Hazret-i Mevlana’nın Hayatı
Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir.
Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen
isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana
ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders
okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi,
Şemseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren
Mevlana’yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine
sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir.
Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş
yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen Anadolu
ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet
oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada
geçmesi ve nihayet türbesinin orada
olmasındandır.
..........................................................................
Doğum Yeri ve Yılı
Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da
bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi
Belh’tir. Mevlana’nın doğum tarihi ise 30 Eylül
1207 (6 Rebiu’l-evvel, 604) dir.
..........................................................................
Nesebi (Soyu)
Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi,
Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun;
babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk
Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i
Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası,
Sultanü’l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı ile
tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası,
Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’dir. Eflaki’ye
göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve
geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve
alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler
söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da
talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana’nın sevgi
yolunda gidenler eserlerinde Sultanü’l-Ulema
Bahaeddin Veled’in nesebinin, anne cihetiyle
ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed’in torunu
Hazret-i Hüseyin’e, baba cihetiyle de onuncu
göbekte Hazret-i Muhammed’in seçilmiş dört
dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a
ulaştığını kaydediyorlar.
..........................................................................
Babası Bahaeddin
Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti
Bahaeddin Veled, 1150’de Belh’de
doğmuş, babası ve dedesinin manevi ilimleriyle
yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübra (? –
1221)’dan feyz almıştır. Bahaeddin Veled bütün
ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi.
İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana
gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan
Bahaeddin Veled, Horasan Diyarının, en güç
fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan
hiçbir şey almazdı; devlet hazinesinden
kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.
Kaynakların ittifakla rivayetine göre, devrinin
alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed’in
manevi işaretiyle, Baheddin Veled’e Sultanü’l-
Ulema ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra da
Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Bu
ünvanın verilişi Türklerin adetiyle de izah
edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet
sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine,
unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın
gözünde belirtmek, halkı ilim ve irfana
yöneltmek için o gibi büyüklere layık oldukları
birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme,
fazilete karşı saygı duygularını gösteren parlak
bir delildir. Hatta anane gereğince imzaların
üstünde bu ünvanları kullanmaya mecburdurlar
onlar kazandıkları bu ünvanları kendileri için
manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan
asla gurur duymazlardı. Alimler gibi giyinen
Bahaeddin Veled, adeti üzere, sabah namazından
sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra
dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri
de bütün halka va’z ederdi. Va’zı esnasında
umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini
benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve “Semavi
(Allah’dan olan ilahi) kitapları arkalarına
atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp
itibar edenlerin nasıl kurtulma ümidi olur”
derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve
savunan Fahreddin-i Razi’ye ve ona uyan
Harezmşah’ın aleyhinde bulunur; onları bidat
ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan,
yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak
görür ve şöyle derdi: “Muhammed Mustafa’nın
yürüyüşünden dahi iyi yürüyüş, yolundan daha
doğru bir yol görmedim”
..........................................................................
Hazret-i
Mevlana’nın Babası ile Belh’ten Çıkışları ve
Konya’ya Gelişleri
Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve
bunların Harezmşah katında saygı görmelerini
çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin Veled’in
açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok
içerlediğinden onu Harezmşah’a gammazladı.
Bahaeddin Veled’in de gönlü Harezmşah’tan
incindi ve Belh’i terk etti. Ancak
araştırıcılar, Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç
etmesine sebep olarak, Moğol istilasını
gösterirler. Sultanü’l-Ulema, aile fertleri ve
dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde
terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti.
Nişabur’a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat’a
yaklaştığında, kendisine hangi kavimden
olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini
soran muhafızlara Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin
Veled şu manidar cevabı verir: “Allah’dan
geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’dan başka
kimsede kuvvet ve kudret yoktur.” Bu söz Şeyh
Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)’ye
ulaştığında: “Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled”den
başkası söyleyemez” dedi, samimiyetle ve
muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle
karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip
nezaketle Bahaeddin Veled’in dizini öptü,
gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled,
Bağdat’ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe
yolundan Kabe’ye hareket etti. Hac farizasını
yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı.
Bahaeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlana
olduğu halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya,
oradan Erzincan’a, oradan Karaman’a uğradılar.
Karaman’da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet
Konya’yı seçip oraya yerleştiler.
..........................................................................
Göç Yolunda Hazret-i Mevlana’ya Teveccühte
Bulunan Mutasavvıflar
Şeyh Attar Hazretleri: Belh’i terk ettikten
sonra Bağdat’a doğru yola çıkan Bahaeddin Veled,
Nişabur’a vardığında ziyaretine gelen Şeyh
Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp
sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar,
Mevlana’nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali
görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder
ve babasına da; “Çok geçmeyecek ki, bu senin
oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine
ateşler salacaktır.” der.
Şeyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü’l-Ulema, Hac
farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte
Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin
İbnü’l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i
Ekber, Sultaü’l-Ulema’nın arkasında yürüyen
Mevlana’ya bakarak: “Sübhanallah! Bir okyanus
bir denizin arkasında gidiyor” demiştir.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Evlenmesi
Karaman’da bulundukları 1225
tarihinde Mevlana, babasının buyruğu ile
itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca
Şerafeddin Lala’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı
Gevher Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine
girdiğinde onsekiz yaşındadır.
Hazret-i Mevlana’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle
İlgili Yorumu: “Hak Teala’nın Anadolu halkı
hıkkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber
Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin
en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu
ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk
sahibi Allah’ın aşk aleminden ve deruni zevkten
çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı
Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik
aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan
ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.
Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer
verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına
ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan)
onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar
tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi
manen yücelten olgun insan); irfan aleminin
mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciğer
arkadaşı) olsunlar.”
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’yı Yetiştiren Mutasavvıflar
Sultanü’l-Ulema Şeyh
Bahaeddin Veled Hazretleri
Önceki bahislerde şahsiyetini
belirtmeye çalıştığımız Bahaeddin Veled,
Mevlana’nın ilk mürşididir. Yani Mevlana’ya
Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulunce
hakikatleri ve sırları gösteren tarikat
şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek itibar ve
şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled,
Selçukluluların Sultanı Alaaddin Keykubat’tan
yakın alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin
Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş
şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikden kısa
bir süre sonra, son derece samimi dindar olan
Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi
1219-1236), sarayında Bahaeddin Veled’in
şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün
ileri gelenleriyle birlikte onun manevi
terbiyesi altına girdi. Sultaü’l-Ulemaya
gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu
hayranlıkla şöyle över; “Heybetinden gönlüm tir
tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu
eri ördüke, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem,
bendem korkup titrerken ben, bu adamdan
korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım
ki o, cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri
olmayan bir Allah dostudur.” Dünya sultanına
hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül
sultanı Bahaeddin Veled, 24 Şubat, 1231
tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi alemde
göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir
hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı.
Sultanü’l-Ulema, sadece duygu ve düşüncelerini
açıkladı şöhret peşinde koşmadı.
Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları daima
aydınlattı.
Seyyid Burhaneddin
Hazretleri
Bahaeddin Veled’in irtihalinde Mevlana
yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti,
dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile
babasının makamına geçti, oturdu. Mevlana,
babasından sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya
kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde
babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i
Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi. Mevlana onun
manevi terbiyesi altına girdi.
Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir
kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri irfanının
delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan
sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan
denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk
yıllarında bir lala gibi omuzlarda taşıyıp
dolaştırdığı Mevlana’ya dedi ki: “Bilginde eşin
yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam)
sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç.
Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat
benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de
ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada
güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın;
ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy.”
Mevlana babasının halifesinden bu sözleri
duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim
oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid
Burhaneddin’i babasının yerine koydu ve gerçek
bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona
hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin
kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için
gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin
feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti,
olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden
kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim,
Mesnevi’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil
insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; “Piş,
ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı
Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu,
tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu
sultan kesilirsin.”
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Konya Dışına Seyahati
Halep ve Şam’a Gidişi: Mevlana, yüksek ilimlerde
daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in
izniyle Haleb’e gitti. Halaviyye Medresesi’nde,
fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim
olan Adim oğlu Kemaleddin’den ders aldı.
Mevlana, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra
Şam’a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak
için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam’daki
alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.
..........................................................................
Şam’da Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir
Anlık Görüşme
Eflaki’ye göre Mevlana, Şam’da Şemseddin-i
Tebrizi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa
bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir.
Şemseddin-i Tebrizi, bir gün halkın arasında,
Mevlana’nın elini yakalayıp öper ve ona
“Dünyanın sarrafı beni anla!” diye hitap eder ve
kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme
tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems,
Konya’ya gelecek ve Mevlana ile içli dışlı
sohbet edecektir.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana Kamil Bir Mürşid
Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra
Konya’ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin’in
arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle
ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa
kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az
uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek
suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda
Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp öptü;
takdir ve tebrikle, “Bütün ilimlerde eşi benzeri
olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin
parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun...
Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir
hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret
aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla
dirilt.” Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi.
Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana’dan izin
alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedi aleme
göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri’dedir.
Mevlana Seyyid Burhaneddin’in Konya’dan
ayrılışından sonra, irşad (Allah Yolunu
gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti.
Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş
yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre
dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve
on binden çok müridi vardı.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Dostları,
Halifeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan
Mutasavvıflar
Şems-i Tebrizi Hazretleri
Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu
1186 dır. Tebrizli Melekdad oğlu Ali’nin oğlu
olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra,
zamanının yegane şeyhi olarak gördüğü Tekbirzi
Şeyh Ebu Bekir Sellebaf’a (sele ve sepet
örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve
irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı
manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun
mürşidler bulmak arzusuyla seyehate çıktı.
Senelerce takati tükenircesine bir çok bir çok
yerler dolaştı, zamanının arifleriyle görüştü.
Bu arifleri, mana alemindeki uçuşunda kinaye
olarak Şems’e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını
vermişlerdir. Şems, ta çocukluğundan itibaren
fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden
geçercesine ilahi aşka dalarak yaşayan bir
şahsiyetti. Şems, kendisini ruhen tatmin edecek
seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi
mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir
kamil velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap
olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost
arayan Şems’in bir gece kararı elden gitti,
heyecan içinde idi. Allah’ın tecellilerine
gömülüp mest olmuş bir halde münacatında “Ey
Allah’ım! Kendi, örtülü olan sevgililerinden
birini bana göstermeni istiyorum” diye yalvardı.
Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde
bulunan, Belhli Sultanü’l-Ulema’nın oğlu
Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu
ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi
sabahı Konya’ya geldi.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana ile Hazret-i Şems’in
Buluşmaları
Mevlana ile şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur,
bu iki ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu
tarihte Şems, altmış, Mevlana, otuz sekiz
yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet
yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini
tamamiyle Hakk’a verdiler ve gönüllerine gelen
ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan
Veled der ki: “Ansızın Şems gelip ona ulaştı;
ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın)
hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı
yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlana’yı
şaşılacak bir aleme çağırdı, öyle bir aleme ki,
ne Türk gördü o alemi ne Arap.”
Hazret-i Mevlana’nın Maşukluk Mertebesine
Erişmesi: Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar,
“Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir
derece vardır ki o, maşukluk durağıdır. Aleme bu
maşukluk durağına dair haber gelmemiş, bu
durakta bulunanların ahvalini hiçbir kulak
işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip,
Mevlana Celaleddin’i aşıklık ve erenlik
mertebesinden, bu zamana kadar duyulmaması olan,
maşukluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen
Mevlana, ezelde, maşukluk denizinin incisiydi,
her şey döner, aslına varır.”
Kim, kimi aradı? Hatırlara gelebilecek, “Şems mi
Mevlana’yı aradı, Mevlana mı Şems’i” sorusuna
şöyle cevap verebiliriz: Şems, Mevlana’yı,
Mevlana’da Şems’i aramıştır. Şems Mevlana’ya
aşık ve taliptir, Mevlana’da Şems’e aşık ve
taliptir. Çünkü aşık, aynı zamanda maşuk, maşuk
aynı zamanda aşıktır. Mevlana der ki: “Dilberler
(gönlü alıp götürenler, manevi güzeller),
aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar,
aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil
ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk
tarafından sevildiği cihetle maşuktur da.
Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda
suzusları arar.”
..........................................................................
MEVLANA BÖREĞİ
MALZEMELER:1 çay bardağı yoğurt, 1 çay bardağı
zeytinyağı, Biraz su, Yarım limon suyu, Biraz
Tuz Alabildiği kadar un, (Ayrıca içi içir yarım
kilo kadar zeytinyağı ile karışmış tereyağ)
YAPILIŞI:Bu malzemelerin hepsi konur ve güzelce
yoğrulur. Küçük küçük bezeler ayrılır.
Dinlenmeye bırakılır. Diğer tarafından bir iki
baş soğan yarım kilo kıyma, 1 demet maydanoz,
biraz karabiber. Soğanlar bir iki kaşık
zeytinyağında kavrulur. Sonra kıyma da ilave
edilerek kavrulur. Ateşten indikten sonra
maydonozu ilave edilir. Diğer taraftan bezeler
incecik açılır. Arası yağlanır tekrar açılır
tekrar yağlanır. Ve bir bohça şeklinde dürülerek
köşelere iç konulur ve kapatılır. Ondan sonra
sıcak fırına sürülür.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Manevi Yolculuğundaki
Safhaları
Mevlana, manevi yolculuğunu,
olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır.
“hamdım, piştim, yandım.” Mevlana’nın pişmesi,
babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid
Burhaneddin’in feyizli nefesleriyle, yanması da
Şems’in nurlu aynasında gördüğü kendi
güzelliğinin aşk ateşiyledir.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana ile Şems Hakkında
Mevlana, Şems ile Konya’da
buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir
şahsiyetti. Şems, Mevlana’ya ayna oldu. Mevlana,
Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz
güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle
Mevlana, gönlündeki Allah aşkını Şems’te
yaşattı. Mevlana’nın Şems’e karşı olan sevgisi,
Allah’a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür).
Çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak
tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere
bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir
aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlana
zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve
değişikliği yaptı. Şems ile Mevlana üzerine söz
tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems,
Mevlana’yı ateşledi, ama karşısında öyle bir
volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de
yandı.
..........................................................................
Şems-i Tebrizi Hazretleri’nin Konya’dan
Ayrılışı
Şems ile buluşan Mevlana, artık vartini
Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına
gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi.
Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi
aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu
iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı
idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya
başladılar. Neticede Şems, incindi ve
Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen, Konya’dan
Şam’a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).
..........................................................................
Hazret-i Şems’in Konya’ya Dönüşü
Şems’in ayrıldığında derin bir
ızdıraba düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı
güzel bir mektubu, Sultan Veled’in
başkanlığındaki kafileyle Şam’a, Şems’e
gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam’a vardı,
Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu,
hediyelerle birlikte, saygıyla Şems’e sundu.
Şems, “Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın
arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden
nasıl çıkabilir.”diyerek, Mevlana’nın davetine
icabet etti ve 1247 ‘de, Sultan Veled’in
kafilesiyle, Konya’ya döndü.
..........................................................................
Hazret-i Şems’in Kayboluşu
Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi.
Mevlana da hasretin sıkıntılarından kurtuldu.
Artık Şems’in şerefine ziyafetler verildi, Sema
meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla,
muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok
sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar
yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu
topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden
sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine
esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan
kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled’e
dedi ki: Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler.
Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan
Mevlana’nın huzurundan beni ayırmak,
uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu
sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim
nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes
acze düşecek, kimse benden bir nişan bile
bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de
yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek.” İşte
Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248
tarihinde Konya’dan ansızın gidip kayboldu.
Şems’in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten
onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı
esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i
falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını
ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu.
Bir gün bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye
haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek
şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa
bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın
verdiği haber yalandır, o Şems’i görmemiştir,
dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir. “Evet,
onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim
varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı
verirdim.”
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın, Şems-i Tebrizi
Hazretleri’ni Aramak İçin Şam’a Gidişi
Mevlana, Şems’i çok aradı. Onun
ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice
şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam’a
gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu son iki
seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle
beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları
arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in
ifadesiyle Mevlana, Şam’da suret bakımından
Tebrizli Şems’i bulamadı ama, mana yönünden onu,
kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında
beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki:
“Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve
cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi!
İster onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben.”
..........................................................................
Konya’lı Kuyumcu Şeyh Selahaddin
Hazretleri
Yağıbasan’ın oğlu Konyalı Zerkub
(kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selahaddin Feridun,
Konya civarındaki bir gölün kenarında
balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ummi olarak
bilinen Şeyh Selahaddin, gençliğinde Seyyid
Burhaneddin’in terbiyesine girmiş, onun
sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış,
kamil bir insandır. Ayrıca Şems’in sohbetlerinde
de bulunmuş, ondan da feyz almıştır. Mevlana ile
Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selahaddin’in
hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet
edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme
bahtiyarlığına eren zat, Şeyh Selahaddin’dir.
Şeyh Selahddin, kuyumcu dükkanında altın varak
yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi
halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.
Hazret-i Mevlana’nın Vecd ile Sema’ı
Şeyh Selahaddin’in, Mevlana ile tanışması ta
Seyyid Burhaneddin’in manevi terbiyesi altına
girdiği tarihte başlar, fakat bütün sevgilerden
tamamen vaz geçip Mevlana’ya manen bağlanmasına
ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine
sebep şu hadisedir. Mevlana bir gün Şeyh
Selahaddin’in Kuyumcular çarşısındaki dükkanının
önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için
çekiçle altın dövmekte olan Kuyumcu Şeyh
Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden
çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin
ahengi ile cezbelenir. (Allah tarafından manen
çekilerek iradesi elden gider) ve vecd ile
(kendinden geçip ilahi aşka dalarak) Sema etmeye
başlar. Dışarıda Mevlana’nın Sema ettiğini gören
Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin
ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini
anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve
çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini
emrederek kendisi de dışarı fırlar ve
Mevlana’nın ayaklarına kapanır.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın, Şeyh Selahaddin
Hazretleri’ni Kendisine Hemden ve Halife Seçmesi
Mevlana, son Şam seyahatinde, mana yönünden
Şems’i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu
aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh
Selahaddin’i dost ve hemden olarak seçti.
Mevlana, Şems’e duyduğu muhabbet ve gönül
bağlılığının aynısını Şeyh Selahaddin’e de
gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana,
Allah’ın cemal tecellileri içinde ruhen manevi
bir alemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla
bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve
terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından
birbirini tayin etmiştir. İşte Şeyh Selahaddin,
bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur.
Mevlana, Şeyh Selahaddin’e yalnız manevi bir bağ
ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı
hakkında, “Benim sağ gözüm” diyerek iltifatta
bulunduğu Fatma Hatun’u oğlu Slutan Veled’e
almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da
kurdu.
..........................................................................
Şeyh Selahaddin Hazretlerinin Olgunluğu
Mevlana’nın, Şems ile dostluğunu
çekemeyenler bu sefer de Mevlana’nın Şeyh
Selahaddin’e gösterdiği yakınlığa haset etmeye
başladılar. Şeyh Selahaddin’i, ümmidir diye,
yüksek irşad makamına layık görmüyorlardı.
Şems’e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar.
Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız,
zavallılara Şeyh Selahaddin, “Mevlana, beni
yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden
inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki benim apaçık
bir görüşüm yok, ben bir aynayım. Mevlana, ben
de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini
seçmesin? O kendi güzelim yüzüne aşık, bundan
başka fikre düşmek kötü bir şey” diyerek, kemal
ve mahviyyetini (ileri derecede alçak
gönüllüğünü) göstermiştir.
..........................................................................
Şeyh Selahaddin Hazretleri’nin Ebedi Aleme
Göçüşü
Mevlana ile Seyh Selahaddin, on
yıl birbiriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet
ettiler, ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal
aleminde safalar sürdüler. Nihayet Şeyh
Selahaddin hastalandı ve ebedi alemde göçtü
(1259).
..........................................................................
Çelebi Hüsameddin Hazretleri
Çelebi Hüsameddin, vaktiyle
Konya’ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum
yeri Konya’dır. (1225) Çelebi lakabını kendisine
veren Mevlana’dır. Gençliğinin ilk yıllarında,
Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi
Hüsameddin, zamanının bütün ulu kişileri ve
şeyhlerinden yakın alaka ve himaye gördüğü
halde, bütün hizmetkarları ve arkadaşlarıyla,
Mevlana’nın hizmetini seçmiştir. Böylece
Mevlana’nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış,
kamil insan olmuştur.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Çelebi Hüsameddin’i
Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi
Mevlana, Şeyh Selahaddin’den sonra kendisine
hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin’i
seçti ve dostlarına şöyle dedi; “Ona baş eğin,
önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin!
Bütün buyruklarını yerine getirin, sevgisini
canınızın ta içine ekin. O rahmet madenidir,
Allah nurudur.” Mevlana’nın bu buyruğu üzerine,
bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled’in
diliyle, “Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi
kesildiler, Şems’e ve Şeyh Selahaddin’e yapmış
oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar,
edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi
Hüsameddin’e itaat ettiler.” Çelebi Hüsameddin
on beş sene Mevlana’nın şerefli sohbetinde
bulundu. Mevlana’dan sonra da dokuz sene irşad
makamında, Mevlana postunda oturdu.
..........................................................................
Çelebi Hüsümeddin
Hazretleri’nin Değeri
Mevlana, ancak Çelebi
Hüsameddin’in bulunduğu meclis rahat bulur,
huzur duyar, coşup manalar saçar, hakikat
ilminden bahisler açardı. Mevlana’ya göre,
hakikatler memesinden manalar sütünü emip
çıkaran Çelebi Hüsameddin’dir. Mesnevi’sinde bu
manaya işaretle şöyle der; “Bu söz, can
memesininde süttür. Emen olmadıkça güzelce
akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa,
va’zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni
gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde
bülbül kesilir. Kapımdan içeri, na-mahrem
girince, harem halkı, perde arkasına girer,
gizlenir. Zararsız ve mahrem birisi gelince de o
kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki
peçeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan
şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir (en
ince) ve bam (en kalın) nağmeleri, nasıl olur da
sağır kular için terennüm edilir? Allah, miski
beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan
için yarattı; koku almayan için değil.” İşte
İslami Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik
şaheseri olan Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin,
Mevlana’nın tükenmez bir hazineye benzeyen
ruhundan çekip çıkartmıştır.
..........................................................................
Çelebi Hüsameddin Hakkında
Mevlana’nın kırk yıl samimiyetle
hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsalar,
Risale’sinde, Çelebi Hüsameddin’in değerini şu
cümlelerle belirtiyor; “Hakikatte Hüdavendigar
Hazretlemizin tam mazhari Çelebi Hüsameddin idi
ve bütün Mesnev-i Şerif onun ricası ile
yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli,
kendilerine bahşedilen Mesnevi’nin yalnızca
yazılması hususunda, kıyamete kadar Çelebi
Hüsameddin’e teşekkür etseler, yine şükran
borçlarını ödeyemezler.”
..........................................................................
Mesnevi’nin Yazılışı
Eflaki, Mesnevi’nin yazılıp tamamlanmasını
anlattığı bahiste diyor ki: “Mevlana Hazretleri,
asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin’in
cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken,
hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket
halinde daima Mesnevi’yi söylemeye devam etti.
Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün
ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler,
yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür’atle
yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle
Mevlana’ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi
Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek
gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.” Bu
şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında
yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları
arasında sona erdi.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Baki Aleme Göçüşü
Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş sene
güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet
zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak,
huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun
cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana,
artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi
cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın
hastalanıp yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık
haberi Konya’da yayıldığı zaman ahali, şifalar
dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.
Şeyh Sadreddin (? – 1274) de talebeleriyle
birlikte Mevlana’ya geçmiş olsun demeye geldi ve
çok üzüldüğünü beyan edip, “Allah yakın zamanda
şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin
yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız,
inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate
kavuşursunuz” diye temennide bulundu. Bu nun
üzerine Mevlana: “Bundan sonra Allah sizlere
şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve
nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?” dedi.
Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte
ağlayarak kalkıp gitti.
Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu
dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu,
fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı
kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı.
Mevlana’nın hanımı, Mevlana’ya hitaben; “Ey
alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye
gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu.
“Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve
manalarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz
yıllık ömrünün olması lazımdı.” Mevlana cevaben,
“Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de
Nemrud’uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var,
bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl
olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya
zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben
nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah’ın
sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed’in yanına
döneceğimiz umulur”
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Vasiyeti
“Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı,
az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,
günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz
kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten
kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına
dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan
uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih
kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.
Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün
hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek
olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam
olsun.”
..........................................................................
Şeb-i Arus
irfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5
Cemaziye’l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü
gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün
güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin
asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus
derler.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın
Cenaze Merasimi
Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne
kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlana’nın cenaze
merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman
olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak
onlar: “Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır?
Bu din sultanı Mevlana bizimdir, bizim
imamımızdır” diyorlardı. Onlar da şu cevabı
veriyorlardı. “Biz Musa’nın ve bütün
peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden
anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda
okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve
hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun
muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun
muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri’nin zatı,
insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte,
cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi
bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla
aydınlanır. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse
ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten
kaçan hiçbir aç gördünüz mü?
..........................................................................
Hazret-i
Mevlana’nın Cenaze Namazı
Mevlana’nın vasiyeti üzerine
Şeyh Sadreddin, Mevlana’nın namazını kıldırmak
üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık
geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin
imamlık etti.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’ya Yeşil Kubbe
Mevlana’ya Yeşil Kubbe denilen
türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in
gayreti ve Emir Pervane’nin eşi (Sultan II.
Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un
yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.
Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin’dir.
Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar da
Mevlana’nın kabri üzerine, Selçuklu
oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen,
büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. Bu sanduka
bu gün, Sultan”ül-Ulema Bahaeddin Veled’in kabri
üzerindedir.
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Ölüme ve Mezara Bakışı
“Ölüm günümde tabutum yürüyüp
gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var,
dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu
çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık
deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte
hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi
görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim
buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre
indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme;
zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve
aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak
görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi
görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum
yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda
şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da
dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda
feryad etsin?Bu tarafta ağzını yumdun mu o
tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık
aleminin fezasındadır.”
..........................................................................
Hazret-i Mevlana’nın Ziyaretçilerine
Seslenişi
“Kardeş,
mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde
gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk
şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben
yine o aşkım.”
“Ölümümüzden sonra
mezarımızı yerde aramayınız?
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”