
Büyümek
| Besinci
Yabanci - Elif Safak
Nesin sen, hakikat olsan
da cekil! Cile Ruzgar kuru kuru estiginde, topu topu uc kavramla anlatilabilir buyumek: gozbebegi, elma sekeri ve sehir. Gozbebegi, isminden midir bilinmez, bir turlu kucuklugunden vazgecememis ama buyumeye de heves ettigi asikar, kivrak mi kivrak bir cemberdir; geride ne biraktigini gormekten aciz. Kivraktir cunku degiskendir alabildigine. Ait oldugu vucuda gore sekil degistirir; insanda yuvarlak, hayvanlarin cogunda ise dikine elips biciminde. Sekli ne olursa olsun, buyumeye de musaittir, kuculmeye de. Sebatkar oldugu soylenemez. Nasil gorundugu, oncelikle mekana, sonra da zamana gore farklilik gosterir. Mekanin sifatlari aydinlik ve yakinlik ise gozbebegi kuculur. Keza, zaman, gunduzun degil de gecenin zamani ise, durduk yerde aska gelen gozbebegi buyumeye baslar. Hava karardikca biraz daha buyur, golgeler kaybolunca daha da buyur, nihayet ayin yuzu soldugunda kocaman bir agizdir artik; istahi parmak isirtan. Velhasil, gozbebegi denilen kararsizligiyla nam salmis cember, isik varsa kuculur; isik yoksa buyur. Isik dedigin ele avuca gelmez gerci, ama her halukarda, uzaklardan bir yerlerden geliyor olmalidir ki, gozbebegi ne zaman uzaktaki bir cisme baksa buyur, ne zaman yakina yonelse kuculur. Hasil-i kelam, "mum dibine isik vermez" diyenlerin yalancisidir gozbebekleri. Belli ki yakin olan aydinliktir, aydinliktadir. Uzagin durumu ise daha karmasik, daha belirsiz. Onun payina karanlik duser; zaten karanligi da kimse yakininda gormek istemez. Tanrinin ihmal, doganin haksizlik, koylusunu bekleyen topraginsa zulm ettigi ilk katil Kabil'in ellerinde bicimlenen sehir, tekin bir yer degildir. Elma sekeri'ne gelince, o yanlis kapidir; kirkinci oda. *** Primo Turk Cocugu isimli hikayesinde Omer Seyfettin, her milli kimligin "oteki" ile arasindaki mesafeyi muhafaza etmesi gerektigini anlatmak icin farkli kus turlerinden ornekler verir. Yazarin amaci, milli edebiyat okurlarina, doganin kendilerine bahsetmis oldugu bir icguduyle hareket eden sercelerin asla baska kus turlerinin arasina karismaya kalkismadiklarini gostermektir. Buradan cikartilacak ders bellidir: kargalar kargalarla, guvercinler guvercinlerle, serceler de sercelerle dusup kalkmalidir. Aksi takdirde, sadece "biz" ve "onlar" arasindaki ayirimin surekliligi kesintiye ugramakla kalmayacak; bir de, milli aidiyetler arasindaki sinirlarin bulaniklasmasiyla birlikte, ulus-devletin insasi icin elzem olan "yekpare biz" sarsintiya ugrayacaktir. Bu sebepten oturu, Turklerin genellikle sercelerle, azinliklarin da kargalar ya da guvercinlerle ozdeslestigi Omer Seyfettin kulliyatinda asil dusman, karga oldugunun bilincinde oldugu icin kendini sercelerden uzak tutanlar degil; serce oldugu halde, kendine bir "kus" ust kimligi arayanlardir. Daha somut bir ifadeyle, Ermeni milliyetcisi bir Ermeni ya da Rum milliyetcisi bir Rum, milli turler arasindaki ayirimlara riayet ettikleri ve "kendilerince mukaddes" bir ulkuleri oldugu icin yazarin gozunde belli bir sayginliga sahiplerdir. Oysa, Turkluk suurundan yoksun oldugu icin kendi ucus sahasinin disina cikmaya calisan bir Turk, "yabancilasmis" bir Turk'tur. "Yabanci"nin kendisine bicilen "oteki"ligi sahiplenmesi, Turk kimligini pekistirirken; "yabanci"ya oykunen ya da yakinlasan Turkler, kategorileri bulandirmaktan baska bir ise yaramaz. Kisacasi, aslolan, herkesin, her turun nereye ait oldugunu bilmesidir. Omer Seyfettin'in nezdinde, aksi takdirde ortaya cikacak olan felaketin ismi "kozmopolitlik"tir. Yazara gore, kozmopolitlik yandaslari bir serce kadar basiretli olamadiklarindan, turler arasindaki hudutlara riayet etme geregi duymaz; baskalarinin sahalarina girmeye ya da baskalarini kendi sahalarina sokmaya calisirlar. Tam da bu sebepten oturu, milliyetciligin Osmanli imparatorlugunu olusturan unsurlar icinde, gorece en gec Turkler arasinda kabul gormesinin sebeplerinden biri olan kozmopolitler, Turkluk suurunun onunde bilincsizce dikilmektedirler. Rahatlikla gorulebilecegi uzere, Omer Seyfettin kulliyati, kozmopolitligin batagindan kurtulduktan sonra gozu ve bilinci acilarak Turklugunu kesfedenlerin seruvenleriyle oruludur. Ote yandan, "Kamusal Insanin Cokusu" adli kitabinda Richard Sennett, Balzac'tan aldigi ilhamla, tasrali ve kozmopolit kavramlarini karsilastirir. Buna gore, "bir kozmopolit yalnizca hayalini kurabildigi yasam tarzlarina ve henuz karsilasmamis oldugu insanlara inanmaya can atarken, bir tasrali yalnizca her gun gorerek tanidigi kisilerde gozlemledigi seylere inanir." (Sennett, 1996, s. 62) Carpici sekilde, Omer Seyfettin'in kendi turunun hareket alanindan cikmayan milliyetcisi ile Balzac'in sadece tanidiklariyla temas kuran tasralisi ortusmektedir. Her iki kavramsal kiyaslamada da, kozmopolit, "yabanci"yi otelemedigi icin, "biz"ini sasirmis biridir. Kozmopolit ve tasrali ayirimi, sehiri ve sehirlileri alakadar eden bir ayirimdir. Ne de olsa sehir, "yabancilarla karsilasmanin kuvvetle muhtemel oldugu, insani yerlesim alanidir." (Sennett, 1996, s. 330) Eger sehri tanimlarken temel olcutumuz "yabanci" ile karsilasma ihtimali olacaksa, Istanbul'a bos yere sehr-i sehir denmedigi ortadadir. Bununla birlikte, sehircilik tarihi, kendi kus turunun ucus sahasini korumakta kararli sehir sakinleri tarafindan alinan onlemlerin tarihidir ayni zamanda. Kimi zaman bu onlemler kisisel bir tercihten kaynaklanir; Otomatik Portakal'in, sehir disinda yazan ve yasayan entellektuelinin yaptigi gibi. Kimi zamansa, tanimi onceden yapilmis bir toplulugun "goc"udur soz konusu olan. Son on yilda, ozellikle Ankara, Istanbul, Izmir ya da Bursa gibi sehirlerde hiz kazanan bu surec, sehrin alternatif koselerinde alternatif yerlesim birimlerinin yukselmesine yol acmistir. Bu "kurtarilmis bolge"lerin kendi supermarketleri, postaneleri, okullari, hastaneleri, hatta universiteleri vardir. Her sey, mumkun oldugunca, hudutlari itinayla cizilmis bu alandan cikmaya gerek kalmayacak sekilde ince ince tasarlanmistir. Balzac'in terminolojisine donecek olursak, hepsi birbirine benzeyen insanlarin, hepsi birbirine benzeyen evlerde oturduklari bu bolgeler, tasraliligin kaleleridir. Buralarda, "yabanci"ya yer yoktur. Ote yandan, hizla yayginlasan ve icsellestirilen tasralilasma sureci, soz konusu alternatif yerlesim birimleriyle sinirlandirilamayacak kadar genis bir duzleme yayilmis, derine kok salmis gundelik yasam pratiklerinden beslenmektedir. Iste tam da bu pratikler dogrultusunda, mumkun oldugunca kendimize benzeyen insanlardan orulu bir iliskiler aginin icinden cikmiyor ya da cikamiyoruz. Bizimle ayni okuldan, kokenden ya da kulturden gelmeyen; sadece hal ve tavirlariyla degil, basli basina varolusuyla bizi tasvip etmeyen; degil ayni dili konusmak, kelime hazinemizin disina cikmayan; gozlerinin aynasinda mesruiyet bulamayacagimiz hic kimseyle yollarimizin kesismemesine gayret ediyoruz. Osmanli'dan bu yana suregiden, "bir yandan hizla Batililasirken, bir yandan da bir turlu Batililasamamanin gerilimi", nihayet bugun, Omer Seyfettin'in tahammulsuzlugunu bile golgede birakacak bir tepkiselligi, gururla yaninda gezdiriyor. Simdi artik, degil birbirinin dilini anlamaya caba gostermek, "ana dili" ayni olan insanlardan mutesekkil topluluklar var sadece. Her daim huzur ve guven vadeden; kaybi buyuk, telafisi zor bir surec tikir tikir isliyor. Zemberek calisirken, "ayni" olanin ne denli "farkli" olabilecegini gorup, sasiriyoruz. Kendimize benzeyen, ayni mayadan yogruldugumuz sevgilimiz, arkadasimiz, esimiz pek farkli bir harekette ya da yorumda bulundugunda bundan keyif aliyoruz. Oysa, "ayni" olanin farkliligini kesfetmek iki atimlik baruttur sadece; "farkli" ve hatta "zit" olanin "ayni"ligini kesfetmenin yaninda. Oysa birilerinin sahiplenilmesi, ancak birilerinin dislanmasiyla mumkun olabileceginden, Sennett'in dedigi gibi "disarliklilarin dislanmasi" elzemdir. "Onlar" dislandikca, uzaga itildikce; "biz" arasindaki dayanisma artar. Bu, beraberinde hos ve ilik bir kardeslik duygusu getirir. Boylece cift unsurlu, iki basli bir surec doludizgin yol alir. Bir taraftan, "onlar" surekli ve hizla dislanirken; bir yandan da "biz" uyeleri simsiki birbirine kenetlenir. Oysa bu, baskalarinin dislanmasi uzerine kurulu bir kardesliktir. Esdeyisle, "kardesligin, kardes katline yol acan bir uyarlamasidir bu."(Sennett, 1996, s. 332) Kardes katili Kabil'in kurdugu sehrin sakinlerinin, kardes katlini doludizgin surdurmeleri, belki de garip bir tesaduften ibarettir. Hazir tesaduflerden soz etmisken, hic de tesadufi gorunmeyecek kadar muazzam bir isleyisin parcalari sacilmis dort bir yana. Mesrutiyet'ten hemen sonra sokak kopekleri tarihlerinin en buyuk tehcirine ugradilar mesela. Istanbul sokaklarinda dolasan kafesli arabalar, basli basina bir tehdit olan bu kopekleri toplayip, Hayirsiz Ada'ya surduler. Aslinda, "kolektif kisilikle olusturulmus bir cemaatin alani daraldikca, kardeslik duygusu giderek yikici hale geldiginden", her gun, her dakika birileri bir hayirsizliga suruluyor. Boylelikle, "disarliklilar, taninmayanlar ve benzemeyenler kacinilacak yaratiklar olurlar." (Sennett, 1996, s. 331) Disarliklilar-taninmayanlar-benzemeyenler o kadar coklar ki, dislama mekanizmasi hic durmamacasina, kendi kendini kiskirtan bir hizla isliyor. Bu noktadan itibaren sistem, gecmiste kacirdigi firsatlara yanarken en yakinindakilerin geleceklerinin uzerine golgesini dusuren, hayatindan bikmis bir ev hanimina benziyor. Kucaginda tuttugu pirinc dolu tepside ayiklanacak ne cok cop, ne cok tas var! Oysa temizlik saplantisi bir kez baslamayagorsun, kimse yeterince temiz degildir artik; ne de hicbir yer yeterince guvenli. Eve donuste, ellerini paralarcasina yikamakla gidecek gibi degildir bu pislik. En iyisi, bundan boyle, hicbir "yabanci"ya elini vermemektir. *** Sidharta, "ermisligin yolunu katetmeden" evvel, kendi ucus sahasinda kanat cirpardi. Hayatin kotuluklerini gormesin; uzerine kotuluk bulasmasin; sudan pakize, cennetten ala bir ortamda sadece ve sadece, sevdigi ve yakindan bildigi insanlarla birlikte yasasin diye bir saraya kapatilmisti. Bir muddet, bu hep boyle gitti. Sidharta, guzel prensesi ve cocuklariyla birlikte sarayda yasamini surdurdu. Ne var ki, mutsuzdu. Kendine yasak olan o diyara varmak, kirkinci kapinin ardina bakmak istiyordu. Nihayet bir gun dayanamadi; sahip oldugu her seyi terk ederek, "disari" denilen yeri gormek uzere yola cikti. "Disari"nin "yabancilar"in mekani oldugunu biliyordu bilmesine de "yabanci"nin neye benzedigini kestiremiyordu. Sonunda onu gordu. "Yabanci" yasli bir adamdi. Bir muddet sonra, Sidharta sarayina geri dondu. Gene kusatilmis, gene mutsuzdu. Ustelik artik "yabanci"nin neye benzedigini de bildigini dusunuyordu. Eski bir tanidigi bulmaya ahdetmis gibi tekrar kacti sarayindan. Disarida, gene o yasli adami bulacagini zannederken, bir kesis cikti karsisina. Ucuncu ve dorduncu kez sarayindan kactiginda da, once bir hastayla, sonra da bir olu ile karsilasti. Sidharta o zaman anladi ki, "yabanci" yasli bir adam da olabilir; bir kesis, bir hasta, bir olu de. "Yabanci"nin cogullugu, "disari"nin bilinmezligi Sidharta'yi buyulemis olmali ki, bir daha sarayina geri donmedi. Bir magarada, bir onceki yasaminin reddiyesi uzerine kurduglarin ve k¸smelerin zamanina got¸r¸yor sanki birkac dakikaliina. O esnada biri seni d¸rt¸p fisiltiyla kizi u ve ileride pek cok taraftar bulacak olan dort ana ilke gelistirdi. Insan dusunmeden edemiyor. Eger Siddharta, saraydan koptuktan sonra, magaraya kapanmadan evvel, besinci bir yabanciyla karsilassaydi, besinci bir ilke olacak miydi ogretisinde? Ve eger oyleyse, onuncu, yuzuncu, besyuzuncu "yabanci" ile karsilasmis birinin beyni nasil isler acaba, yuregi ne yone akar? *** "Yabanci" bilinmezliktir. Ne yapacagini, neye benzedigini, nereden gelip nereye gitmekte oldugunu kestiremedigin insandir yabanci. Tanimadigin ve tanimaman gerekendir yabanci; eskaza elma sekeri uzatmissa eger, derhal kacinilmasi gereken. Yabanci "biz"e yasaktir; yasak "biz"e yabanci. Kendimize benzeyen herkes "biz"e yakindir; yakinimizdadir. "Biz"e yakin olan herkes aydinliktir, aydinliktadir. "Yabanci" ise uzakta ve karanlikta, mechul bir golge. "Yabanci"dan tamamen arindirilmis bir tepside, bembeyaz pirinc tanelerinden mutesekkil "biz"imizle kanat cirptigimizda o hep ovgusunu duzdugumuz ozgurluge, gozbebeklerimiz kuculecektir alabildigine. Gozbebeklerimizle birlikte kainattir kuculen, ufkumuzdur daralan ve bir de yuregimiz, ufak, ufacik bir bezelye tanesi gibi suyunu yitirmis bir yesillikte porsuyen.
|
