
Buluşma
| Lal'de
Bogulmak - Nurdan Besergil
Sövalye balta girmemis ormanlari asip gelmisti. Prenses umudunu ilk günkü kadar taze tutarak beklemisti. Uçsuz bucaksiz ovanin ortasinda azametle dikilen satonun büyüleyici bahçesinde ay isigi dogayi laciverde boyamisken bulustular. Sarildilar. Öylece kalakaldilar. sövalye basini gömdügü sari saçlari uzun uzun kokladi. Bir tanem, dedi, yasama nedenim, dedi, gözümün bebegi. Burnuna gelmesine alisik oldugu menekse kokusunu duydu. Ya da duydugunu sandi. Belki gerçekten de bir süre sevgilisi menekse koktu. Ama çok geçmeden duydugunun toz, örümcek ve karanlik kokusu oldugunu anladi. Prenses, dakikalarca kucaklasmalarina karsin neden sövalyenin ona daha, daha, daha siki sarilmadigini, el ele tutusup birbirlerinin gözlerine bakarken sordu. sövalye, "bilmem", dedi, "yorgunluktan belki de. Az önce bir kaplanla bogustum." Prenses sövalyenin karnindaki yara izini gösterdi: Yaralanmissin. "O daha önceki bogusmalarin birinden kaldi" dedi sövalye. Ve sol kolunun altindaki kocaman, kipkirmizi, toza topraga bulanmisve yer yer sari-yesil renkli irin birikmisyarayi gösterdi. Prenses kisa, keskin bir çiglik atti; uzun, ince, bembeyaz parmaklarinin ucuyla yaraya dokundu. Daha dogrusu uzun, ince, bembeyaz olmasi gereken parmaklarinin ucuyla. Çünkü sövalye Prensesin dokunusuyla acilari biraz olsun dinecek diye beklerken, yarasini bir dikenli tele sürtmüs gibi duyumsadi. Dislerini sikarak Prensesin elini avuçlarina aldi; nasirli, kirmizi, sismis parmaklarina bakti. Prenses onun bir sey söylemesine firsat vermeden soru isaretli bu bakislari yanitladi: Sen yokken zaman geçmek bilmedi. Oyalanmak için her sabah satodaki seksenbes odayi toplamaya, sölenlerde sayilari yüzleri bulan davetlilerin bulasiklarini yikamaya, ahirlari, kümesleri temizlemeye ve bahçeyle ilgilenmeye basladim. Kisa zamanda simsirleri bahçivanlarimizdan daha ustaca budamayi ögrendim. Hem, parmaklarimin patlican gibi olmasinin ne önemi var, degil mi sevgilim? Yanindayim ya, yanimdasin ya! "Öyle" dedi, sövalye ve Prensese sarildi. Prenses: Bunlar da ne? "Ne onlar bir tanem? Yasama nedenim? Gözümün bebegi?" Bak, bunlar. sövalye boynunu zorlayarak Prensesin isaret ettigi yere bakti: "Onlar yerlilerin sirtima sapladiklari mizrak ve oklar." Bunlar sirtinda mi kalacak? "Sirtimda olmasinin ne önemi var, sevgilim?" Tabii, tabii... De, sirtindaki o sekilsiz seylerle mi yasayacagiz? "Neden olmasin!" Prenses sustu. sövalye sustu. Bakislarini Prensesin iki gün önce biçtigi çimlere diktiler. Neden sonra sövalye omuzlarindaki pençe izlerini gösterdi. Prenses de gergef islerken makas batan ve çikan gözünü. sövalye bacaklarindaki bodur agaçlarin, dikenli çalilarin derin çiziklerini, tabanlarindaki yilan, çiyan, akrep yaralarini. Prenses, babasi onu taliplerinden birine verecegini söylediginde kosarak kaçarken düsüp kirdigi ön dislerini. sövalye burnunun iki yanindan baslayip çenesinde sonlanan iki derin yariga yerlesen mantarlari. Prenses alninda ve gözlerindeki kirisikliklarda yetisen yosunlari. Sonra sövalye derisini yüzüp ay isigina tuttu. Prensese günesten kavrulup mesin gibi sertlesen ve leke leke kabaran derisini gösterdi. Ve Prenses de kaygilanmaktan tikanan ve sertlesen damarlarini sövalyeye göstermek için teker teker vücudundan çekti, çikardi. Birbirlerine gösterecek seyleri kalmadiginda yüreklerini ellerine aldilar. Ufacik bir cesaret ya da umut kirintisi bulabilmek için safak sökene kadar kendi yüreklerine bakakaldilar. Havanin aydinlanmasiyla ortaliktaki kan gölünün ve organ israfinin ayirdina vardilar. |
