrar adimladi: On iki adim. Kule benzeri bir yerde oldugunu dusunmeye baslamisken, birdenbire, sebepsizce, aksam oldugunu hissetti, karanligi hatirladi: Sanki yuzyillardir onunlaydi. En once o vardi, belki kendisinin zemindeki topraktan yaratilmasindan bile once. Hikayenin ilk harfiydi o. Onunla baslamak demli caya atilmis seker gibi icin icin erimekti , sonsuzlukta. Onu hatirladi, onda varoldu.

Kindardi karanlik; onu yoksaydigini hissettigi anda ayagina takilan bir tasla ancak carpinca farkettigi horasani tas duvarla hatirlatirdi kendini. Teslim olmasindan hazetmez, ona sonsuz itaati kabullendigi, renk diye bir seyin olmadigina kendini inandirdigi anda, gozlerinin onunde havai fisekler patlatir, karanligin ozel gosterisinden baska yerde gorulemeyecek renkler goz kapaklarinin ic yuzeyinde raksederdi. Renkleri hatirlayinca dunyayi da hatirlardi; hatirlar ve mutsuz olurdu. Bazen o alli morlu piriltilarin icinde, renklerin delimsirek dansinda bir seyler gordugunu zannederdi, hatta gercekten gorurdu sanki: Baska hayatlara dair donmus goruntuler, kendi hayatinin aci verecek kadar canli goruntuleri, fotograflar, an'lar...

Ve lutufkardi karanlik; icinden bir sepet sarkitiyor,sepetin icinden yiyecek, kagit, divit ve murekkep cikiyordu. Ne zaman karanligi unutmaya kalksa o sepet karanligin icinde bir yerde kafasina carpiyordu. Caninin acimasina aldirmaksizin sepetten yere dokulenleri ariyordu el yordamiyla. Zeminle daimi kankardes oluyordu o vakit, zeminden bir sey oluyordu. Surada binyillik topraga bulanmis bir elma ve otede hisirtisi parmak uclarina sirayet eden bir top kagit. Diviti de bulur , karanliga katki olsun diye kirilip zemine yayilmis murekkep sisesinin birikintilerine banarak yazardi uykuyla uyaniklik arasi saatlerde duvarin disindan duyduguna inandigi sesleri, canhiras feryatlari, nal sakirtilarini ve bebek aglamalarini. Nereden hatirladigini hatirlayamadigi tuhaf sozleri ve karanligin yuregini yazardi: Herkesin gozlerini simsiki yumup icindeki karanliga baktiginda gorebilecegi daha karanlik, kucucuk noktayi, zulmeti, kuyuyu, sonsuz dibi. Durmaksizin yazardi. El ve dus yordamiyla. Basinin ustunde ondordunde bir ay oldugunu ve disarda, eger oyle bir yer varsa, kucuk bir derenin halince cagladigini dusleyerek, karanligin yuregindeki kara noktadan korktugunu kendinden ve ondan gizlemeye calisarak yaziyordu.

Giderek karanliga karisti, karanliga donustu. Onunla dertlesti; acilarini ve onulmaz acligini anlatti. Ona sevgilim, dostum, kardesim dedi. Onunla birlikte duvardaki cikintilari bilmem hangi uygarligin kabartma yazisi niyetine okudu, okuduklarindan hikayeler, siirler derledi; derlediklerini karanliga, o ebedi dostuna adadi. Ve sonra hikaye bitince, siir tukenince zulmetin onu kusatmasini, sarmasini, kucaklamasini diledi. Onda erimek, o olmak istedi. Sonsuz gecenin bir vaktinde sefkatli ve sehvetli karanlik onun kendisine yonelmis erkekligini icine cekiverince, somurunca, tuketince, bir an, tohumlarini karanligin rahmine bosalttigi an, karanlikla gercekten butunlestigini, sanki o oldugunu dusledi. Ama karanligi gordugu dusunden hic bir sey goremedigi bir karanliga uyaninca cogalmanin bereketinden tarifsizce urktu.

Ihtimaldir ki, yazip karanliga hediye ettigi kitaplardan birini bir gun toza topraga bulanmis olarak yerde buldu; kitabi acip sagdan sola dogru uzayan satirlari yeniden animsadigi bir ozenle adeta oksadi, parmakuclariyla sevdi harflerin efsunkar kivrimlarini. Zamana ve rutubete yenik dusmus sayfalara ruhundan bir parca katti, onardi onlari ve isaret parmaginin isaret ettigi yerden basladi okumaya. Kirik dokuk, baslangici ve sonu sebepsiz hikayeler.. Ve hikayelerden birinde boy gosteren aci bir itiraf: Yuzumu bir kazida buldum. Kendimden bile eski. Bir putatapar gibi sevdim kendimi. Oysa insan kendine bile guvenemez ki!..

Birdenbire kitaptaki hikayelerden sikildigini hissetti. Baskalarinin hikayelerine dokunmak degil; kendi hikayesini uydurmak istedigini anladi. Ama orada, zulmetin yureginde, insanin bir hikayesi olmasi mumkun muydu? Insansiz, isiksiz, isiksiz? Keske gorebilseydi, ah bir gorebilseydi, belki yarenlik edecek iki ne idugu belirsiz bocek bulabilirdi zeminde. O boceklerin her birini bir eline alir, duvardaki catlaklardan birinin ustune oturturdu. O catlak tastamam bir agiz; bocekler tastamam bir cift zeytin karasi goz olurdu. Kimsenin umursamadigi hikayesini anlatirdi o vakit: Hayatimi yazsam roman olur agbi, derdi, ruyalarimi anlatsam destan. Bir keresinde tas dinginligiyle uyurken yuzumde bir cift bocegin igrenc, kucuk adimlarini hissetmis ve uyanmistim, bundan bir destan cikmaz mi? Cikar, derdi, kendi kendine ve alelacele kendi yazsan roman olacak hayatini anlatirdi duvardaki yuze. Bir sure sonra duvardaki adamin surat astigini gorunce sinirlenir, bocekleri alip uclari yukari dogru kivrik baska bir catlagin ustune yerlestirirdi. Durmaksizin, tekrar anlatirdi, ta ki boceklerin saga sola kacistigini, duvardaki adamin yuzunun akip gittigini, sadece agizdan ibaret bir yuzun sacmaligini farkedinceye kadar. Iste o zaman cabasinin boslugundan dehsete duser, kendi kendine konusmanin daha anlamli oldugunu dusunurdu.

Artik bunaldigi; zulmetin yuregindeki kara noktaya, sonsuz dibe dogru kosup onda erimeyi arzuladigi bir anda yeni bir sepet ve bir top kagit iniyordu karanligin icinden. Elleri; kanun, kural, kement kabul etmez elleri nerede biraktiysa oradan basliyordu yazmaya. Herseyi ve en cok da yuzunu yaziyordu: Hic bir aynaya yansimamis, hic bir su yuzeyinde kilcal bir ikincil olamamis, hic hatirlayamadigi zulmete tutsak yuzunu.Tam da o anda anliyordu: Yuzu olamazdi yazi, gozleri olamazdi. Bakir tenli bir bakirenin boynundan sirayet eden huzur ve koku olamazdi. Yazmak uydurmakti, uydurmak kendini kandirmak. Kendisi olamazdi yazi, o olamazdi. Isik olamazdi ,fer olamazdi; gozleri degildi yazi. Olsa olsa benzeri olurdu; zulmetin ve yalnizligin yarattigi benzeri. Catlak agizli, zeytin karasi gozlu ve en az kendisi kadar cok sayiklayan yazi.

Tipki duvardaki benzerine anlattigi hikayelerden birinde oldugu gibi cildirdi ve basini duvardaki benzerine vurdu saatler boyunca. Gozleri zeytin karasina donunceye, kayip bilinci kendini daha seffaf ve daha gorunur bir alemde yeniden buluncaya kadar, daima...

Tum bunlarin bir ruyadan ibaret oldugunu biliyordu ama uyanip ruyasini hatirlayacagi yerin karanligin yuregindeki daha kara bir nokta olmasindan korktugu icin uyanmadi. Yeni bir alem, yeni bir ruya arayisi ve ozlemiyle basini duvardaki benzerine vurmaya devam etti. Gozleri zeytin karasina donunceye ve zavalli bilinci kendini daha seffaf ve daha gorunur bir alemde yeniden buluncaya kadar. Hep.

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1