Büyümek

  Sisten Sonra - Balku

 

I.

Sis dagildiginda ; gunes, bir misafir huzursuzlugu ve apaci arazisinden yalniz gecen kovboy kederi ile sehrin sise bulanmis renklerine, yuzeylerine dokundu, sonra her sey bir aksam sefasinin acisindaki ataletle patladi. Kahvehanelerin ihtiyar mudavimleri sandalyelerini bin bir gicirtiyla alip Bursa'nin kadim ve zalim rutubetine yenik dusmus bedenlerini son bir umutla gunese serdiler. Cocuklar, yukardan biri "paydos " diye bagirmiscasina seslerini ve hinzirliklarini mahalle aralarinda gezmeye cikardilar ve kediler, aylar once hava muhalefeti nedeniyle donmus kimyalarinin gunesle yeniden fokurdamasindan midir, en buyuk dusmanlarinin, zincirlerinden bosanmis kopekler gibi sokaga firlamis cocuklarin, urkuntusunden midir, bilinmez, acilen catilara tirmandilar. Arap Sukru sokaginda mevzilenmis enteller, oturduklari kahvenin tam karsisinda duran havra'ya her zamankinden daha hosgorulu, kendilerini az bucuk azinlik hissederek baktilar.

Bu hikayeyi Oktay anlatsaydi boyle baslamazdi belki. Ama onun yerine ben anlatmak, hatta uydurmak zorundayim. Zaten oturdugum Eski Eserler Kutuphanesi'nin demir parmaklikli penceresinden tum bunlari gormem de mumkun degil. Ama ruhum sanki sehrin kadim ruhuna bu zor zamanlarda arka cikmak istermiscesine sehrin tum semtlerine dagilmis gibi; Ya da sanki ben bin yillik Inkaya Cinari'na taze fidan muamelesi yapacak kadar yasli bir cinarim da dalimi budagimi sehrin mahallelerine haberci diye salmisim ve koklerim sehrin derin tarihinden sizan karanlik sularla besleniyor. Bunlarin hepsi yalan, vehim.Bu genis pencereden bile tek gorebildigim; kol kola girmis kiz pesinde kosan, isliklayan genc ve taskin kankalarla, kol kola girmis, baslarini onlarin bildigi kizlardan olmadiklarini kanitlamak icin yere ve birbirlerine egmis genc kizlar. Oysa tam da onlarin bildikleri kizlardan oluyorlar boylelikle. Bu delikanlilari cezbeden kiz tipi, isliklarindan ve mustehcen sirnasmalarindan birbirine sokularak pitir pitir kacan ama ayni zamanda, bu hayvani takiplerin evde kalmis kiz kurusu olmanin onunde bir engel oldugunun bilinci icinde, omuz ustunden sahte bir utanc ve inzal arifesi alligi dolu bakislar firlatip "ayy aptal" ceken kizlardir.

Bu pencereden gorduklerimi ve sehrin her noktasindan aldigim sinyalleri birazdan gelecek olan Oktay'a anlatmamin imkani yok.Gerci o, sehri benden daha iyi bilir; sehrin haritasinda hangi tarihi yapinin nereye oturdugunu, hangi binanin kac yilinda insa edildigini hatta sehirde kac cikmaz sokak oldugunu bile ezberden soyleyebilir. Ama ne bu cikmazlarda yasanan mutevazi hayatlardan haberdardir, ne de sairin soz ettigi o ikinci zamandan. Bu tur insanlar suya girmektense suyun yuzeyine golgelerini dusurup serinlemeyi tercih ederler.Nitekim buraya da on binlerce cilt el yazmasi eserden en azindan birkacini okuyup feyiz almaya degil; onlardan yayilan kuflu ve esatiri kokuyu yazdigi zamane hikayelerine meze yapmak icin geliyor. Bir de benim icin belki.

Dertlesmek niyetiyle anlattigim olayin da onun uzerinde ancak kutuphanenin tas duvarlari kadar turistik bir etki biraktigindan eminim. Zavalli dedemin trajik hikayesini ona anlatmakla hata ettim. Dedem, Bursa'ya yaptirdigi ve hepsi de kendi adini tasiyan ikiyuzun ustunde cesme ile unludur. Daha dogrusu unluymus. Simdi birini bile bulamadigim cesmelerin o vakitte her tarafindan siril siril sicak ve soguk sularin cagladigi Bursa'ya yapilmasi insana tuhaf bir un kazandirmak icin yeter de artardi bile. Ama ben onun asil ununu devlet idaresindeki basireti ve cani gibi sahiplendigi Bursa'nin yuzlerce haritasini cizmekle kazandigini biliyorum. Onun yaptigi cesmelerden soz ederken satir aralarinda siritan tarihcilere ben, bir kez daha yanlis yolda olduklarini cunku dedemin en tuhaf tarafinin cizdigi haritalar oldugunu soylemek isterdim.

Tarihten ve tarihcilerden nefret ettigimi soylemekten cekinmeyecek kadar yasliyim. Onlar, kendi uydurduklari hikayelere okuyanlardan daha cok inanarak yazarligin en temel kuralini cignemekten cekinmezler. Ustelik cignedikleri sakizi ustatlarindan, onlar da kendi ustatlarindan devralmislardir. Nitekim dedem konusunda nesilden nesle aktardiklari da uzerinde uzlasilmis tek bir hikaye Yazilanlara bakilirsa; dedem, Bursa'da uzun yillar hizmet verdikten sonra Istanbul'a donmus ve donusunden bir kac yil sonra vefat ederek, tarih kitaplarinin israrla isaret ettikleri,o malšm yere defnedilmistir. Kendisi biraz "ilginc" bir kisilik olmakla birlikte sanli tarihimizdeki degerli hizmetleri saymakla bitmezmis. Vs.,vs.

O malum yerin Istanbul-Gebze arasindaki karayolunun altinda kalacak bir yer oldugunu ben, karayolu yapilmadan az zaman once, gidip dedemin kemiklerinin -varsa- toplanmasina refakat etmemi isteyen resmi damgali sari bir kagittan ogrendim. Gitmedim. Devleti, bu topraklara en azindan iki yuz cesme birakmis bir valisini ustunden ecnebi markali arabalarin gectigi bir otoyolun altinda birakmaya razi vicdani ile bas basa biraktim. Kemikleri belki topladilar, belki toplamadilar. Umurumda bile olmadi. Bildigim tek sey dedemin o lanet otoyolun altinda yattigiydi o kadar.

Dedesi otoyol altinda yatan bir insanin yasadigi tarifsiz kederin, onu, eski yazinin boynu bukuk harflerinin kara kurtcuklar gibi kaynastigi ve onlardan mutesekkil eserlerin sahipsiz kuzular gibi zaman denen yasli kurdun insafina sigindiklari Eski Eserler Kutuphanesi'ne tikmasindan daha dogal ne olabilir ki? Dedemin uzerinden karayolu gecirten bu ulkeye, bu insanlara kustum; reddettikleri, unutmaya calistiklari yerlerden sadece biri olan bu kutuphaneye sigindim ben de. Dedemi unuttuklari gibi beni de unutsunlar diye.

Kutuphanenin mudavimi olduktan sonra kutuphane ile ev arasindaki yolda ya da evde gecirdigim zamanin hesabini dakikasi dakikasina verebilirim. Ama kutuphanede gecirdigim zamandan haberdar degilim. Orada; uzayan, genlesen, carpilan, zaman olmayan bir zaman vardi. Gecmezdi, akmazdi. Gectiginde yuzyillar kucuk bir arpa tarlasina donerdi. Oncesiz ve sonrasizdi. An'siz ve olcusuzdu. Zaman disiydi. Zaman disinda bir yerde, zaman icinde olup bitmis vakalari okumak, bu vakalari hem hic bir ruyada mumkun olamayacak kadar hayali ve beyhude hikayeler ve hem de bu dunyayi daha acinasi bir yer haline getiren yalin gercekler olarak kabullenmek cok az bahtsiza nasip olmustur. Los isigin, kuf kokusunun, insanin felegini sasirtan kitaplarin ve geceyle gunduzun arasinda, bir ara, ya o kitaplardan biri, ya da artik kutuphanedeki aliskanliklarimi bozan bir portre olarak arada bir gorunup kaybolan Oktay ve yahut icindeki kitaplar kadar yasli olmadigindan onlar kadar ketum olmayi beceremeyen tas duvarlar fisildadi: Dedem aslinda Istanbul-Gebze karayolunun altinda degil Bursa'da bir yerde yatiyordu.

Bunu ogrenince kutuphane mabedim olmaktan cikti, Bursa cografyasindaki arayisimin ussu haline geldi. Oktay da bu zorlu yolda yardimcim hatta yol gostericim.

Oktay, kutuphanenin kocaman kapisindan incecik bedeniyle iceri girerken acik kapinin araligindan Bursa'yi gordum

 

II.

Kutuphanenin buyuk ve los salonunda oturmus, olasiliklar ve veriler uzerinde kafa patlatiyorduk. Oktay'a yardimlarindan dolayi mutesekkir olmam gerekirdi. Ama onun heyecanla, soluk almadan konusmasi icimde vicdan agrisiyla karisik tuhaf bir sikinti doguruyordu ki, istesem bile defedemiyordum. O devam ediyordu; Defineci Hamza'nin bu isi cozebilecegini, adamin Bursa ve cevresini avcunun ici gibi bildigini anlatiyordu. Benim kafamdaysa cati katinda sakladigim, dedemin elinden cikma haritalar vardi. Ozellikle, uzerinde yaptirdigi cesmelerin yerini isaretledigi harita kafami kurcaliyordu. O cesmelerin dedemin kaderini belirlemeye devam ettigine dair bir duygu vardi icimde. Oktay, incecik bedeninden umulmayacak bir enerjiyle devam ediyordu, defineci Hamza'yi anlatmaya. Bu adam diyordu, on bes yil once Tahtakale'de kucuk bir manav dukkani olan kendi halinde biriymis. Anlatildigina gore her nasil olmussa gunun birinde, yeryuzunun en eski saplantilarindan biriyle; yani orada, burada, surada ama illaki bu yorede gomulu hazineler oldugu sanisiyla yasamaya baslayan bu adamin; giderek sinirli, huysuz, cekilmez bir adama donusme hikayesi basli basina bir ibretmis. Geceleri bir takim karanlik adamlarla esrarli yerlere gidip gizlenmeye calisilan hayal kirikliklari ile geri donen Hamza'dan en basta musteriler umit kesmisler. Varini yogunu dedektor denen cihazlara harcayan Hamza, dukkanina sebze- meyve getirmeyi bile ihmal ediyormus cunku. Kisa surede evini ve dukkanini bu ugurda kaybedip yari meczup bir adam olarak ortalikta dolastigini soylemeye gerek yokmus, elbette karisinin onu terk etmesi ve dostlarinin onu gorunce yollarini degistirmeleri de boylesi bir hikayeden beklenecek bir sonucmus. Tipki kekemeligi gibi.

Oktay'in en acikli yasantilari, en yurek burkan olaylari bile sanki olup biten her sey birer hikayeden ibaretmis, kendisi de o hikayelerin magrur yazariymis gibi insani olmayan bir sogukkanlilikla anlatmasi beni tiksindirirdi. Tipki, Bursa tarihine iliskin son arastirmasini anlatirken oldugu gibi: Ona gore, Bursa kadar, tarihine, cografyasina ve kendine ihanet etmeye meyilli baska bir sehir olamazmis. Cunku bu sehir, Ulucami'yi yakip at ahiri olarak kullanan Timur'u mu hediyelerle karsilamamis; eskiya reislerine mi kucak acmamis; sehri isgal eden Yunan askerlerini mi alkislamamis; kendini Istanbul'dan getirilip gomulen sehzadelere ve sultan analarina acarak bir nekropolise mi donusmemis? Hepsini ve daha fazlasini yapmis. Peki neden, diye sordugumda, dudaklarinin ucunda aci bir gulumsemeyle cevaplandiriyor: Cunku daha on yedinci yuzyilin ikinci yarisinda bu sehrin nufusunun yaridan fazlasi ya kole ya da azatli koleydi. Bir payitaht kole ahlaki ile ayakta kalamaz. Vs.vs. Soylediklerinin dogru oldugunu, bir cok kitapta yazili oldugunu ben de biliyorum. Ama ya artik kendimi bu sehrin saydigim icin ya da soyleyisindeki acimasizliktan dolayi beni rahatsiz ediyor. Hele en son soyledigi: Ihanet, her seye ihanet, artik bu sehrin kaderidir.

Ben bunlari dusunurken, o, neyse,dedi; Hamza'nin bir gun Tahtakale'deki tum dukkanlari satin alacak, on yedi yasinda bir kizla evlenecek ve kimsenin kekemeligi ile dalga gecemeyecegi kadar zengin oldugu da bir gercek. Gercek oldugu kadar da hikayenin geregi. Yarim saat sonra Hamza'yla Uludag yolunda bulusacagiz. Gerisini o anlatir sana. Daha da iyisi ben anlatirim o basiyla onaylar.

Gercekten de, Uludag yolunda, ovaya tamamen hakim bir lokantada yemek yerken Oktay anlatti, Hamza basini sallayip gozlerime bakti. Iriyari, kaba saba ve cok esmer bir adamdi. Gozlerinde urkek bir futursuzluk vardi. Bazen soze girmek istiyor ama inanilmaz kekemeliginden utanarak kipkirmizi kesilip susuyordu. O susuyor, Oktay anlatiyordu: Bak agbi, bu adam var ya, yirmi bes yasina kadar senin benim kadar duzgun konusan biriymis. Bir gun iki arkadasi ellerinde Iznik civarindaki bir kumbette yatan cil altinlarin yerini gosterdigini iddia ettikleri bir harita ile gelip onun da gizli gece yolculuguna katilmasini istediklerinde, onlara, hic tutukluk yapmadan ardi ardina kirk kufur sayacak kadar hem de. Ama mesele altin oldugunda bastan cikma kacinilmazdir. Neticede, gece avlanmaya cikmis bir yilan sessizligi ile yapilan gizli gece yuruyusunden sonra haritanin gosterdigi yer kazildiginda, orada gercekten bir kumbet oldugunu gormusler. Ilk girdikleri odada bir iki kirik canak comlekten baska bir sey bulamayinca geri donmek istemislerse de, bir tesaduf sonucu ikinci bir oda; bu odada insan boyunca bir toprak kup bulmalari umitlerini yeniden kamcilamis. Kupun cil cil altinlarla dolu oldugu dusuncesiyle kazmayi indirdiklerinde, kirilan kupun icinden tastamam bir insan iskeleti cikmasin mi! Bir kere daha yikilan umitler. Hamza'nin gozu iskeletin parmagindaki paha bicilmez yuzuge takilinca, hemen atlayip yuzugu cikarmak istemis. Sonuc: Yuzukle birlikte kopup gelen parmak ve omur boyu surecek kekemelik.

 

III.

Yine Oktay'i dinler gibi yapiyordum. Aklimda Hamza ile birlikte onemli bir yer isgal etse de, ben aslinda ona ve Hamza ya ne denli guvenebilecegim sorusunun cevabini dusunmekle mesguldum. Genis bir cografyada, uzerinde bir tas bile dikili olmayan bir mezar ve yuzlerce sorunun cevabini ariyorduk. Benim arayisimin nedeni en azindan bana asikardi Hamza ëyi da anlamak mumkundu: Mezari bir define arar gibi ariyordu. Eski mesgalesinin heyecanlarini son bir kez yasamak; kimbilir, belki yeni bir korkuyla kekemelikten hayatinin son demlerinde olsun kurtulmak icinÖ. Ama ya Oktay'i bu ise yonelten neden neydi? Mezara iliskin sirlari bilmeyen ve zaten uzerinde yazili seyler bulunan kagitlardan sadece parayla ilgisi olmayan bu genc adami sonu belirsiz bir arayisa iten neydi? Yazili olmayan tarihe karsi ilgisi mi yoksa sadece yasli bir adama yardim etme duygusu mu?

Her neyse, zaten o arastirmasini daha cok kutuphanelerde yapiyordu. Bir sey bulacagini da sanmiyordum. Ama gunler sonra benim zaten bildigimi bilmedigi boluk porcuk bilgilerle ve heyecan icinde donunce onu hafife almanin hata oldugunu anladim. Sevkini kirmamak icin onu dinlermis gibi yaparken aslinda, dedeme o muameleyi layik gorenlere karsi kinimi tasnif ediyordum. Oktay ise ardi ardina sorular soruyor, her sorunun ardindan acil aciklamalar getiriyordu. Ben susuyordum.

Dedemin aslinda eceliyle olmedigini ; once esek postuna sarilarak dolastirildigini, ardindan boynunun vuruldugunu ve mallarinin musadere edildigini biliyor muydum?

Sessizlik ve aciklama.

Dedemin sadece sapiklara ve sapkinlara reva gorulen bu utanc verici muameleye maruz kalmasinin sebebinin, omrunun son demlerinde devsirilmeden onceki dinine - herhalde hiristiyanliga- donmesi oldugunu; yani dedemin bir donek oldugunu biliyor muydum?

Sessizlik ve heyecanli bir aciklama daha.

Ilk gomuldugu yerin gercekten Gebze'deki o ustunden otoyol gecen isimsiz koy mezarligi oldugunu ama soylentilere bakilirsa definden bir yil sonra kimligi belirsiz kisilerce mezarindan cikarilip goturuldugunu?

Aciklama.

Peki daha yaygin kanaata gore, boynunu vurdurtan Sadrazamin, bu mundarin malindan hayir gelmez, diyerek dedemi o gune kadar biriktirdigi altin ve mucevherler ve yazarlarin ustunde mutabik kalamadiklari daha baska seylerle birlikte gomdurdugunu?

Cevap yok. Aciklama da.

Ve orada, batan gunesin insanda pismanlik verici kizilliginda anlattim: Evet, dedem anli sanli bir valiyken, gizli ve sessiz donekliginin bedeli olarak, boynu vuruldu ve yine senin dedigin gibi, sahip oldugu tum altin ve gumus esyalar ve mucevherlerle birlikte, degil mi ki o donmustu, mundar mallari da onunla gitmeliydi- gomuldu. Gomuldugu yer, iste, basindan beri konustugumuz, simdilerde Gebze- Istanbul karayolunun altinda kalan yerdi. Ancak, devlet mezarini karayolu yapmak icin darmadagin etmeden once, yani cok once, baska birileri dedemin mezarini gizlice acip icinden belki sadece mucevherleri, belki de her seyi  kemikler dahil- aldilar. Karayolunun altinda kalan mezardan cikan kemiklerin kime ait oldugunu bilmiyorum. Belki de gercekten dedemin kemikleriydi onlar. Mezari acan gozukaralar mucevherleri alip kacmis olabilirler, olmasi gerektigi gibi. Ama icimdeki ses ve onun artik Bursa'da bir yerde yattigi yolundaki tartismali bilgiler, bu olayin siradan bir finali hakketmeyecek kadar sira disi oldugunu soyluyor. Belki bana oyle geliyor, herkes ailesiyle ilgili ayrintilarin siradisi oldugunu zanneder, ama bence dedemin mezari icindeki her seyle birlikte tasindi. Yuzleri ve isimleri bizce mechul olan o mezarkazicilari icin dedemin kemikleri de en azindan kendisiyle gomulen mucevherler kadar kiymetliydi.

Siradan bir mezar soygunculugu hikayesinde,alelade hirsizlar mucevherleri alip kemikleri tekmelemekle yetinirlerdi. Bu defa farkli davranmalarina sebep hikayenin kendinden kaynaklanan bir farklilik olabilirdi. Ihtimal ki su donme ayrintisi. Neydi, dinsel bir doneklik mi yoksa Devlet-i Ali'ye ihanet mi? Dedemin altinlarini bile mundar kilan gunah neydi? Mezari tasiyanlar dedemin dusmanlari miydilar dostlari mi? Bu sorularin cevabi bana da en az Oktay kadar kapaliydi. Yillardir en degerli ata yadigari diye muhafaza ettigim haritalarda da bu sorulara merhem kabilinden cevap olabilecek bir ayrintiya rastlamamistim.

Ne haritasi? dedi, Oktay. Evdeki haritalar iste, dedemin cizdigi haritalar. Kalktik, benim eve haritalara bakmaya gittik.

 

IV.

Hikayenin aslinda sona erdigini, bundan sonra olacaklarin kacinilmaz olduklari icin oldugunu ve bunlari yazmanin sikinti verici bir is oldugunu, hikayeyi kendisi yazsaydi Oktay da fark ederdi herhalde. Tum hikayelerde boyle olur: Bir noktadan sonra yokus asagi yuvarlanmakta oldugunuzu ve istesiniz bile tek bir kelime olsun degistirmeye muktedir olmadiginizi; yani kalemin kendi basina yazacagini anlarsiniz. Iste; benim yillardir bakip durdugum haritalara Oktay'la birlikte baktik, sonra Oktay, cocuklarin bile kesfedebilecegi o basit iliskiyi kesfetti: Bursa'nin dort bir yanina dagilmis cesmeler birer cizgiyle birlestirildiginde, ortaya yilan basli bir ejderhanin dis hatlari cikiyordu. Oktay ayakustu, bu cok tuhaf yilan resmi uzerine cok seyler anlatacakti, ama ben zaten bildigim seyleri bir de Oktay'dan dinlemekten her zamanki gibi sikilacaktim. Haritanin ustunde beliren Yilan Takimyildizi'nin simgesiymis; bir vakitler burada bile bu takimyildiza ve bunun dogal uzantisi olarak yilana tapanlar oldugunu duymus ama dedemin yaptigi herhalde herkesin bilincaltinda gizli bu turden korkulari korukleyerek hazineyi saglama almak olmaliymis.

Bunun ardindan hazinenin yerini bulmak, cizgi roman okuyan her cocuk icin keyifli bir oyun olabilirdi: Oktay'in tespitine gore hazine ejderin yureginde; yani tam yureginin olmasi gereken yere yapilmis cesmenin tam altinda olmaliydi. Belki de gozumun onunde duran gercegi benden once kesfetme ferasetini gosterdigi icin icimden oyunbozan bir cocugun gicik sorusu yukseldi: "Ama hazineyi oraya dedem gommus olamaz ki." Hak verircesine yuzume bakti, bir sey demedi. Sonra evden cikip aramizda tek kelime bile konusmadan ejderin yuregine, yani orda olmasi gereken cesmeye dogru yururken yolda huzursuzca sordu: "Peki deden cesmeleri neden gizli bir duzen icinde yaptirmis?" Cevap vermedim. Sonuca yaklasmisken her seyi berbat etmek istemiyordum. Gidip cesmenin yerini bulmaliydik.

Sonraki iki gun boyunca hazirliklarimizi yaptik: Gerekli malzemeleri temin ettik, o cesmenin bulundugu yere defalarca gidip cevresinde dolandik. Bunu yaparken cesmenin kalintilarinin harap goruntusunden yilginliga dustugumuz, sonra aksama Hamza'nin anlattigi define hikayeleriyle yeniden istahlandigimiz oldu. Ama guldugumuz ve somurttugumuz anlarda ortak ve ortuk bir duygu vardi ki isim babaligini herkes kendi namina yapiyordu: Hepimiz giderek daha ketum ve icedonuk olmustuk. Hain sukšt defineyle ilgili ince hesaplarin coktan basladigini gosteriyordu.

Gecenin bir yarisi yar koynundan daha davetkar yataklarimizdan kalkip yola koyulduk. Hamza'nin kohne cipi yukledigimiz malzemelerin altinda bogurup duruyordu ama nedense bir sey unuttuk duygusundan kurtulamiyorduk bir turlu. Hamza daha tecrubeliydi; her seferinde boyle oldugunu soyledi. Her neyse, gittik; cesmenin ust kismini bir halatla baglayip ciple biraz kenara cektik ve cesmenin altindaki nemli topragi kazmaya basladik. Topraktan yukselen nem, kuf ve curumus bocek kokusu icimi kaldirdi ama artik cok gecti; Hamza, sabit ve donuk bakislarla indirip kaldiriyordu kazmayi. Bir an once hedefe ulasmak istedigi acikti.

Cok gecmeden dort metrekare kadar bir yeri bir metre derinliginde kazmistik ki, kazma, isin oyun tarafinin bittigini belirtircesine tok bir sesle bir tasa carpti. Hamza'nin gozleri artik isil isildi. On bes dakikalik, tek kelime etmeden gecen bir sureden sonra yeraltina acilan tastan bir kapiyla karsi karsiya kaldigimizda Oktay bile sasirdi; oysa ben onun, " iste, her sey cizgi romanlardaki gibi: Gizli hazinelere gizli kapilardan ulasilir" demesini beklerdim. Hikayeyi yazan o olsaydi belki yine oyle derdi. Ama hikaye yazmiyor, yasiyorduk. Hatta ben biraz korkarak yasiyordum. Hamza ve Oktay manivelalarla tas kapiyi yana itip, asagidaki karanliga ilk kim dalacak urkuntusu yasarken ben sadece izliyordum. Tas kapi acilinca disaridaki karanligi bastiran zifiri karanlik neydi? Gecenin, bu mezari yapanlarca yeraltina kistirilmis hali mi, yoksa dedemin gecmisinden tureyen dogal bir zulmet mayasi mi? Digerlerinin benim gibi dusunmediklerini fenerlerini yakip iceri daldiklarinda anladim. Arkalarindan ben de daldim iceri.

Hikayeyi Oktay yazsaydi hazine odasina girisi nasil tasvir ederdi, bilmiyorum ama herhalde entelektuel bir zihni gidiklayacak gizemli ve alacakaranlik kelimelerden olusurdu o tasvir. Hikayeyi Hamza yazsaydi, kelime hazinesi acisindan kit ama umudu somutlastiran bir tasvir olurdu herhalde. Nasip, ben yaziyorum; ne losluktan bir estetik yaratacak yetenegim var, ne de varligini zaten bildigim bir hazineyi bulmanin sevincini yasiyormus gibi yapacak kadar gencim. Benim girdigim oda, fenerlerin zayif isigiyla cogalan golgelerin,duvarlarinda tarihoncesi yaratiklar gibi cirpinip devindikleri; nemli topraktan yukselen kokularin insani artik yeni bir alemin kapisindan izinsiz girdigi icin adeta tersledigi, urpertici bicimde bos bir odaydi. Ayaklarinizi bastiginiz yerin artik insandan gayri bir yer olduguna; ne bileyim, soyu tukenmis bir yaratigin magarasi ya da bir yilan yuvasi olduguna yemin edebilirdiniz. Ama zemindeki ayak izleri sizi aninda yalanlardi.

Bu bos odanin aradigimiz seyi barindirmadigi acik olunca benim biraz da korkudan dikilmis omuzlarim dustu; Oktay'in merak ve heyecanla isiyan gozleri fersizlesti. Bir tek Hamza, belki de eski gunlerin tecrubesiyle, vazgecmiyor, kazmayla duvarlara vuruyordu.

Cok gecmeden kazmanin tasa carpmasindan dogan o tok ses kanimizi yeniden alevlendirdi. Yere dokulen topraklarin arkasindan, uzerinde bir yilan kabartmasinin oldugu tas bir kapi cikinca, bu ozel isareti hedefe varmamizin bir ispati gibi benimsedik. Aceleyle yanimizdaki manivelalara davranip kapiyi actik. Kapinin ardindan cikan hucrenin ilk odaninkine tezat olusturan aydinliginin neden kaynaklandigini dusunecek durumda degildik. Icimden buna mucevherlerden yayilan isimanin sebep oldugu gecti. Digerlerinin ne dusundugunu anlamak icin yuzlerine baktim. Yuzlerinde, cok ozel bir buyunun etkisindelermis gibi her seye yabanci bir ifade vardi.

Odada, kucuk bir sanduka ve irice bir sandik vardi. Dort duvara asili dort altin tepsi, elimizdeki fenerlerin olgun isigini yuzyillardir bekledigi leziz bir gida gibi somurdukten sonra yeniden isleyip cogaltarak odayi tuhaf bir isiga boguyordu. Tepsilerin ustunde daha once yuzlerce kez gordugum o asina yilan kabartmasi vardi. Masallardaki hazineyi bekleyen yilan motifi, burada dort yilan sureti tarafindan devam ettiriliyordu sanki. Sukšt hortlamis; bogazimiza cokmustu, ama onun penceleri bile urkek soluklarimizin uc ayri tonda ve telasta, odada yankilanmasina engel olamazdi. Aniden, korku dedigimiz duygunun, eger ipekli bir libas gibi kusanilirsa, ne kadar bildik ve siradan oldugunun farkina vardim. Olesiye korkuyordum.

Oktay ve Hamza ayni anda sandukaya dogru hamle ettiler. Once Hamza yetisip sandukayi acti; kolumdaki ter damlalarini bile altin rengine ceviren o ozel isik daha da yogunlasti: Damlalar tomurcuklanip som altindan bilyeler olarak yere dustuler. Hamza hayretle sandigin icinden cikan altin ve mucevherata bakarken baska bir seyi gorebilecek durumda degildi. Oktay ceketinin ic cebinden bir tabanca cikarip " Acil! Duvara yaslan!" diye bagirdiginda ben de bunun gercek olabilecegine inanamadim.: Sanki hazine avciligi konulu kotu bir filminin olmazsa olmazsa o son sahnesine sahit oluyordum. Oktay ikimizi yan yana getirip kipirdamamamizi emrederken bile uyanamadim. Biz kipirtisiz beklerken, o, tabancasinin namlusunu ve gozlerini bizden ayirmadan buyuk sandigi acti. Daha kuvvetli bir isimanin yayilacagi beklentisiyle gozlerimi kistim ama hic bir sey olmadi. Sandik tika basa kitapla doluydu. Oktay kitaplari itinayla cikarirken kapaklarinda altin tepsilerdeki yilan kabartmasinin aynisinin oldugunu gordum.

Bize dondu ve konusmaya basladi: Tum omrunu bu hazineyi bulmaya adamisti. Koca bir omru! Kimsenin bilmedigini ben en bastan biliyordum, dedi. Tarihcilerin dalga gecerek bahsettikleri ve simdi bizlerin hazinesine konmak icin can attigimiz adamin vakti zamaninda Yilan Tarikati'nin lideri oldugunu; ve evet, gercekten, her seyin ortaya cikmasiyla birlikte boynunun vuruldugunu ve Gebze-Istanbul arasindaki o koy mezarligina gomuldugunu ama mezarin oradan karayolu gecmeden cok once tarikatin ileri gelenlerince bosaltildigini soyledi. Ama, dedi, adamcagizin kemiklerini degil; bu kucuk sandukanin icindekileri ve sandikta bulunan uc - dort kitabi aldilar sadece. Olmeden hemen once kendisine en yakin olan kisiye, tarikatin uzun bir sure yeraltina cekilip gizlenmesi gerektigini, tarikata ait altinlarin ve kitaplarin gunu geldiginde kullanilmak uzere, Bursa da ozel bir duzenle yaptirdigi cesmelerin en ozelinin; Ejderin Yuregi'nin altina acilacak bir odaya kaldirilmasini vasiyet etmisti cunku. Muritleri ellerindeki kitaplari da bu terekeye ekleyip su an icinde bulundugumuz odaya tasidilar.

Oktay konusurken, Hamza'nin elindeki kazmayi tarttigini fark ettim Gozlerinin onundeki hazineyi kaciracagini hissetmis olmaliydi. Ama onun firsat kolladigini Oktay da fark etti Tabancayi Hamza'nin basina dayayip " Diz cok" dedi. Hamza diz coktu. Sen, dedi Oktay, bu cahil aklinla yuzlerce yillik bir kulturden geri kalanlara sahip olmayi nasil dusunursun ha? Hamza birdenbire hayatinin en akici en duzgun konusmasina basladi. Yakarisinda kekemelikten eser yoktu. En azindan istediklerinden birine kavusmustu. Silah patladi ve Hamza dilinin ucunda son kelimeyi de takilmadan soyleyerek dustu: "Hain". Silah sesinin yankisi sona erince Oktay " senin gibi" dedi.

Siranin bana geldigini biliyordum Tabanca bir kere daha patladi ve bildiklerimle birlikte oldum. Sanki yarim kalmis bir toreni tamamlarcasina, duserken, "hain" diye haykirdim. Son anda o da yine "senin gibi" dedi mi demedi mi, anlayamadim.

Olurken soyledikleri dogruydu, benim onlara soylediklerim de. Onlar da ihanet ettiler. Biri, kendi dedesinin mezarini aramanin masum goruntusu icinde tum omrunu sinsice hazinenin pesinde kosarak gecirdigi, dolayisiyla Tarikat'in kulturel mirasini ayaklar altina aldigi icin, digeri ise zaten zengin oldugu halde altin hirsiyla yanip tutustugundan. Bense tarikata ihanet etmedim: Kitaplar ve hazine yerini sadece benim bildigim bir yerde muhafaza ediliyor. Genc bir tarikat liderine yakisani yapiyorum: Tarikatin kitaplarini okuyarak kendimi o kutlu zamanlara hazirliyorum. Ben sadece kendime ihanet ettim. Bu hikayeyi iki kisinin katili olarak anlatmaya cesaret edemedim. Kendimi o yasli bunagin yerine koyup anlatabildim ancak.

Bununla birlikte, sevgili okuyucu, hikayenin sonuna dogru bir olunun sesini duyduysan bu da dogrudur. Ben Oktay, o iki zavalliyi oldurmeden onceki Oktay degilim. O Oktay oldu. Ama eminim o Oktay olsaydi bu hikayeyi baska turlu anlatirdi.

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1