Buluşma

  Randevu - Murat Gülsoy

 

Saat yedibuçukta, Fistik Pub'da.

Heyecanliyim. Saat yediye beskala Fistik Pub'in önüne park ediyorum. Üzerimde, yakistigini düsündügüm ceket ve beyaz gömlegimin ortasinda ejderha dili gibi kivrilan sal desenli kirmizisi bol kravat, dik,iz aynasinda yüzümün ifadesini düzeltiyorum. Üstüm basim kokmasin diye kirk dakikalik yolculuk sirasinda tek bir sigara bile içmemis oldugumdan oldukça gerginim ve bir seyleri hizla unutuyorum. Aksamin bu saatlerine özgü dumanli hava arabanin kapisini açar açmaz genzimi yakiyor. Fistik'in hemen yanindaki agaç yilbasi nedeniyle ince isiklarla bezenmis. Bir de kar yagsa diye geçiriyorum içimden. Hatta yilbasini beklemeden, hemen bu aksam, bu saat baslasa yagmaya; yollar kapansa, eve yürüyerek dönsek, birbirimize yaslanarak isinsak. Oglum sen iflah olmaz bir romantiksin diye söyleniyorum içimden. Içimden gülüyorum. Içimden sövüyorum. Içimden yasiyorum. Disim ise randevusuna yarim saat önceden kosarak gidiyor, uslu çocuklar gibi bekliyor.

Kapinin çingiragi Fistik Pub'a yeni bir müsteri geldigini haber veriyor telasla. Içerisi her zamanki gibi. Yarim barin dibinde yatan büyük Dalmaçyali hüzünle gözlerini açip etrafi kolaçan ediyor sonra ayni miskinlik uykusuna geri dönüyor. Tezgahin "yaninda tüneginde keyifle kanatlarini tarayan Fistik sevinçle bagiriyor: "Fistiik! Fistiiik! Abii! Fistiik" Hepsi hepsi sekiz masadan ve yarim bir bardan ibaret küçük ama sevimli yerin sahibesini ariyor gözlerim. Barin arkasinda içki hazirlarken bir yandan basiyla selam veriyor, eh hersey kontrol altinda demektir. Akvaryumun yanibasindaki masaya oturur oturmaz zihnimi lepisteslerin kuyruklarina baglayip dev denizminaresinin kivrimlarini arastirmaya gönderiyorum. Ne müthis bir gevseme...

Kapinin çingiragi bir kez daha çaldiginda elde olmaksizin gelenin bekledigim kisi oldugunu umarak kapiya bakiyorum. Islerinden çikip evlerine yalniz dönmekten korkan insanlarin gergin nesesiyle bir kadin ve bir adam giriveriyor içeriye. Umursamaz bir biçimde saatime göz atiyorum. Daha çeyrek saat var. Semih'ten iki kisilik servis açmasini istiyorum, kahve söylerken birini bekledigimi eklemeden edemiyorum. Semih sessizce söyleneni yapiyor. Kahvenin yaninda getirdigi kuçük çikolatayi damagimda eritirken burayi seçmekle iyi edip etmedigimi düsünüyorum. Aslinda her gün ugradigim bir yer yerine hiç taninmadigim, çalisanlarin isimlerini bilmedigim bir lokanta seçmeliydim. Galiba bu seçimin altinda, "Bak ben burada yasiyorum, seni buraya yani hayatimin içine çagiriyorum" mesajini iletme istegi yatiyor. Bu noktayi daha önce atlamis oldugumu; bu kadar açik seçik bir mesaji, bekledigim insana hemen vermis oldugum için bir çuval inciri berbat etmis oldugumu; onu arayip randevuyu iptal etmem gerektigini; bir süre kendimi, kendimle ilgili imgeleri unutturup daha sonra belki de çok daha sonra tekrar denemem gerektigini panik içersinde düsünürken bir hareket ile düsüncelerimin akisini bozmak istegiyle saate göz atiyorum. Yelkovan miskin Dalmaçyalinin uykusuna katilmisgörünüyor. Artik arasam da bulamayacagim bir zaman dilimindeyiz. Mutlaka yoldadir. Ok yaydan çikmis anlasilan.

"Nasiliz bu aksam?" Tomris Hanim gülümseyerek, iki kisilik servise, benim sinirli bekleyisime aldirmaksizin, sanki beklenilen kendisiymiscesine tam yedibuçukta karsima oturuyor. "Bu aksam harika bir orman kebabi yaptim. Parmaklarinizi yiyeceksiniz. Bir de yayla çorbasi var ki, terbiyeli, eski usul yani. Semih'e siparis verdiniz mi yoksa?" Henüz vermedigimi söyleyince iki kisilik servisi yeni görüyormus gibi gözlerini sahte bir saskinlikla açarak "Konugunuz var demek ki... Pekala, beklerken size bir aperatif sunsam?" Sir verirmiscesine fisildayarak "Reçine sarabina ne dersiniz?". Tomris Hanim'in ilgisinden kurtulmak için olumlu bir mirilti dökülüyor dudaklarimdan ve adi Fistik olan papaganin bilinçsiz çigliklarinin arasinda kaynayiveriyor. Bu sirada Tomris Hanim "Semih oglum beyefendiye her zamankinden..." dedikten sonra masada daha uzun süre -en azindan konugum gelene dek- oturacagini belli edercesine sigarasini yakip bitmek tükenmek bilmeyen sohbetine göbeginden giriveriyor: "Agaci begendiniz mi? Yilbasilari çok seviyorum. Herseyin süslenmesi, insanlarin heyecanlanmasi... Eskiden filmlerde görürdüm de canim nasil isterdi bir Noel gecesini NewYork'ta ya da Paris'te geçirmeyi. simdi hersey buraya geldi degil mi? Oysa eskiden... Bazen yilbasi oldugunu bile anlamazdik. Rahmetli anacigimin isleri arttigi için hatta nefret ederdik. Küçükken..." Saat yedi buçugu birkaç dakika geçip bulusma aninin sinirina gelip çattiginda Tomris Hanim kimbilir kaçinci kez ve kimbilir neden çocukluk yillarinin tek göz odasina, dikisdiken anasina, kardesine geri dönüyor. Arada sirada ise geç gelmeyi aliskanlik haline getirmis olan ahçidan, müsterilerle ilgilenmekten kaytardigi her anda spor sayfalarina gizlenen Semih'in tembelliginden yakiniyor. Sonra çocuklugunun geçtigi Talimhane'den, randevuevi isleten komsusunun doktor olduktan sonra Kanada'ya yerlesip izini kaybettiren kizi bilmem kimden bahsediyor. Sanki karsisinda ben yokum, sanki kendi kendine mirildaniyor. Ama aralara serpistirdigi "Yemegimizi söyleyim mi"lerle, "biraz daha reçine sarabi ister misiniz"lerle beni de sohbete zorunlu olarak çekiyor.

"Bilmezsiniz. Babasiz iki çocuk büyütmek ne demek bilmezsiniz. Ah anacigim, dikis dikerdi durmadan. Bir gün gözlerini kaybetmekten korkardi en çok. O fistolar, o danteller, satenler, ipekler anacigimin küçük ellerinde sekillenir, hanimefendilerin hayatlarina renk katmak üzere evimizden geçip giderdi. Onüç ondört yasina geldigimde provalari benim üzerimde yapardi da, bazen dalip dalip olmayan bir gelecegin tasavvuruyla kendinden geçerdi..." Izin isteyip lavabonun yolunu tutuyorum. Ayaga kalktigimda Fistik gagasiyla tüylerini düzeltmeye ara verip ümitsizce kendi adini yineliyor: "Fistik! Fistiik!" Dalmaçyali herseyin kontrol altinda oldugundan emin olmak için tembelce gözlerini araliyor. Burayi sevdigimi düsünüyorum. Aslinda Tomris Hanim'i ve sohbetini de seviyorum ama bu aksam... Bu aksam... Saatime bakiyorum. Çeyrek saat geçip gitmisbile. Bir an Tomris Hanim'a öfkeleniyorum. Beni onbes dakika gergin bekleyisten alikoydugu için; sanki yeterince istekle beklemedigim için bekledigim kisi gelmedi diye düsünüp, sinirleniyorum. Sonra havlularin üzerine asmis oldugu yüksük dolabini görünce nedense haksizlik ettigimi düsünerek pismanlikla masama geri dönüyorum. Oysa Tomris Hanim kaldigi yerden, belki de bambaska bir yerden devam ediyor. Gitmemis olduguna seviniyorum. Bekledigim kisinin gelmemis olusuna bir açiklama getirmek istegiyle "Trafik yogun olmali bu aksam..." diyorum, anlayisla gülümsüyor. Bir seylerin imasini belli belirsiz içinde bulunduran cümleler dökülüyor agzindan: "Insanlar çok tuhaf... Bazilari bekletmekten zevk aliyorlar bazilari da beklemekten... Hiç unutmam ilk kocam da böyle bir adamdi. Bir gün bile bir yere zamaninda gelmemistir. Bir tek beni istemeye geldiklerinde... Yaninda annesi babasi vardi tabii. Görür görmez o adamla mutlu olabilecegimi düsünmüstüm. Gençti. ÒSadik bir insan oldugunu söyleyen kestane rengi saçlari, vasat bir zekaya sahip oldugunu gösteren genisve yüksek alni, terbiyeli bir geçmisi oldugunu ortaya koyan sik ve yumusak kaslari, ciddi bir insan oldugunu anlatan ela gözleri, iyi ahlaka delalet eden ufak ve düzgün bir burnu vardi. Yarim yamalak görmüstüm. Tabii bazi ayrintilari sonra farkediyor insan. Cimriligini sergileyen kisa gözkapaklarini, kendinden baska kimseyi düsünmedigini belli eden soguk, düz ve pürüzsüz ellerini, kibir ve kiskançligin apaçik göstergesi olan burun deliklerinin büyüklügünü yillar geçtikçe farkettim." Tomris Hanim anlattikça bekledigim kisinin ayrintilarini düsünüyorum. Acaba onu ele veren isaretler neydi? Ben mi görememistim gelmeyecegini? "Insan sarrafi gibisiniz." Yenilgiyi kabul edip Tomris Hanim'in yanina geçiyorum. Gelmiyor. 'Yarim saatlik gecikme, gecikme degil gelmemedir' ile 'Ya basina bir sey geldiyse' düsüncelerinin mücadelesini birinci taraf kazaniyor. Bu savasin bittigini, Tomris Hanim'in bütün gece konusmasina, bana ilgi göstermesine neden olacak o sözleri söyledigimde anliyorum. Tam agzini açip sarraflik melekelerini nasil kazandigini anlatacakken müsterilerden bazilari yemeklerin ayrintisini ögrenmek istediklerini Semih'e söylüyorlar. Izin isteyip kalkiyor.

Beni de artik vazgeçmek istedigim bekleyisimle basbasa birakiyor. Kötü düsüncelerimi akvaryumun ilik suyuna birakmaya çalisirken peçeteye onun yüzünü çiziktiriyorum. Bir yandan da aklim Ali Fuat'in son günlerde gittikçe yogunlasan israrina kayiyor. Ali Fuat anlayamadigim türden bir insandir. Yillardir bir çok is kurmus, tuhaf paralar kazanmis, bazen mafyayla bazen polisle basi derde girmis, bazen de onlarin sevdigi saygin bir adam olmustu. Arkadasligimiz eskilere uzanirdi, ama eskilerden bu günlere uzanmasinin nedeni ilginç düsünceleri ve hiç bitmeyen enerjisiydi herhalde. Son Projesi Nuh'un Gemisi... Bir es bulma sirketi kurmak istiyordu. Eskiden gazetelerin köselerinde varolan çagdas bir çöpçatanlik hizmeti. Ama Ali Fuat bu. Bilgisayar destekli bir hizmet istiyordu. Sikintili gecelerimde -son zamanlarda oldukça sik yasadigim- aklim dagilsin diye onunla birlikte fikir cimnastigi yaptigimiz zamanlarda israrla benim bu isi yapabilecegimi söylüyordu. "Peki ne yapmaliyim, bir veri tabani programi mi yazmami istiyorsun?" diye sordugumda "Tabii, tabii, onlar da olacak ama sen baska bir sey yapmalisin. Bir sey bulmalisin. Bir trük. Bir espri. Herkesi yakalayacak ve sonuç veren bir formül. Bir model." Böyle seyler söyleyip beni bu konuda düsünmeye itmek istiyordu. Bense su ana kadar, su gerçeklesemeyen randevu anina kadar açikçasi ciddiye alip düsünme zahmetine katlanmamistim. Önemli bir randevuydu bu. Geri kalan hayatimi degistirecek önemde bir konusma yapacaktim. Kendimle ilgili bildigim ne varsa anlatacak, onu inandirmaya çalisacaktim. "Ben buyum iste, karsindayim" diyecektim. Kendimle ilgili haklarimi ona devredecektim. Kar yagacakti. Ben sarhos olacaktim. Yollar kapanacakti. Yürüyecektik. Ama gelmiyor. Gelmeyecek de. Bunu bilirsiniz. Hisseder insan. Bazi seylerin olmayacagini hisseder. Belki de çoktan anlamasi gereken seyleri duymazliga geldigi için son anda ortaya çikan durumu önceden hissetmisoldugunu düsünür. Iste ben de koca bir aptal olarak orada, o masada, lepisteslerle dolu akvaryumun basinda bekliyorum. Ve Tomris Hanim'in biraz önce söyledikleri ile Ali Fuat'in israrlari kafamda birbirine çarpip duruyor. Arada sirada Semih'le gözgöze geliyoruz. Masamdaki ikinci servis, o kendinden emin sesimle açtirttigim ikinci servis simdi öylesine agir bir yük haline geliyor ki... Bu yükten beni uzunca bir süredir Tomris Hanim'in kurtardigini anliyorum saskinlikla... Fakat su anda, su sikintili bekleme aninda neden Ali Fuat'in projesi dönüp duruyor zihnimde? Tomris Hanim, söyledikleri, tavirlari... Hiç olmazsa o geri dönse diye içlenirken, Semih yaklasiyor. "Bir arzunuz var miydi?" O anda burnunun üzerine bir yumruk patlatip, karanlik sokaga dogru kaçmak geçtiyse de içimden, Tomris Hanim'in gelip bu durumdan kurtulmami saglamasi için içimden saymaya basliyorum... "Beyefendiye önce çorba. Degil mi? Iyi bir yemek mutlaka çorbayla baslamali..." Hizir gibi yetisiyor. Tomris Hanim'in masamdaki yerini almasiyla Fistik'daki iktidarimi yeniden kazaniyor hatta "Yag eklemeyin" diye Semih'in arkasindan bagiracak kadar da ileri gidiyorum. Sonra da yaptiklarima sasiyorum. Demek ki insan bir an önce bir an sonra neler yapabilecegini hiç bilemiyor.

Semih ikimize de çorba getiriyor. Ikimiz de sasirmiyoruz. Nese içinde konusuyorum: "Burasi Nuh'un Gemisi'ne benziyor, biliyor musunuz?" Tomris Hanim göz kirpiyor "Gemi de balik var miydi sizce?" Gülüyoruz. Bir an flaslar çakiyor. Tomris Hanim'in yasini yüzüne kaziyan kirisiklarina, saçlarinin alninda basladigi çizgiye, burnunun ucundaki yuvarlakliga bakarken bir anda aydinlaniyorum. Ali Fuat'in istedigi bulus! Hemen oracikta Tomris Hanim'a Ali Fuat'i, projesini anlatmaya basliyorum.

"...Insanlar böyle bir sirkete neden basvursun ki diye düsünüyordum. Ümitsizlikten veya baska sansi kalmadigini sandigindan degil, bizim ona uygun esi kendisinden daha iyi bulabilecegimize inandigi için gelirse bu proje basarilidir demektir. Siz demin eski kocanizi tarif ederken aklima geldi. Eger insanlarin fotograflari elinizde olursa ve onlarin karakter tahlilini yüzlerine bakarak yapabilecek bir formülünüz varsa en uygun insanlari bir araya getirmeniz çocuk oyuncagi olur. Tüm yapacagimiz bana sirlarinizi vermeniz. Insanlarin yüzünden okuyabildiklerinizi bana anlatirsiniz, ben de bilgisayari programlarim." Tomris Hanim heyecanli genç adamlari yari sefkat yari istekle süzen tüm kadinlar gibi söylediklerimi dinledikten sonra: "Formüller kolay. Yillarin deneyimi var bende. Hangi ben yüzün neresindeyse ne anlama gelir, çenenin sekli nasil olursa kisinin haleti ruhiyyesi neye benzer söyleyebilirim ama..." Heyecanla itiraz etmesine firsat vermeden: "Gerçekten yapabilir misiniz? Mesela, bir denesek, hayir ben olamam, kendimle yüzlesmek istemiyorum, Semih olmaz, hah, buna ne dersiniz?" Bekledigim kisinin yüzünü çiziktirdigim peçeteyi uzatiyorum önüne. Biraz önce baslamis oldugu sözleri tamamen unutarak resme bakiyor. "Eger çizdiginiz gibiyse... Iste anlayissizligini ifade eden uzun bir burun, sehvet düskünlügünü gözler önüne seren kalin ve iri dudaklar, ihtirasini gizlemeyen dar bir çene, yalanciligini ele veren ince bir yüz. Tanimasi çok kolay biri. Kendini saklamayan..." O anlattikça ben yerin dibine giriyorum, kizarip bozariyorum. Böylesine açikca ortada olan bir seyi görmekten aciz biri oldugumu yüzüme vurdugunu anladigi için Tomris Hanim susuyor. Ali Fuat'i ve aptal projesini hirsla zihnimin çöp tenekesine firlatiyorum.

Peçetesiyle agzini silip konusmaya bambaska bir yerden devam ediyor: "Nuh'un Gemisi degil ama benim hayalimde hep bir sirk vardir. Çesit çesit hayvanlar. Insanlar... Hepsinin esit oldugu bir yer. Hiç fark ettiniz mi, sirkte hayvanlar da insanlar gibi çalisir, yildiz olanlari vardir, hüzünlü olanlari vardir... Sirk içinde bazen bir köpek, bir at ya da bir fil bir trapezci ya da ip cambazi kadar saygi görür. Hepsi marifetleri ile var olurlar. Insanin sadece insan oldugu için saygi görmedigi tek yerdir belki de. Ilkin sinemada görmüstüm. Tony Curtis oynuyordu. Filmin sahnelerini hatirliyorum... Ama babamin sadece ellerini hatirliyorum. Sinemadaki halimiz aklimda kalan son hatira galiba... Hemen ertesi hafta öldürülmüstü. Bir alacak meselesi yüzünden... Iste anacigim ansizin bizimle bir basina kalinca, ev de dükkan da borçlar yüzünden elden gidince dikisdikmeye baslamisti. Eski evimizden hayal meyal seyler hatirliyorum. Bir kösede duran soluk yüzlü berjerler yeni sefaletimizin tek lüksü haline gelince eski güzel esyalarimizin bize ihanet ettiklerini düsünmüs, ben de onlari hafizamdan silmis olmaliyim. Bir tek fotograflar kalmisti. Babamin yüzünü o fotograflarda o kadar çok inceledim ki... Her ayrintinin bir seylere isaret ettiklerini anladim zamanla... Semih, oglum, beyefendinin yemegi!"

O anlattikça ben sanki baska bir hayati yasiyorum gibi heyecanlaniyor, üzülüyor, içimden tasan hüznü bastirmaya çalisiyorum. Arada sirada kirikligimin bir vesikasi, basarisizligimin ve yalnizligimin bir kaniti olarak masanin kösesinde duran peçeteye, o açikca kendini ele veren yüze dalip gidiyorum. Böyle anlarda Tomris Hanim konuyu degistiriyor; daldan dala atlamasi anlattiklarinin degerini azaltacagina hepsini olduklarindan daha önemli hale getiriyor. "Biliyor musunuz ikinci kocam sirf Robert Mitchum'a benziyor diye evlendim. Rahmetli benden epeyce büyüktü. Hakikaten de Mitchum'a benzerdi. Karakter olarak da yani. O'nun da gözleri Mitchum'unki gibi esrar içmekten torba torbaydi. Neyse sizin de kafanizi sisiriyorum... Biraz daha sarap?"

***

Bir kadeh, bir kadeh dahÎa Fistik'in kapanma saatine dogru yaklasiyoruz. Beklenen kisi çok uzun bir süreden beri beklenmiyor. Hatta akla bile gelmiyor. Tüm müsteriler birer birer eksiliyor. Fistik basini kanatlarinin arasina gömüp hiç bilmedigi tropik düslere daliyor. Semih de çikiyor. Fistik kapaniyor. Biz akvaryumun isiginda bir süre daha konusuyoruz. Daha sonra, ne zaman oldugunu anlayamayacagim bir saatte araba kullanamayacak kadar içmis oldugum için Tomris Hanim'in evine dogru yürümeye basliyoruz. Havada hirsli bir soguk, tek tük atistiran kar, sert bir rüzgar, önümüzde evin yolunu ezbere bilen Dalmaçyali... Nedense içimde sürekli konusma istegi. Dilim dolasarak anlatip duruyorum. Nuh'un Gemisi, yüzlerdeki isaretler, düsler... Ayni seyleri defalarca anlatiyor, bunu bilmeme ragmen sarhoslugun etkisiyle kendimi engelleyemiyorum. Tomris Hanim ise hep dinliyor. Arada sirada elimi sefkatle sikiyor. Ellerimiz üsüyor. Saat öylesine geç ki! Kimseler kalmamis. Herkes gidecegi yere gitmis, gidilmeyen yerlerde bekleyenler bile kendilerini gizleyecek bir yer bulmuslar. Sadece sokak lambalarinin altinda ilerleyen iki kisi ve bir köpek hayaleti. Arada sirada birbirimize dayaniyoruz. Kar basliyor.

Evinin kapisindan girerken "Yarin görüsürüz. Ayni saatte..." diye sayikliyorum.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1