Buluşma

  Güneyde Bulusma - Cemal Ener

 

Haber geldiginde annesiyle karsilikli oturmus, camdan disariya bakiyordu. Çiseleyen yagmur; kursuni gökyüzü; pencereden gördügü dünyanin boslugu Mutfak muslugu zalim bir sabirla damliyordu. sehrin sessizligine sasti.

Kapi çaldigi sirada, annesi mutfaga dogru yürüyordu; duraksamadan kapiya yöneldi. Bir baska zaman olsa, kapi esiginden kulagina gelen fisildasmalar bile ona konusulanlarin içerigini sezdirebilirdi. Ama simdi, çevresindeki herkesin o görkemli sessizligi korumak için dokunakli bir gayret içinde oldugunu düsündü yalnizca. Farkina varmadan gülümsedi.

Uzun bir yol katetmisti haber. Yan daireyi telefonla arayan bir akraba; telefona cevap veren emekli albay; tatsiz haberi verme görevini üzerine alan albayin karisi ve annesi, haberi elden ele geçirilen bir yangin kovasi gibi, ona kadar ulastirdilar: Tedavi görmek üzere gittigi Londra'da, "ameliyat masasindan kalkmamisti". Yanina geldiginde agliyordu annesi: "Onu kaybettik", dedi. Belki söndürülecek bir yangin olmadigini göstermek istiyor; belki de yalnizca bir seyler söylemesi gerektigine inaniyordu: "Kimi", diye sordu. Annesi, biraz da sasirarak, "Babani", diye karsilik verdi.

O bir yaz babasiydi. Besyasindan baslayarak, ondört yil boyunca yasitlarinin "yaz tatili" adini verdikleri sey, onun gözünde babasini görmeye gitmekle -daha dogrusu gönderilmekle- esanlamli oldugu için degil yalnizca. Yaz denilen dönemin siradan bir mevsimden daha fazla bir sey, bedeniyle, diliyle (yörenin agzina uyum saglamakta hiç güçlük çekmiyor, hatta bundan zaman zaman bir keyif bile aliyordu), baskalariyla kurdugu iliskiyi; zamani algilayisini; kisacasi tüm varolusunu dönüstürebilen, agirlastirabilen bir insanlik hali oldugunu orada, "babasinin sehrinde" anladi.

Hayatina giren nesnelerin, islevlerini çok asan duyumlara, imgelere dönüstüklerini; tüm yasantisini böylesi imgelerle kurulmussahneler olarak yeniden hatirlayabilecegini anlamak için, altmisli yillarin sonundaki o uçaklari düsünmesi yeterli. Dev boyutlarda birer metal tabut gibi hatirliyor o pervaneli uçaklari: belki o uçuslarda verdigi bir dayaniklilik sinavinin anisina... Ama bu çagrisim hiçbir sikinti, boguntu hissi tasimiyor yedeginde. Tersine, olsa olsa üçbin metre yükseklikte seyreden uçagin sarsintilariyla kapildigi kusma nöbetlerinden basini kaldirabildigi anlarda, Toroslar'in elini uzatsa tutabilecegi kadar yaklasmiszirvelerinden gözlerini alamiyor. Biraz sonra piste inip de kapilari açildiginda üzerine bir lav silahi gibi bosalacak havayi düsününce, hâlâ karlar altindaki doruklarin gerçekdisi güzelligini farkediyor. Tikanmiskulaklarina sizan ugultuyla, agir agir kendisinden uzaklasan bir dünyanin tepesinde oldugunu hissediyor ve uçagin asagidaki beyaz örtüye düsen gölgesinin ne kadar yavas ilerledigini hayretle izliyor.

Hayir, bugünküler kadaür konforlu degil, ama güzeldi o uçaklar. Onlari güneydeki o küçücük havalimaninin pistinde dururken görüyor: Insanligin teknolojiye duydugu inanci henüz yitirmedigi bir döneme adanmisbirer anit gibi, bugün bile, sözgelimi çelik bir bavula bakarken gördügü kati bir zarafeti tasiyorlar. Ve güneyin kizgin yaz günesinde donuk pariltilar saçiyorlar.

Uzaktalik söylemini gerçeklestiren kadin midir gerçekten de? Roland Barthes'in dedigi gibi, kadin oturgan, erkekse yolcu mudur? "Kadin sadiktir (bekler), Erkek hovardadir (gezer, tavlar)." En azindan, onu bu dünyaya firlatan kadinla erkek için geçerli degil bu önerme. Onlarin öyküsünde durmadan yolda olan, sürekli yolculuk eden bir üçüncü kisi var: bir çocuk. Tabii buna ne kadar yolculuk denebilirse. Ondört yil boyunca hep iki kisi, iki iklim arasinda gidip geliyor çocuk. Bir daha hiç bulusmamaya karar vermisbu iki kisinin bir zamanlar sözlesmisolduklarini duyurmaya çaloisan bir haberci gibi. Ama olsa olsa üçüncü kisiler ilgileniyor bu duyuruyla. Sözgelimi "emanet edildigi" bir hostes: "Nereye gidiyorsun küçük?" "Anneme!" Ya da uçakta, yaninda oturan bir yolcu: "Nereye gidiyorsun küçük?" "Babama!" Geçen zamanla birlikte, o da bir çocuk, dolayisiyla bir mesaj olmaktan çikiyor ve iki yaka arasindaki gidis-gelisleri iç sikintisiyla sürdürdügü, belki de yalnizca üsengeçlikten ya da kendini güçsüz hissettigi için vazgeçemedigi bir aliskanliga dönüsüyor, ama yolculuk diyemiyor bunlara.

Ve gittigi yerde her ikisini de kapanmisve beklerken buluyor. Neyi ya da kimi beklerken? Çocuk, beklenenin en azindan kendisi olmadigini seziyor. Ama bundan fazlasini anlamaya onun gücü yetmeyecek.

Bekleyen kisiyi ele veren, duraganligi, hareketsizligi kadar, belki ondan da fazla gözleridir: kapali bir mekanda, dört duvar arasinda olsa bile hayali bir ufka, ufuktaki bir noktaya sabitlenmis, donuk, dalgin bakislar. Beklemek bulundugu yerde, uzaklarin özlemini çekmektir. Gidilmis, görülmüsbir yere degil, bilinmeyene yönelik bir özlem; bir baskasi olmak için duyulan umutsuz ve dermansiz bir istektir bekleyis. Kadinla erkegin bekleyislerindeki esrari, yillar sonra okuduklarinin, yasadiklarinin (ve yasayamadiklarinin) yardimiyla anlamaya çalisti. Ve her ikisinin de bambaska bekleyisler içinde olduklarini düsündü. Kadin bir baska kadin olmak; disilik dozu daha iyi ayarlanmisbir insan olarak yasamak istiyordu. Roland Barthes'in sözünü ettigi kadinlar gibi örgü örüp sarki söylemek, iplik egirmek yerine, belki marangozluk yapmak, bozulan elektrik prizlerini tamir etmek istiyordu. Fikir tartismalarina katilmak, gerekirse agiz dalasina girmek istiyordu. "Sözünü" geçirmek istiyordu: dedigini yaptirmak anlaminda degil, bir sözün arkasinda durmak; sözünün müellifi olmak anlaminda. Erkekten ayrilip yeni hayatini kurarken yaptigi ilk islerden biri, marangoza bir kitaplik için ölçü verip tahta kestirmek oldu. Gelen tahtalari birbirine çakarken ezdigi parmaklarini; kitapligini zimparalarken batan kiymiklari; cilalarken kollarina bulastirdigi vernik lekelerini yepyeni birer kimlik belgesi gibi gururla tasidi.

Erkeginse neyi bekledigi o denli açik degildi. Belki de bunu anlayabilecek kadar uzun bir zaman geçirmemisti onunla birlikte. Nedeni ne olursa olsun babasinin varligi onun gözünde hep yabanci gerçek-disi bir boyut tasidi. Yabancilik önce sehirden basliyordu. Gittigi yer kendi yasadigi sehre oranla çok daha küçük oldugu, apaçik tasrali özellikler tasidigi halde, uçaga her binisinde Türkiye'den ayrildigi (hiç ayrilmamisti oysa), dünyanin bir baska ülkesine gittigi hissini yillar boyu üzerinden atamamisti. Belki uçakla gidilen bir yere gittigi için, belki uçakta hep bir takim yabanci askerler görmeye alisik oldugu için... Saç tiraslarini bile ilgiyle izledigi bu adamlardan bir tanesi yanina oturmustu bir keresinde ve yine kusmaya basladigi bir sirada agzina kagit torba tutma isini hostesten devralmisti. Kendini o askere hep borçlu hissetti nedense. Babasinin onu karsilamaya geldigi enderdi. Çogunlukla arabasini gönderip aldiriyordu.

Sonra uçsuz bucaksiz bir ovayla yüksek daglar arasina sikismissehrin bir ucundan digerine kisa bir yolculuk yapiyorlar. Kara salvarlar giymis, açikta kalan yerleri günesten kararmisinsanlarin altalta üstüste dolastigi daracik sokaklardan, ansizin palmiyelerin gölgeledigi genisbulvarlara geçiyorlar. Sagli sollu, yüksek duvarlarin çevirdigi bakimli bahçeler içinde gösterisli villalar siralaniyor. Bunlardan birine giriyor, ve kendini genis, neredeyse soguk bir salonda buluyor (yasadigi sehirdeki insanlar soguktan korunmak için kapanirlarken, buradakiler -hiç degilse varliklilari- sicaktan kaçmak için kapaniyorlar). Gözlerini önündeki bardaga dikmis oturan babasini görüyor. Onun yanina oturuyor; artik oradan ayrilincaya kadar hiç kalkmayacak o koltuktan ve babasinin dizi dibinden.

Sehri kusatan ova, sanki gökyüzündeki hasin günesi söndürmek isteyen insanlar tarafindan, savurgan bir gayretle sulaniyor. Daha topraga degerken buharlasan su, eriyen asfaltin dumanina karisiyor ve dalgalanarak yükselen bu yogun hava tüm sehre bir serap görüntüsü kazandiriyor. Oturdugu yerden dev okaliptüs agaçlarini görüyor. Gün boyu issizlasan sokaklardaki tek tük insanlar, enerjilerini sakinmak istercesine agir adimlarla yürüyorlar. Kelimeleri yayarak, degisik bir vurguyla konusan insanlarin uzak seslerini isitiyor. Gördügü ve duydugu hersey ona rüyalardaki kadar yavas ve amaçsiz geliyor.

Birbirleriyle pek konusmazlardi. Bazen saatlerce susup klima cihazinin ugultusunu dinleyerek disaridaki gerçekdisi manzaraya bakarlardi. Babasinin sorularina kisa ve kaçamak cevap lar verir; kendini ona açmamaya özen gösterirdi. Gerçi o zamanlar bunun farkinda bile olmadigini düsünüyordu ama, böyle misafirlige gelmiskomsu çocugu gibi davranmasinin babasini kirdigini çok sonralari anladi. Ve o zaman hafif bir pismanlik duygusu geçti içinden.

Bazen de anekodtlar anlatirdi babasi: yillarca dinleye dinleye ezberledigi gençlik anilari, arkadaslarinin baslarindan geçen gülünç olaylar... Sonralari bu öyküleri düsündügünde, babasi için zamanin en azindan onbesyildir durmusoldugunu farketti. Yabanci diyarlarsa hiçbir zaman söyledigi kadar ilgilendirmemisti onu. Baska ülkelere dair anlattiklari inandirici olamayacak kadar basmakalip seylerdi: "Amerika'da herkese iki araba düsüyor; Almanya'daysa iki piyano." Amerika'yi hiç görmemisti oysa, hayatinin son yillarinda gittigi) Almanya'da çektigi fotograflardaysa, gösterisli dükkanlarin siralandigi isikli caddeler, hayvanat bahçesi manzaralari arasinda tek bir piyanoya bile rastlanmiyordu. Neyi bekledigini anlamak zordu gerçekten de. Belki de onu ölü bir balik gibi sahile atan denizin, yeni bir dalgayla gelip yeniden ölüler alemine çekmesini...

Haber geldikten iki gün sonra, babasinin yanina son bir kez daha döndü. Ve sehri dört yasindan beri ilk kez kisa hazirlanirken buldu. Hava yine soguk degildi. Ama mezarliktaki otlara kiragi düsmüstü. Dualar okunurken, günesyavasyavasyükseliyordu: artik insani korkutmayan, siradan, tanidik bir günes. Bir el sirtindan ittiginde kendini açik mezarin basinda buldu. Tabutun kapagi açilmisti. Yüz kefen bezinin arasindan ona bakiyordu. Bu yüzde bir esrari çözmeye yarayacak hiçbir sey yoktu. Bir esrar da yoktu hatta. Orada bir acinin ya da gerilimin izlerine rastlamadigi için memnun oldu yalnizca ve o yüzü, babasinin tüm yüzlerinden özenle ayirip, hep yaninda tasiyacagi sehrin geçmisine katti.

Haber geldikten iki gün sonra, babasinin yanina son bir kez daha döndü. Ve sehri dört yasindan beri ilk kez kisa hazirlanirken buldu. Hava yine soguk degildi. Ama mezarliktaki otlara kiragi düsmüstü. Dualar okunurken, günesyavasyavasyükseliyordu: artik insani korkutmayan, siradan, tanidik bir günes. Bir el sirtindan ittiginde kendini açik mezarin basinda buldu. Tabutun kapagi açilmisti. Yüz kefen bezinin arasindan ona bakiyordu. Bu yüzde bir esrari çözmeye yarayacak hiçbir sey yoktu. Bir esrar da yoktu hatta. Orada bir acinin ya dda gerilimin izlerine rastlamadigi için memnun oldu yalnizca ve o yüzü, babasinin tüm yüzlerinden özenle ayirip, hep yaninda tasiyacagi sehrin geçmisine katti.

 

Hosted by www.Geocities.ws

1