Buluşma

  Boganak - Balku

 

Binüçyüzotuziki yilini, hele bu yilin apansiz çöreklenen sonbaharini hiç sevemedi Sefer; ne binüçyüzotuzikide ne de daha sonra. Su arklarinin ve yazdan artakalma kurbaga yavrulari ile dolup tasan yesilimsi-sari gölcüklerin üstü sögüt yapraklari ile silme örtüldügünde, amansiz bir duyguyla sarsildi; ayaginin altinda bir kurbaga yavrusu kalmisgibi ürperdi. Köyü çapulcu çetelerin bastigi geçmistarrakali gecelerdeki gibi apaçik degil, onyil önce fidan gibi bir delikanliyken, önce sevdalisi sonra karisi olan Ermeni kizi Ago'yu, müslüman köyünde olmaz böyle sey diyenlere uyup anasinin evine gönderdigi talihsiz aksamVüstünde omzuna çöken gibi bir duygu bu: üstü örtük, adi yok.

Günler boyunca pek bir amaci da olmaksizin Aras nehrinin kiyisinda dolasti durdu. Kiyidaki iri taneli kuma yari yariya gömülü bir kaç yengeç parçasina ve pullari kuruyup dökülmüs, koca gözüne irice mavi bir sinegin konup kalktigi balik ölüsüne gene o adsiz duyguyla bakti. Gördükleri ile iliskisiz seyler düsündügünün ayrimina vardiginda sasirmadi. Insanoglunun gördügüyle düsündügü arasinda bir farkin hep olageldigi gibi bilgece bir seyler düsünür gibi olduysa da daginik, rüzgarli bir islikla bastirdi bunlari. Epeyce yürümüsolmali ki dizini bir ilginin kuytusuna vurup sorul sorul isemeye basladiginda aksam olmak üzereydi.

Günler ve geceler devrildi. Geçen zaman yüregini burkan, içini daraltan duyguyu dayanilmaz kilinca tam bir köylü gibi davrandi; ona bir ad vermek istedi. Bir kaç gününü ciddi olarak bunu düsünmeye harcadiktan sonra, yüklüce miktarda kepekli igde yedikten sonra bogazina yerlesen tikaca ithafen yerel bir sözcükle adlandirdi onu: Boganak. Bu boganak sonbaharin özel bir sakasi midir, yoksa Kâlba Celil'in söylediklerinin yarattigi sikintidan midir, hiç bilemedi. Ama Kâlba Celil'in söylediklerinin mevsimden dolayi bir vurgu kazandigini ya da mevsimin Kâlba Celil'in durumu yüzünden fazlasiyla iç karartici göründügünü ya da buna benzer bir seyleri kesinlikle düsündü.

Kâlba Celil'in, "Yaslandim artik. Eridim, tükendim. Isittim ki düsmanlarim beni öldürmek için firsat kollarlarmis. Ölüm yaradanin isi, karismak olmaz. Lâkin korkarim bu yarim bedene iki kursun sikarlar da Celil'i geberttik diye bayram ederler..." deyip, gazlambasinin isiginda alev alev yanan toplu tabancasini çikarip uzattigi gece Sefer sabaha kadar uyuyamadi. Yetmisyasindaki bedenin çökmüslügü ve yilginligiyla geçmisi karsilastirmak gibi bir basitlige düsmedi ama bir efsanenin böyle ürkekçe yikilisi karsisinda üzülmekten ve animsamaktan kendini alamadi.

Kâlba Celil yasarken bile hakkinda rivayetli konusulan bir kisiydi. Yaman kisilerin yazgisidir, dostundan çok düsmani vardi. Dostlarinin nereli oldugunu asla ögrenemedikleri bu adam anlasilacagi üzere bir yabanciydi. Gençlerin animsayamayacaklari kadar eski bir tarihte gelmisti köye. Aksakalli ihtiyarlarin, elinde Iran isi bir kama -ki bazilari kanli oldugunda israrlidirlar- ve yalinayak olarak Beralos'a geldigini ileri sürdükleri bu yabanci çok sonralari köyün yasantisinda çok seyi degistirecekti. Daha yirmisine varmadan omuzladigi ve bir daha yanindan ayirmadigi mavzeri, aticiligi ve acimasizligiyla tanindiktan sonra kanunsuzlugun ve kargasanin kanli mevsimini yasayan o yillarda, köyü açliktansa eskiyaligi seçmis, kiyima ve kadina susamisçetelere karsi tek basina savunan Celil; adi bir de tutkulu bir sevda hikayesine karisinca köyün öteden beri gereksindigi efsane olup çikti. Bir süre sonra Celil adi çokça kötünün cenazesi ile birlikte anilir olunca yapmadiklari yaptiklarina, yapmasi istenenler yapacaklarina karistirilip kistan ve dünyadan gizlenen koca sobali köy kahvelerine tasindi, geceyi ve dumanli renkleri masalsi renklere boyamak için kullanildi. Köyden köye, kahveden kahveye, dillere ve düslere dokuna bulana, gerçeklik adina sünnet edilmisama yorumca zenginlesmisnice hikayede basrol oynatildi Kâlba Celil. Gerçekle masal arasindaki tüm sinirtaslarini söküp atan bu hikayeler, çok geçmeden gerçek bir halk kahramaninin mücadeleli yasami ve Zâloglu Rüstem hikayeleri arasindaki tüm çesnilere büründü. Isi fazlaca abartip uzun kisgecelerinin kahve sohbetlerinde yanindakinin kulagina sir verircesine alçak sesle, onun efsanevi kahraman" Seyh samil ile bilmem kaçinci kusaktan akraba oldugunu söyleyenler; iç cebinde Seyh'in bizzat yazdigi bir muska bulundugu için kursuna ve ölüme karsi serbetli olduguna yemin edenler vardi.

Özellikle bu son yakistirmayi duydugunda, belki de Isfahan kerhanelerinde geçirdigi gecelerin gavurlugundan olacak, ölüme karsi sadece ölümün serbetli oldugunu düsündü Sefer. Ama anlatilan hikayelerde ortak bir yan vardi ki karsi koymak olanaksizdi: Tüm hikayeler uzak ve ulu bir insandan sözediyordu. Bir köylüsünün dedigi gibi daglar gibiydi o: Hem efsunkar ve görkemli ve hem de korkunç ve sefkatli. Oysa söndü sönecek bir gazlambasinin ölgün isiginda elinde farsça bir Hafiz-i sirazi divaniyla otururken bunca görkemli görünmedi Sefer'e. Ancak yastiklara yaslanarak oturabilen yasli adama derin bir acima ve korkunç bir saygiyla bakarken, elli yildir köyün varlik sebebi olan adamin artik yumusak ve zavalli bir et yiginina dönüstügünü düsündü. Sonbahara, yengeç parçalarina ve ölü baliga bakarken bogazina yerlesen boganagin nedensiz ziyaretine sasirdi. Bir an, çürüyüp bozulan, çöken kendisiymisgibi üzüldü; kemiklerinin taa içlerinde ince bir sizi alip basini yürüyor gibi oldu. Yine de Kâlba Celil'in uzattigi tabancayi hiç duraksamadan aldi ve ertesi günden itibaren onu korumaya gelecegine söz verdi. Yasli adamin bunu teklif ederkenki utancinin ayrimina vardiginda kendi utancini gizleyecek yer bulamadi; aceleyle ayrildi oradan.

Evine gidip uyudu ve tüm geceyi neye yoracagini bilmedigi düslerle geçirdi. Düslerin hepsi ayni sekilde sonuçlaniyordu: Ne oluyorsa oluyor, tüm köylüler -özellikle de onu en çok sevenler- Kalba Celil' in gögsüne çöküyorlardi karalar karanliklar içinde. Ve Sefer onun agzini açip kapayarak yardim istemeye çalistigini ama hiç sesinin çikmadigini görüyordu her seferinde. Düsün egemen sessizligine ragmen derinden, tok bir davul sesi duyuluyordu. O kipirtili dudaklardan çikamayan tüm sözcükleri açikça duydugunu anladiginda ilk ayrimsadigi agir ve yapiskan bir tikacin kendi sesini de kestigiydi. Ter içinde uyandiginda uzun süredir soluk alamamisgibi, son birkaç saati hiç yasamamisgibi hissetti. Gün isimak üzereydi ama yataktan kalkmadi ve öglene kadar sancili bir kararsizlik ve nedensiz bir vicdan agrisi ile kivrandi.

Aksamüstü onu Kâlba Celil'in evine dogru giderken görenler perisan halini bildik bulmadilar ama yine de anlayisla, anlamli bir sekilde kafa salladilar. Yasli adamin evine varir varmaz iç merdivenden çatiya çikti. Kâlba Celil yüzükoyun uzanmis, tüfegi gene elinde, uzaklara dogru bakiyordu. Sesi gene ürkek, hatta biraz korkakçaydi ama Sefer artik üzüntüden ve acimadan uzak duracak kadar temkinliydi. Karsilikli bir iki cümleden sonra adam tüfegini alip bitkin bir yürüyüsle asagi indi. Biraz önce onun uzandigi çulun üstüne yatip uzaklari gözleme sirasi Sefer'e geçmisti.

Gece, çok uzaklarda yanip sonen bir kaç isik ve kederli çakal ulumalari disinda sessiz geçti. Fazlasiyla sessiz. Ortalik agarmaya baslayincaya kadar kipirdamadan, elinde tabanca nöbet tuttu Sefer. Günesdogunca aniden ayaga firladi, evin içine inen merdivenlerden usulca indi. Kâlba Celil'in odasina süzüldü. Üstünden kaymisbir battaniye ile uyuyan adamin yasli, düzensiz solumalarini duyacak kadar yakina sokuldu. Bir an için dönüp gitmek ister gibi bir hareket yapti, sonra kararli bir sekilde kusaginin arasindan kafkas isi ince kamasini çikarip sirtüstü yatan Kâlba Celil'in kalbine sapladi. Tüm bedeniyle sarsilan adamin dehsetle açilan gözlerini görünceye kadar odada kaldi, sonra kamasini da orada birakip hizla disari çikti.

Disarda günes, hiç kuskusuz soluk bir sonbahar günesiydi. Sefer günese bakip mutlu ve huzurlu olmak istedi ama bu aglamasini durduramadi. Sakinlesmek için ya da gerçekten mutlu oldugundan, islik çalmak istedi, buna da kurumusdudaklari ve gözünün önünden gitmeyen 'balik ölüsü izin vermedi. Evine vardiginda kimseyi uyandirmamaya çalisarak islemeli bir keseyle duvara asili Kuran-i Kerim'i indirdi. Iki çocugunun ve her önemli olayin tarihini yazdigi en arkadaki bossayfayi açti ve sagdan sola dogru, elleri titreyerek sunlari yazdi: "Bugün, Hicri 1332, Muharrem ayinin 22. günü. Babam öldü. Allah rahmet eylesin." Tabancayi sakagina dayayip tetigi çekmeden önce son bir seyler yapmak istedi. Sayfanin arkasini çevirip önce herseyin nedeni ve sonucu olarak gördügü sözcügü yazdi, altina da olanlari...

 

Hosted by www.Geocities.ws

1