Türk Dili ve Araştırmaları Yıllığı Belleten
1995, Ankara 1997, 115-152
{sA} MORFEMLİ YARDIMCI CÜMLELER VE BUNLARLA
KURULAN BİRLEŞİK CÜMLELER ÜZERİNDE BİR İNCELEME*
Eleştiri
ve görüşleriniz için elektronik posta gönderebilirsiniz
İ Ç İ N D E K İ L E R
A. {sA} Morfemli Cümlelerin Yapıları Bakımından İncelenmesi
1. Basit şartlı birleşik cümleler
B.{sA} Morfemli Cümlelerin İfade Hususiyetleri ve İşleyişleri (Fonksiyonları) Bakımından incelenmesi
1.İfade Hususiyetleri Bakımından {sA} Morfemli Cümleler
1.1 Şart ifadesi taşıyan cümleler
1.1.1 Olağan (gerçek) şart cümleleri
1.1.2. Olmayası (gerçek olmayan) şart cümleleri
1.2 Karşıtlama ifadesi taşıyan cümleler
1.3 Karşılaştırma ifadesi taşıyan cümleler
1.4 Sebep-netice ifadesi taşıyan cümleler
1.5 Gelecek zaman ifade eden cümleler
2.{sA} Morfemli Cümlelerin İşleyişleri (Fonksiyonları) Bakımından İncelenmesi
2.3 Zaman tamlayıcısı işleyişinde olanlar
2.4 Hal tamlayıcısı işleyişinde olanlar
2.5 Yer tamlayıcısı işleyişinde olanlar
2.6 Yönveren işleyişinde olanlar
Örnek Cümlelerin Sadeleştirilmesi
Cümle yapısında en mühim unsurun yüklem olduğu bilinmektedir. Diğer cümle unsurları ise yüklemi çeşitli açılardan tamamlayan "tamlayıcılar"dır. Yüklemde belirtilen iş, hal ve hareketin oluş tarz ve şeklini ve zamanını belirten morfemler ise "kip" veya "siga" adı verilen keyfiyeti teşekkül ettirmektedir. Hareketteki oluş veya edişin şekil, tarz ve zamanını belirtmeleri bakımından, kip teşkil eden bu morfemler cümlenin çekirdeğini oluşturmakta, fiil tabanı, şahıs ekleri ve diğer cümle tamlayıcıları bu çekirdek etrafında ifade edilmek istenilen manaya uygun olarak birleşmektedirler. Bu bakımdan cümle yapıları üzerindeki incelemelerin söz konusu morfemlere dayandırılması doğru olacaktır.
Türkçe ile ilgili gramer kitaplarında kipler umumi olarak iki ana grupta ele alnmaktadır: Asıl zaman kipleri ve uyarı kipleri (Banguoğlu, § 376) veya bildirme kipleri ve tasarlama kipleri (Ergin, 283). Bildirme kipleri görülen geçmiş zaman(geçmiş zaman), öğrenilen geçmiş zaman (dolaylı geçmiş zaman), geniş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman; tasarlama kipleri ise dilek-şart(şart), istek, gereklilik, emir(buyuru) olarak kısımlara ayrılmaktadır. Bildirme kiplerini teşkil eden morfemler hem şekil ve tarz hem de zaman bildirmekte olup, ancak zaman fonksiyonlarının farklılığıyla birbirinden ayrılmaktadırlar. Yani bunların hepsi aynı tarz ve şekli ifade etmektedirler, ancak zaman fonksiyonları bakımından ayrı oldukları için tekabül ettikleri zaman ile anılmaktadırlar Tasarlama kipleri ise zaman ifadesine sahip olmayıp, sadece tarz ve şekil ifadesinde kullanılmaktadırlar. Gramer kitaplarımızda bu kipler en kuvvetli fonksiyonlarıyla isimlendirilmişlerdir. Halbuki bu kip teşkil eden morfemler hem tarihî devre metinlerinde hem de çağdaş şivelerde değişik fonksiyonlarla kulllanılabilmaktedir. Bu morfemleri teşkil ettikleri cümlelerin tek tek incelenmesiyle Türkçenin cümle yapısı ve ifade imkânları ortaya konmuş olacaktır. Bu çalışmada ise klasik Osmanlı Türkçesi devresine dahil sınırlı bir sahada {sA} morfemiyle kurulan cümlelerin yapıları, ifade hususiyetleri ve işleyişleri incelenecektir.
{sA} morfeminin[1] teşkil ettiği kip gramer kitaplarımızda "dilek-şart" veya sadece "şart diye isimlendirilmektedir. Dilek -şart isimlendirmesi, cümle teşkilinde kullanılan, fonksiyon bakımından farklı ancak yazılış ve telaffuz bakımından eş değerde görülen ekleri aynı grupta değerlendirme düşüncesinden doğmuştur. Zira "dilek" ifade eden cümlelerin teşkilinde kullanılan {sA} morfemi hiç bir zaman şart ifade etmediği gibi, basit cümlelerin teşkilinde kullanılmasıyla[2] da ana cümlenin ifadesini kendi şart ifadesiyle sınırlayan ve böylece bir birleşik cümlede yardımcı cümlenin yüklemini teşkil eden {sA} morfeminden ayrılır. Bazı türkologlar da bu iki morfemin farklı yapılardan geliştiğini savunmaktadırlar (Korkmaz). Bu incelemede esas olarak yardımcı cümlelerin teşkilinde kullanılan {sA} morfemi ele alınacaktır.
Türkçenin başka bir dilin cümle yapısından etkilenmeyen aslî birleşik cümle yapısı, {sA} ( < {sAr} morfeminin yüklemini teşkil ettiği bir yardımcı cümle ile bunun, manasını şart, farz, istek vs. gibi muhtelif yönlerden sınırlandırdığı bir ana cümleden meydana gelen birleşik cümledir. Bu birleşik cümle tipi Eski Türkçe devrinden beri yaygın bir kullanılışa sahiptir. Bilhassa Budist ve Maniheist kültürlerin etkili olduğu Eski Uygurca devresinde bu kültürlerin ifade edildiği yabancı dilerdeki yapıları karşılamak üzere, {sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümlelere yeni fonksiyonlar yüklenmiştir. Bu devirde yardımcı cümlelerin %65'inin yüklemi {sAr} ( > {sA}) morfemiyle kurulmaktaydı (Tekin 1976). Daha sonraki devrelerde gerundium ve partisip yapılarının gelişip yaygınlaşmasıyla {sA} morfeminin bir kısım fonksiyonları zayıflamış, bunun yanında başka bir takım yapılar teşkilinde de yaygın bir şekilde kullanılmıştır.
Bu çalışmada {sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümleler unsurlarının sıralanışı, yani yapıları açısından ve yardımcı cümlelerin ifade hususiyetleri ile ana cümleler karşısındaki fonksiyonları bakımından incelenmiştir.
MB (sayfa/satır) : Münâzara-i Sultân-i Bahâr bâ- Şehriyâr-ı Şitâ, Bursalı Lamiî Çelebi (ö.H.938= M.1531).Matbu metin (İst.1873, 75 s.) incelenmiştir.
CN (sayfa/satır) : Cihân-nümâ, Kâtip Çelebi (d.1609/ö.1657). Eserin İst.1732 İbrahim Müteferrika basımının ilk yüz sayfası incelenmiş, ancak "Tezyilü't- tâbi'" başlığıyla ilave edilen kısımlar inceleme dışı bırakılmıştır.
SN (sayfa/satır) : Seyahat-nâme, Evliya Çelebi (XVII yy). Topkapı Sarayı Müzesi Bağdat 304 numara ile kayıtlı yazmanın ilk 30 yaprağı incelenmiştir. Bu yazmanın yaprak numaraları metnin başladığı yaprakta 1’den başlatılmış, fihrist kısmı yaprak numaralarına dahil edilmemiştir.
TH (sayfa/satır) : Tuhfetü'l-Harameyn, Yusuf Nâbî (ö. 1712). Matbu nüshası (İst.1848, 112 s.) incelenmiştir.
Makalenin sonunda verdiğimiz sadeleştirilmiş şekillere ulaşmayı kolaylaştırmak için her örnek cümleye bir numara verilmiş, bunlar da inceleme bölümündeki örneklerin sayfa ve satır numaralarından sonra gösterilmiştir.
{sA} morfemiyle kurulan ve "şartlı birleşik cümle" adı verilen birleşik cümleler umumiyetle iki unsurdan oluşurlar: Cümledeki asıl manayı şarta bağlayan (Deny § 1209 vd, Banguoğlu, § 457 vd) ve {sA} morfeminin getirildiği yardımcı cümle (yan cümle, başlam) ve manası bu yardımcı cümledeki ifadeye bağlı olarak ortaya çıkan ana cümle (temel cümle, sonlam).
Türkçenin hemen her devresinde ve bizim incelediğimiz metinlerde de {sA} morfemiyle kurulan "şartlı birleşik cümle" yapısı bu olmakla birlikte, bu yapının daha girift tezahürleri de söz konusudur.
Bu bölümde incelenen metinlerdeki i-se, yok-(i-)sa vb. edatlaşmıs veya edat işleyişindeki yapılar dikkate alınmamış[3], bunun yanında şart ifadesi zayıflamış bile olsa {sA} morfemiyle kurulmuş birleşik cümleler tasnife dahil edilmiştir.
{sA} morfemiyle kurulmuş bir yardımcı cümle ve bir ana cümleden meydana gelen birleşik cümlelere "basit şartlı birleşik cümleler" dedik. Bu tür cümlelerde farazî bir anlatış taşıyan yardımcı cümle ana cümlenin şartı olmaktadır. Bu bakımdan böyle cümlelerde ana cümleyi bağımsız, yardımcı cümleyi de bağımlı unsur saymak doğru olmaz, çünkü yardımcı cümle ana cümleyi alelade bir zarf olarak tamamlamamakta, onun oluş veya edişini sınırlamakta, şarta bağlamaktadır. Bu tür cünlelerin bir kısmında şart ifadesi zayıflamış, karşıtlama, karşılaştırma vs. ifadeleri ortaya çıkmıştır.
Basit şartlı birleşik cümleler ya oldukları gibi veya başka birleşik cümleler dahilinde kullanılmaktadırlar:
1.1 {sA} morfemiyle kurulmuş bir yardımcı cümle ve bunun bağlı olduğu bitimli yüklemi olan bir ana cümleden meydana gelen birleşik cümleler basit şartlı birleşik cümleler dediğimiz yapıları teşkil etmektedirler.
Örnekler:
Meselâ kamer zühreye münasib nazar ile nâzır olup ratb menzile uğrasa, med hadden tecâvüz eder. (CN, 81/25 103)
Bu dem ger itmez-isen işret-i rûd
Söğer ağzuna tatlu ballu amrû (MB, 46/1 010)
Bu kaide külliyetle ber-karâr olmayup birez ihtilâf üzre olursa, mâni' değüldür. (CN, 81/11 102)
Dil olurdu pâymâl-i leşker-i cân-sûz-i hicr
Ceyş-i cân-bahş-ı nüvid-i vasl imdâd etmese. (TH, 94/9 133)
... ve porunetse ya'ni meltem zamanında gurubda ufk-ı garbî humret üzre olursa irtesi rüzgâr kavî olur. (CN, 95/25 114)
Bakanlar ana 'ayn-ı 'ibret ile
‘Aceb mi kalsa rây-ı hayret ile. (MB, 44/18 009)
1.2 Basit şartlı birleşik cümle yapısındaki cümleler bir ki'li birleşik cümlede, cümle unsurlarından her hangi birini karşılamak üzere kullanılabilirler. İncelediğimiz metinlerde şu cümle unsurlarını karşılamaktadırlar: (Ki'li birleşik cümleler için bkz. Tulum)
Yüklem ismi:
Sırrı budur ki garbînün eyyâm-ı seyri yedi gün olsa mesîr-i şemse muvâfık gitmekle şarkînün vakt-i gurûbından bunun vakt-i gurûbı sonra olur. (CN, 21/9 139)
Yüklem isminin niteleyicisi:
Eyle bir muazzam şehr-i kebîrdir ki Islâmbol içre bin âdem merhûm olsa yine âdem deryâsından omuz omuzı sökmez. (SN, 14a/27 054)
Nesne:
...ve eyittiler ki Şehriyar-ı Şitâ her neye kâdir ise taksîr ve elinden her ne gelirse te'hîr itmesün. (MB, 62/6 019)
Kontarnus tahalhul ve zübûla zâhib olup didi ki: "Sular kabarup mütehalhıl olmasa der-hâl neden hâsıl olur ve cezr zamanında nereye akar gider?" (CN, 82/6 106)
Zarfın niteleyicisi:
Sünnetullâh her zamânda bu hal üzre câridir ki bir bendesine ebvâb-ı inâyeti feth etmek dilese evvelâ bir kaç gün imtihân-ı mihanla hâtırın beste kılur. (MB, 60/21 014)
1.3. Basit şartlı birleşik cümlelerin bir kısmı di- ve eyit- fiillerinin nesnesi olarak aktarılmış cümle halinde olabilmektedir. Bunların bir kısmı ise "ki" bağlacı kaldırılmış bir ki'li birleşik cümle yapısındadırlar.
Örnekler:
Mukaddime sâhibi eydür:"Arazî arasında ne kadar bihâr var-ısa cümlesine okyanus dirler." (MB, 74/21 097)
...dîn-i ‘Îsî’ye hıyâneten eydür :"Ey kıralum! Eger sıhhat istersen, bu senin derdine bundan gayri ‘ilâc yokdur, evvelâ bir büyük sarnıc havz eyle..." (SN, 8a/19 039)
Yılda bir kerre Cebrâ'il sûreti kanat kakup sayha ursa şark cânibi ganimet olur, dirlerdi. (SN, 12a/16 047)
"... Eger daha yakın gelürse tîğ-i tîz gibi elleşirüz ve illâ ırakdan tîr-i hûn-rîzleyin dilleşiriz." didiler. (MB, 65/14 022)
1.4. Birden fazla basit şartlı birleşik cümle sıralı cümleler halinde bir araya gelebilmektedir. Elimizdeki örnekte iki yardımcı cümle için bir tek ana cümle kullanılmıştir:
Bu dahı iki kısımdur: Üzerinde vâki' olduğı küreyi tansîf ederse azîme <dirler>, etmezse sagîre dirler. (CN, 48/27 079)
1.5. Basit şartlı birleşik cümle grubuna dahil ettiğimiz bazı cümlelerde, yardımcı cümlenin bağlı olduğu ana cümle, bitimli bir yüklem değil, bir gerundium veya partisip grubudur. Ana cümlenin gerundium grubu olması daha yaygın bir haldir. Tespit edebildiğimiz örneklerde bu gerundium grupları {Up} gerundium eki ile kurulmaktadır. Bunlar bağlı oldukları ana cümleye zarf fonksiyonuyla katılmaktadırlar. {sA} morfemli yardımcı cümle bazen birden fazla gerund. grubuna aynı değerde bağlanabilmektedir; bu takdirde {Up} eki "ve" bağlacı fonksiyonundadır.
Örnekler:
Pes bu ikinci dâireyi zikr olınan tavâif on ikiye taksim idüp iç denizde ve taşra okyanusda sefer itseler isti'mâl idüp, lâkin okyanusa giden Avrupa halkı Cermaniya lügatine ve âher tavâif kendi lügatlerine döndürüp, taksîmi dahı ana uydururlar. (CN, 60/12 085)
Meselâ: Mâh-ı hamsînde hamsîn balığı sûreti sayha ursa Kara denizde aslâ hamsi balığı kalmayup, cümle İslâmbol'a gelüp, der-kenâr olup, cümle ahali (-yi) Makedon hamsin balığı ile kefâflanurlardı. (SN, 13a/13 050)
Her ne tarafa imrâr-ı nazar olınsa,yeksere leb ü rû ve çeşm ü ebrû müşâhede olınup, gûyâ nessâc-ı kârgâh-ı sun' tarafeyn-i rehgüzâra nakş-ı beşere-i insâniyye ile müzeyyen birer perde-i musavver âvihte idüp ol mertebe cilve-i âlem-sûret manzûr-ı dîde-i 'ibret-bîn olmamış idi. (TH, 56/14 127)
Zira bir musavvir tasvîrde yalnız tekmîl-i a'zâya meşgûl olup, sâir tenâsüb ü muhassenât-ı evzâ' u etvâra raayet itmese küllî taksîr ittiği gibi... (CN, 67/8 092)
Bazı cümlelerde şart ifade eden birden fazla {sA} morfemli yardımcı cümle bulunabilir. Bu yardımcı cümleler müteselsil olarak bir sonraki yardımcı cümleye bağlanır, ana cümlenin manasına tesir eden en son yardımcı cümledir. Bu yardımcı cümlelerin her biri müstakil olarak ana cümle yüklemi ile alakalı değildir. Konuşan anlatmak istediğini mantıkî bir oluş sırasına koymakta, en son ifade edilen farazî hal veya hareket ana cümlenin şartı olarak tezahür etmektedir. Nitekim 2., 3. yardımcı cümleler kaldırılıp, 1. yardımcı cümle ana cümleye doğrudan bağlandığında uyuşmaz ve anlamsız bir ifade ortaya çıkmaktadır. Biz bu tür cümleleri zincirleme şart cümleleri olarak isimlendirdik.
Örnekler:
İkinci budur ki vech-i arzda bir bi'r-i 'amîk ve üzerinde bir menâre olsa, kuyu dibinde bir kâseyi toldurup ol suyu re's-i menârede girü ol kâseye kosalar, almayup ziyâde gelür. (CN, 21/14 073)
Er ile ‘avratın bir biri-le hüsn-i zindegânîleri olmasa, ya er kişi ya zen kişi ol ‘amûdı der-âğûş etseler elbette bir birlerinden müfârakat vâki’ olur. (SN, 11b/34-35 046)
Mes'ele-i sâlise: Zeyd: "Mekke şehrinden gayrı yerde bir mekân vardur ki ol mekânda cihât-ı erba'a kıbledir" dise, Amr inkâr idüp nefy ü isbâta 'ıtk-ı rakabe ta'lîk eyleseler, kangısının vâki' olur? (CN, 22/4 078)
...ve bu fen lüzûmınun misâli budur ki bir vâsi' dâra mâlik olan bir kimse ol sarayun içinde cümle büyût ve hücürât ve ahur ve mahzen ve revzen ve sâir hâlâta vâkıf olsa, ammâ sarây şehrün ne semtindedür ve ne mahaldedir bilmezse, şehirde ba'zı fitne ve hârık vâki' oldukda ol hâne sâhibi kendi dârına kurb ve bu'dını bilmeyüp umûrını tedârikde taksîr eder. (CN, 17/5 068)
Meselâ bir mevziden üç şahsun biri şarka ve biri garba gidüp biri yerinde otursa, ol gidenler hatt-ı müstakim üzre hareket-i mütesâviye ile yürüyüp şarkî garbdan ve garbî şarkdan gelüp bir günde ol şahıs yanında cem' olsalar, ol gün vâkıfa nisbet cum'a olsa, garbîye nisbet hamîs ve şarkîye nisbet sebt olur. (CN, 21/5 072)
Mes'ele-i saniyye: Zeyd Amr ile eşrâttan olan tulû'u'ş-şems mine'l-magrib mes'elesinde mübâhise idüp, Zeyd "Bu mes'eleyi kavâid-i hey'ete tatbik mümkindür" dise, ‘Amr inkâr eylese, Zeyd: "Takiyyüddin-i Râsıd kavlince mıntakatü'l-burûc meyl-i küllîden geçüp tedricle zaman-ı medîdde ufk-ı istivâya muntabık olur, sâir seyyârât mıntakaları dahı anun gibi muntabık olmağla mahall-i gurûbdan tulû' itmiş olur" diyü vech-i tevfikı böyle beyan eylese, ‘Amr inkârında musırr olup :"Bir vechle tevfîk mümkin değildür, eger mümkin olursa, talak-ı selâse ile ‘avratum mutallaka olsun" dise, vâki' olur mı? (CN, 21/30 077)
{sA} morfemiyle kurulan bir kısım birleşik cümlelerde yardımcı cümle unsuru, yukarıda gösterilenlerden daha karmaşık bir yapı arzetmektedir. Bu tür cümleler girişik şart cümleleri grubuna dahil edilmiştir. Bu gruba dahil edilebilen cümleler de kuruluşça farklıdır:
{sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümleler bir ki'li birleşik cümlede failin niteleyicisi olabilmektedir:[4]
...ve her ‘aded ki fî olsa, meselâ fî on nevruz denilse, birden ona varıncadur, ibtidâsı anun içinde dimekdür... (CN, 93/2 111)
Anun ki kalbi harâb u dimâğı muhteldür
Ne söz ki söylese bî-itimâd ü muhteldür. (MB, 61/12 017)
{sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümle bir ki'li birleşik cümle yapısında olabilmektedir:
Eger dinilirse ki âhir-i hadisde buyurulduğu üzre husûf, tecellî-i İlahî sebebi ile huzû'dur; biz diriz ki, bu ziyâdenün nakli sahîh degüldür. (CN, 18/26 070)
-sA morfemiyle kurulduğu halde bir ana cümleye bağlanmayan, yani bir şart kılışı veya farz edişi ana cümle yüklemine bağlamayan kullanılışlar bugünkü Türkiye Türçesinde yaygındır. Bunlar basit cümle görünüşünde olsalar da aslında ana cümlesi kaldırılmış bir birleşik cümle yapısındadırlar (Emre). Bizim metinlerimizden tespit edebildiğimiz bu yapıdaki şu yegâne örnek de “eksiltili cümle” sayılabilir:
Hâlâ cemî’i küffâr-ı duzah-karârın bilâ-teşbîh kıble-gâhlarıdır kim her sene niçe bin nasârâ varup Kamame’de pür-gamâm olup ziaret idüp hâşâ sümme hâşâ hacc itmiş olsalar! Ammâ haç idüp haç-perestlik itdikleri mukarrerdir. (SN, 7b/27 044)
{sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümlelerin ana cümle yüklemi karşısında muhtelif ifade hususiyetlerine ve işleyişlere sahip oldukları görülmektedir. Bu morfemle kurulan yardımcı cümleler Eski Türkçe devresinde de farklı ifade ve işleyişlere sahipti (Tekin 1965, Tekin 1976).[5]
Bu incelemede metinlerimizdeki {sA} morfemli yardımcı cümlelerin ne gibi ifade hususiyetlerine ve işleyişlere sahip oldukları tespit edilmeye çalışılmış, bunun için, tespit edilen yardımcı cümleler ana cümleleri karşısındaki ifade hususiyetlerine ve birleşik cümledeki işleyişlerine göre iki gruba ayrılmıştır. Bu gruplama yapılırken yardımcı cümlenin ana cümle ile olan ilişkisinin ne olduğuna bakılmış, aradaki ilişki ifade ve işleyişten belirgin olarak hangisine dayanıyorsa, o gruba dahil edilmiştir. Ancak yardımcı cümleyle ana cümlenin arasındaki ilişkinin ifadeye dayandığı cümlelerde, yardımcı cümlenin ana cümleye aynı zamanda zarf işleyişiyle de katıldığı; bu ilişkinin gramatikal bir işleyişe dayandığı birleşik cümlelerde de yardımcı cümlenin aynı zamanda farazî bir anlatışa sahip olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
{sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümleler bitimli bir hüküm ifade etmeyip, daima bir ana cümleye bağlı olarak bulunurlar. Ancak ana cümle ile yardımcı cümle arasındaki ilişkinin ifadeye dayandığı birleşik cümlelerde, ana cümle tam manasıyla bağımsız, yardımcı cümle bağımlı unsur değildir. Ana cümle, yükleminin oluş ve ediş sahası yardımcı cümlenin ifadesine bağlı olarak, bu ifadenin daralttığı, sınırladığı bir sahada ortaya çıkar.
İncelediğimiz metinlerde tespit edebildiğimiz ifade hususiyetleri aşağıdadır:
Türkçede "birbirine karşılıklı bağlı olan şart cümleleri" diye adlandırılan (Deny, § 1210) cümleler, yaygın olarak {sA} morfemi almış bir yardımcı cümle ve bunun bağlı olduğu bir ana cümleden teşekkül etmektedirler. Yapı itibarıyla bitimsiz bir yüklemi olan ve kesin bir hüküm ifade etmeyen yardımcı cümle, ana cümleyi mana itibarıyla sınırlar, şarta bağlar, ana cümledeki hüküm yardımcı cümledeki şartın gerçekleşmesiyle ortaya çıkabilir. Yardımcı cümlenin hükmü gerçekleşmezse, ana cümlede efade edilen hükmün gerçekleşmesi memkün olmaz. Yardımcı cümlenin manasının gerçekleşmesi mecburiyeti, onu ana cümle için "şart" haline getirmekte, böylece unsurları birbirine karşılıklı bağlı olan şart cümlesi ortaya çıkmaktadır.
Bu birleşik cümlelerde esas olarak bir A hadisesinin gerçekleşmesiyle bir B hadisesinin de gerçekleşeceği ifade edilir. Bunun yanında yardımcı cümledeki şartın gerçekleşemez olması sebebiyle ana cümledeki hükmün gerçekleşmediği veya gerçekleşmeyeceği ifade edilen şart cümleleri de vardır. Şu halde şart cümleleri iki gruba ayrılmaktadır: Olağan (gerçek) şart cümleleri ve olmayası (gerçek olmayan) şart cümleleri (Deny, § 1213, 1218; Banguoğlu, § 457-458).
Olağan (gerçek) şart cümlelerini Deny şöyle izah etmektedir (§ 1213) : "Mütekellim olan zat, kendisince yapılabilir veya yapılamaz görünen, farz ve tahmine dayanan, şüpheli ve olması istenilen veya istenilmeyen bir şey olduğunu bildirmeksizin sadece objektif bir şart koşar. Bir A (başlam) hadisesi husule gelirse, B (sonlam) hadisesinin de olacağını bildirmekle iktifa eder."
Bu tür cümlelerde gerçek bir şart manasının yanıında tahmin, istek ve farz ediş manaları da ifade edilebilmekte, ifadede farz, tahmin veya istek manasının kuvvetli olup olmadığı konu bütünlüğü içerisinde anlaşılabilmektedir.
İncelediğimiz metinlerde tespit ettiğimiz olağan (gerçek) şart cümlelerinden bazı örnekleri aşağıda veriyoruz:
...ve ejderhâ-girdâr bu cânibe hücûm itse,mânend-i berk-ı dırahşân âteş-efşân olup yürürler. (MB, 67/18 023)
...ve porunetse ya'ni meltem zamânında gurûbda ufk-ı garbî humret üzre olsa, irtesi rüzgâr kavî olur. (CN, 95/25 114)
Meselâ güneşe karşı bir kimse yürüyüp gitse, bu emri tecrübe ve imtihân ile tasdîk ider. (CN, 84/6 107)
Meselâ bir yerde bir gün öyle zamânı ibtidâ itse, irtesi bir sâ’at sonra başlar. (CN, 80/12 098)
...ve hudûd-i memâlikde nizâ' vâki' olsa, bu fenn ol müşkili hall ider. (CN, 16/25 067)
Mes'ele-i sâlise: Zeyd : "Mekke şehrinden gayrı yerde bir mekân vardur ki ol mekânda cihât-ı erba'a kıbledür" dise, ‘Amr inkâr idüp nefy ü isbâta 'ıtk-ı rakabe ta'lîk eyleseler, kangısının vâki' olur? (CN, 21/4 078)
Budur var-ısa cennet, dir görenler
Ki çıkmag istemez ana girenler. (MB, 63/22 021)
Olsa yüz bin ‘ayb içinde bir hüner
Ol hünerdür manzar-ı ehl-i nazar. (MB, 11/10 002)
Üçünci budur ki, bir menâre şerefesinde iki yerden birer hacer ilkâ' olunsa, mâbeyn-i maskat-ı hacer mesâfede kemterdür. Meselâ şerefenün bir kenârından bir kenârı iki zirâ' olsa, mâbeynü'l-maskat ikiden ekall gelür. (CN, 21/18 075)
Merd-isen, merdâne tur; vardum hemin. (MB, 59/20 013)
Eger bir zaman dahı bunlara irha-i inân olursa, bahr-ı Kulzüm'e yol bulup sevâhil-i Hicaz ve Yemeni alurlar. (CN, 90/23 109)
Lâkin bu sûver (ü) eşkâli bîhûde nakş sanan cühelâ kitâb yazup şeklini kasden tayy iderse, ne çâre, Hak belâ vire, ömri güni tayy olına! (CN, 55/27 084)
...dîn-i ‘Îsî’ye hıyâneten eydür :"Ey kıralum! Eger sıhhat istersen, bu senin derdine bundan gayri ‘ilâc yokdur, evvelâ bir büyük sarnıc havz eyle..." (SN, 8a/19 039)
Bu dem ger itmez-isen işret-i rûd
Söger ağzuna tatlu ballu amrûd. (MB, 46/1 010)
Mevsim-i Hürmüz nevrûzun iki yüz beşinden üç yüz otuzuna dekdür, kenârdan gidilirse. (CN, 94/8 113)
Evvelâ Gücürât ve Künkün ve Menbâra mevsim-i 'aden nevrûzun üç yüz altmışında ya'ni gelecek nevrûzdan beş gün mukaddem olur, eger rîh sâkin olursa, zirâ 'Aden menba'-i rîh-i ezibdür. (CN, 93/7 112)
Ger dilersen olasın vâhimeden âzâde
Olsun ârâm-gâhun dergeh-i Eşrefzâde. (TH, 6/7 116)
Ve senge yapışsalar gevher iderler. (MB, 73/8 024)
Eger hâliyen Şehriyar-ı Şitâ lâf u güzâf vü da'vâ-yı mesaff eyleyüp bize zûr-ı bâzûsın ve seng-i ceng-i bî- terâzûsın arz iderse, âceb degüldür ki müsâade-i rüzgâr-ı zûr-kârdan yeni yigin olmışdur ve cevf-i dimâğı bâd-ı gurûrla tolmışdur. (MB, 61/7 016)
Birbirine karşılıklı bağlı olan şart cümlelerinin bir kısmında yardımcı cümlede ileri sürülen şartın gerçekleşmemesi sebebiyle ana cümledeki hükmün de gerçekleşmediği veya gerçekleşemez olduğu görülür. Bu tür cümlelere olmayası (gerçek olmayan) şart cümleleri denilmektedir. Deny, bu tür şartlı birleşik cümleleri şöyle izah etmiştir (§ 1218) :
"Mütekellim olan zat bir şart koştuğu anda, kendi fikrince bu şartın yerine getirilmesi ihtimal dahilinde, kararlaşmamış, şüpheli veya temenni hâlinde olduğunu bildirmek isterse, hususi bir siygayı, şart "conditionnel" tarzını "mode" kullanır.
Gerçek olmayan şartlı kelam zihnen şöyle bir kelam ile tamamlanmış olur: Fakat madam ki A hadisesi olamaz 'olamayacak' (veya olmamıştır), B hadisesi de daha hiç olamaz 'olamayacak' "
Şu halde olmayası (gerçek olmayan) şart cümlelerinde iki durum söz konusudur: Birinci durumda, yardımcı cümlede ifade edilen hal veya hareket geçmişte başka türlü cereyan etmiştir, bunun aksinin gerçekleşmesine imkân yoktur, bu sebeple de ana cümledeki hal veya hareket hiç bir zaman gerçekleşemez. İkinci durumda, yardımcı cümlede ifade edilen hal veya hareket şekil olarak geçmiş zaman kipinde dahi olsa, henüz gerçekleşmemiştir. Bu yapıyla bir temenni, istek, gerçekleşmesi mümkün bir hal veya hareket ifade edilir ki, buna bağlı olarak ana cümlenin gerçekleşmesi de mümkün olabilir; ancak bu istek ve temenninin gerçekleşmesinin konuşan tarafından zayıf bir ihtimal olarak kabul edildiği de, bir mana nüansı olarak, unutulmamalıdır.
Olmayası (gerçek olmayan) şart cümlelerinde ana cümle yüklemi bazı istisnalar dışında geçmiş zaman kiplerinden birinde olmaktadır. Yardımcı cümle yüklemi ise basit şart kipinde veya şartın hikâye kipinde olmaktadır. Metinlerimizde tespit ettiğimiz cümlelerden sadece bir tanesinde yardımcı cümle şartın hikâye kipindedir. Diğer cümlelerin büyük bir kısmında ise basit şart kipi, şartın hikâyesi yerine, onun ifade ettiği manayı karşılamak üzere kullanılmıştır.
Metinlerimizde tespit ettiğimiz olmayası (gerçek olmayan) şart cümlelerine ait örneklerden bazıları şunlardır:
Kontarnus tahalhul ve zübûla zâhib olup didi ki: "Sular kabarup mütehalhıl olmasa, der-hâl neden hâsıl olur?" (CN, 82/6 106)
Eger diyâr-ı Mısriyye'de Süveys'den donanma tertîb olunup asker gönderilse bir emîr-i sahib-tedbir az bir müddetde ol bilâdı zabt u teshîr iderdi ve küffâr ol aktârdan matrûd olurdı. (CN, 91/8 110)
Dil olurdı pâymâl-i leşker-i cân-sûz-ı hicr
Ceyş-i cân-bahş-ı nüvid-i vasl imdâd itmese. (TH, 94/9 133)
Ey hırîdârân-ı bâzâr-ı ümmîd! Bu ol mazca'-i mukaddes-i ârş-ı zîbdür ki âğûş-ı sanduka-i müşk-sâsında defîn olan cevher-i yektâ-yı kevneyn-bahâ dürc-i hafâdan dırahşân olmasa gencîne-i mülk ü melekût zîr-i kufl-ı âdemde cilve-i vücuddan mahrûm kalurdı. (TH, 98/3 134)
Eger selâtin-i âl-i Osman himmet itse, sehel bahâne ile yine nehr-i Tuna, Yeni Bağçe ve Ak Saray içinden cereyân itmek mümkin idi, vesselâm. (SN, 6b/23 035)
Eger cezbe-i mıknatıs-ı Hacer-i Esved pençe-zen-i giribân-ı şuûr olmasa, incimâd-ı dehşet ile sendân-sıfat ol mahalden tahrîk-i hatveye husûl-i kudret nâ-mümkin idi. (TH, 66/13 129)
Vâkı'a, eger âfitâb-ı inâyet-i ezelî kemend-endâz-ı kabûl olmmasa, pâ-beste-i cürm ü taksîr olan bu ‘âbd-ı fakîr ol mahzen-i envâra pâ-nihâde olmak nice mutasavver idi (TH, 86/11 130)
Lâkin Kontarnus ve gayrı kamerün bu iki hâline kuvvet- i sâlise isbât eyledi ve didi ik: "Eger bu te'sir iki emre münhasır olsa, kamerün iktirân zamânında ve tahte'l-ufk olduğı zamânda med olmamak lâzım gelürdi, zîrâ eşi''â'ı bahre vâsıl değüldür." (CN, 82/1 105)
Bu kadar sûziş-i hasret ile ol sevâd-ı dil-âvizün deriçesine kadem-zen-i duhûl olmak müyesser oldukda, buhâr- ı sürûr muka'ar-ı dimağa su'ûd ve kesb-i rutûbet ile râh-ı çeşmden vürûd idüp, eger dîde-i arzûya iksîr-i a'zamdan mu'teber görünen gubâr-ı durûbı tûtiyâ kılınmasa, hurûş-ı seylâb-ı sirişk kıssa-i tûfan-ı Nûh'ı sahâyif-ı eyyâmdan şüste idecek mertebeler nümâyân olurdı. (TH, 14/1 118)
Sikender hidmetin eylerdi yıllar
Eger görseydi bu kişver-sitânı. (MB, 74/9 026)
İderdüm düğmesine rişte-i cânum ilik dilden
Benümle ol meh-i kazzâz eger bâzâra el virse. (TH, 35/20 123)
Bu gruba dahil edilen cümlelerde, yardımcı cümlede ifade edilen mana ile ana cümlenin hükmü arasında bir terslik, zıtlık vardır. Yardımcı cümle farazî bir ifade taşır, ancak ana cümle yüklemindeki kavramın gerçekleşmesi için yardımcı cümle yüklemindeki kavramın gerçekleşmesi şart değildir. Aksine yardımcı cümlenin gerektirmediği, şart koşmadığı bir hal, daha doğrusu yardımcı cümlenin gerektirdiğine karşıt, zıt bir hal veya hareket gerçekleşir.
Bu tür cümleler yapıları itibarıyla üç grup halindedirler:
a) {sA} morfeminden sonra her hangi bir edat getirilmeyenler,
b) {sA} morfeminden sonra yine, girü, bari edatları getirilenler,
c) {sA} morfeminden sonra da/de edatı getirilenler.
Örnekler:
Eger Hassân-ı vakt olsan suhende
Çekersin ta'n u levmi-i ins ü cânı. (MB, 74/6 025)
Vâkı'â, kesret-i eşcâr bir mertebe pehn-güster-i dâmen-i vüs'atdür ki her ne kadar itâre-i şahbâz-ı tîz-pervâz-ı enzâr olınsa, ekâsîsinde âşiyân-gîr olmak muhal(dür). (TH, 22/12 119)
Egerçi nahl-i hurmâ-veş degülse zâhirim hem-vâr
'Asâ-yı Mûsevî-veş bâtınumda istikâmet var. (TH, 50/11 125)
Gâyeti cezb-i küllî degül-ise, ekseridür, dimek olur. (CN, 71/13 095)
Ana kim olmaya ihsân-ı Hudâ püşt ü penâh
‘Âlemi leşker idinse, olımaz kişvere şâh. (MB, 20/1 003)
Pes Hazret-i Sultân her ne denlü şikeste-cenân ve hasta-cân-ise buyursun ki, yümn-i himmet-i bâhire-i Hakanî birle ki a'la Allahu te'ala deaihüma ve erfa ila's-semâ kavayihümâ düşmene göz açdırmayup tarfatü'l-ayn içinde hurûc olınsun. (MB, 52/7 012)
Bu kaide külliyetle ber-karâr olmayup birez ihtilâf üzere olursa, mâni' degüldür. (CN, 81/11 102)
... ve eger gülistân-ı âsitân-ı İlahî gül-geştinden cüdâ oldun-ısa bir verd-i mutarra-yı çemenzâr-ı Kudsün ravza-i behişt-ârâsında bülbül gibi nâlân olacaksın ki henüz hıyâbân-ı sünbüle-dâr-ı çarh-ı berîn keşîde-i dâire-i bâgçe-i zemîn olmadın anun vücûd-ı âlem-ârâsı ser-şîşe-i halvet-hâne-i envâr idi. (TH, 93/25 132)
{sA} morfeminden sonra yine, girü, bâri edatları getirilen cümlelerde, yardımcı cümle ile ana cümle arasındaki uyumsuzluk, söz konusu edatlarla kuvvetlendirilmektedir. Bunlardan yine yaygın olarak kullanılmaktadır. girü ve bari edatlarına birer cümlede rastlanmıştır.
Örnekler:
Tokuz çarhı 'adûsı kılsa kal'e
Girü ister hücûmında amânı. (MB, 74/21 030)
Beyt: İdemez def’ sakınmag-ıla kazâyı kimse
Bin sakınsan yine ön son olacak olsa gerek (SN, 5b/19 034)
Eyle bir muazzam şehr-i kebîrdir ki Islâmbol içre bin âdem merhûm olsa yine âdem deryâsından omuz omuzı sökmez. (SN, 14a/27 054)
Bu küre-i zemîn resminde dâire-i sâniyyede mersûme olan yerler ki, vüs'at-i eknâfda rub'-ı meskûna muâdil ve kesret-i imârette kutr-ı ma'mûre gâlib gelmese bâri mümâsil bir âlem-i ceddiddür ki umûr-ı garîbe ve ahvâl-ı acîbesi Hazret-i Hakîm-i Hallâk'un kemâl-i kudretini tahkîk ve âsâr-ı hikmet-âyâtını tasdîk idüp sâha-i semâhatınun kemâl-i vüs'atini ifade ve müstemi'ân-ı îbret-bînün yakînin ziyâde ider. (CN, 73/19 096)
...ve dellâl-i efkâr her ne denlü hatve-fürûş-ı şitâb olsa yine müşâhade-i sûret hel min-meziddür. (TH, 24/2 120)
Kesret-i mecâmi' ü mesâcid bir mertebedür ki bir kâsıd- ı çâpük-hîz eyyâm-ı hayat-ı yek-sâlesin vakf-ı devr-i mecâmi' ü mesâcid eylese yine tayy-ı tavâmir-i hisâbı merhûn-ı derece-i istihâledür. (TH, 49/9 124)
Eger bir kaç gün hasta ve rûzgârdan şikeste oldum-ısa yine âvn-i Rabbanî dest-gîrim ve fadl-i Yezdanî zahîrüm olup anun hakkından gelem. (MB, 61/20 018)
{sA} morfeminden sonra da/de edatı getirilen cümlelerde, yardımcı cümle ile ana cümle arasında manaca uyumsuzluk, söz konusu edatlarla kuvvetlendirilir (Banguoğlu,Deny,Emre).
Örnekler :
Virür insâna hayât-ı ebedî
Cân-bahâ olsa da erzândur berş. (TH, 26/24 121)
...ve andan mâ'ada âlem-i eflâkün te'siri şiddetini ta'dil içün ecsâm-ı unsûriyyeye havass-ı tabi'iyye virdi ki anlar ile lâbis-i silâh gibi kavî olup te'sir-i eflâki birez def' eyleye. Ekseriyâ anlara tâbi' ise de fi'l-cümle muhâlif bulına. (CN, 87/14 108)
...ve ma'lûmdur ki fünûndan bir fen zâtında ilim olduğu cihetle mezmûm olmayup (el-mer'u aduvvün li-mâcehil = Kişi bilmediğinin düşmanıdır) muktezâsından kat'-ı nazar gâhî bi-hasebi'l- avârız zemm olınursa da dâimâ verâ-i zahr-i istignâda mehcûr olup kalmaz, belki ihtiyâc zamânında elzem-i levâzım olur. (CN, 1/11 065)
Bu gruba dahil edilen cümlelerde yardımcı cümle yükleminde ifade edilen mana ile ana cümle yüklminde ifade edilen mana arasında benzerlik bakımından bir karşılaştırma ilgisi kurulmakta, yani yardımcı cümle ile ana cümle arasındaki ilişki karşılaştırma ifadesine dayanmaktadır (Emre).
İncelediğimiz metinlerdeki benzerlik ilgisiyle karşılaştırma ifade edilen cümlelerde "...nice ise...." yapısı hakim olup, bu yapının ifade ettiği benzerlik ilgisine ana cümlede bazan bir zamirle işaret olunmaktadır. Benzerlik ilgisi kurulan cümlelerdeki yapı, gibi edatı ile kurulmuş bir edat grubuna çevrilebilen bir yapıdır.
Örnekler:
Evvelâ kamerün hareket-i yevmiyyesi eflâkün dört noktalarına göre nice dörde münkasim ise, deryâ dahı her nehar-ı tabiîde dört kere müteharrik olur. (CN, 81/6 101)
Nihâyet Aristo'dan hareket-i med ve ceziri güneşe isnâd menkûldür, ya'ni güneş hareket itdükçe riyâhı nice tahrîk iderse deryâyı dahı tahrîk ider. (CN, 80/21 099)
Hatt-ı istivâdan şimâl tarafına ekâlimde hâl nice ise, müteahhirîn katında, cenûb tarafında dahı ol minvâl üzredir. (CN, 53/11 081)
Bu gruba unsurları arasında sebep ve netice ilgisi olan cümleler dahil edilmiştir. Bu cümleler yapı itibariyle ki'li birleşik cümle kuruluşundadırlar. Bazı cümlelerde ki edatı kullanılmaz. Ki'den sonra gelen unsur sebebi teşkil eder. Ana cümle fonksiyonundaki unsur ise {sA} ile kurulmuş bir şartlı birleşik cümle yapısındadır ve netice kısmını teşkil etmektedir.
N'ola cevâhir-ile olsa Mesnevî memlû
Kilîd-i genc-i hikemdür zebân-ı Mevlânâ. (TH, 8/15 117)
N'ola cânum gibi başumda götürsem dâim
Kademi resmidür ol Hazret-i şâh-ı rüsülün. (TH, 54/18 126)
Sarılsa hayret-ile n'ola zülfüne yârun
Nigâhı garka-i hüsn oldı âşık-ı zârun. (TH, 87/4 131)
Muti'i olsa ins ü cin revâdur
Süleymândur çü nâm-ı kahramânı. (MB, 74/13 028)
'Adûnun olsa bin cânı ne dermân
Ki tîridür belâ-yı nâgehânî. (MB, 74/23 031)
Ravza-i cennet denilse derhordur ki bir çeşmesinin adı Âb-ı Kevserdür. (MB, 37/5 007)
'Aceb mi câme-i kadd-i kabûl olursa budur
Meta'-ı tâze-zuhûr-ı kalem-rev-i ma'nâ. (TH, 112/9 137)
Dollâb-veş yaş döküp inlerse yeridür
Kim soldı bâd-ı kahrla bâğ-ı vefâ dirîğ. (MB, 48/19 011)
-sA gerek yapısıyla kurulan cümleler ihtimal ve gereklilik anlatmakta, gelecek zamanı teşkil etmektedir (Deny, § 1231). İncelediğimiz metinlerde bu yapı oldukça seyrek olarak kullanılmakta olup “gelecek zaman” ifade etmektedir:
Zîrâ ki şakülün mebde ve müntehâsı bir olmaz, gittikçe tekârüb, merkez-i arzda telâkiye müntehî olsa gerekdür. (CN, 21/21 076)
Beyt: İdemez def’ sakınmag-ıla kazâyı kimse
Bin Sakınsan yine ön son olacak olsa gerek (SN, 5b/19 034)
{sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümleler, dahil oldukları cümlelerde her hangi bir cümle unsuru olarak kullanılabilmektedir. Böyle cümlelerde ana cümlenin unsurlarından biri bir yardımcı cümle halinde ifade edilmektedir. Yardımcı cümlelerin ve bilhassa {sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümlelerin Eski Türkçe devresinde de muhtelif cümle unsurlarını karşılamak üzere kullanıldıklarını biliyoruz (Tekin 1965).
{sA} morfemiyle kurulmuş yardımcı cümlelerin ana cümleye hangi tamlayıcı işleyişiyle katıldığını tespit etmek, klasik gramer anlayışıyla güçtür, zira bu tip cümlelerin gramer tahlili yapılırken {sA} morfemli yardımcı cümleler dikkate alınmaz veya şartlı birleşik cümlenin şart unsurunu (veya zarfını) oluşturduğu söylenip geçilir. Oysa bu cümleler içinde, tarihî şivelerde olduğu gibi çağdaş şivelerde de cümleye hiç şart anlamı katmadıktan başka zarf olarak isimlendirilemeyecek faillik, nesnelik, zaman tamlayıcılığı vs. gibi işleyişlerle de katılanları vardır. Bu gibi yardımcı cümlelerin ana cümle içindeki fonksiyonlarını doğru tespit edebilmek, onların dilde başka nasıl ifade edilebileceğini kontrol etmekle mümkündür (Bu konuda ilgi çekici bir karşılaştırma imkânı için bkz. Sözer).
Bizim inceleme konusu yaptığımız eserlerde {sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümlelerin - bir takım kalıplaşmış edatlık yapılar dışında - farazî anlatışlarını tamamen kaybetmedikleri görülmektedir. Ancak bu gruba giren {sA} morfemli yardımcı cümlelerin asıl görevleri, ana cümlenin manasını şart, farz ve temenni bakımından sınırlamak değil, ana cümle yüklemine bir tamlayıcı olarak katılmaktır. Bazan bu işleyişleri muhtelif bağlayıcılarla kuvvetlendirilmektedir. Cümlenin fail, nesne yer tamlayıcısı gibi unsurlarının {sA} morfemli bir yardımcı cümle ile ifade edilmesi manaya umumilik katma düşüncesine dayanmaktadır.
İncelediğimiz metinlerde {sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümleler şu işleyişlerde kullanılmaktadırlar:
{sA} morfemiyle kurulan yardımcı cümlelerden bir kısmı bağlı oldukları ana cümlenin faili olabilmektedirler.[7] Bunlar ana cümle failinin bir yardımcı cümle halinde ifade edildiği cümlelerdir (Deny, Emre, Dizdaroğlu, Hatiboğlu, Balıyev). Deny, “Şahıssız Bir Sonlamı Olan Bağlaşık Şart Cümleleri” başlığı altında (§ 1230) “başlamla ifade edilen faraziyenin kendisinin, sonlama yüklet (müsnedünileyh,fail) olabileceğini” söylemektedir. Verdiği örnekler şunlardır:
Beraber gitsek olmaz mı?
Gelsen fena olmaz.
Buna ne kadar itiraz olunsa yeri vardır.
Bunu alsak evladır.
Bu tabirin istimalinden tevakki olunsa sezadır.
Fail işleyişindeki yardımcı cümleler gerundium gruplarının da faili olabilmektedirler.
Metinlerimizde tespit ettiğimiz fail işleyişindeki yardımcı cümleler bağlayıcılı ve bağlayıcısız olmak üzere iki grupta incelenebilir.
Bağlayıcılı olarak kullanılanlarda şu bağlayıcılar tespit edilmiştir: kanda, ne, her kim, ne kadar. Bu bağlayıcılar aynı zamanda manaya umumilik katmaktadırlar.
Örnekler:
Kanda yüz sürsem o mahun cilve-geh-i pâyidür.
Kanda baksam pertev-i ruhsâr-ı cennet-sâyidür. (TH, 108/11 135)
...Hazret-i Risâletin ta'lîmiyle anda bir dâr-ı şifâ ve bir tahsîl-i 'ulûm içün bir medâris inşâ idüp, her kim anda bir kerre "Bismillah" didi ise müfessirîn ve muhaddisînden ulu kimesne olup... (SN, 14a/14 053)
...yılda bir kerre bir sayha urup rûy-i arzda ne kadar tuyûr var-ısa ol sûret üzre deveran iderken niçe yüz bin ecnâs-ı tuyûr zemine düşüp ahâli-yi Rûm alup tenâvül iderlerdi. (SN, 11a/31 043)
Her sene ol murg-i bî-rîğ te’sîr-i vefk ile sayha urup per (ü) bâlin küşâde idince ‘azamet-i Hudâ ekâlim-i seb’ada ne kadar murg-i zîrek ve tuyûr-ı sığırcık-ı pür-reng var ise cemî'i dünyâ hadîkalarına müstevli olup minkarlarına birer zeytun ve nâhunlarına ikişer zeytun alup her tuyûr üçer zeytun hedâyâ ile İslambul'a gelüp, mezkûr amudun zeylinde olan kilar kubbesinün zirvesindeki delikden zeytunları bırağup eda-yı hidmet idüp giderlerdi. (SN, 7b/17 037)
Bağlayıcısız olarak kullanılan fail yardımcı cümlelerinin metinlerimizdeki örnekleri:
(...) bizüm te'lîfimizün kusur ve noksânı ve bazı sehv ü galatı olursa 'aceb olmaz (zirâ...). (CN, 67/14 093)
Bu sengîn kadr-ıla ol kûh-ı fâik
Nigîn-i hâtem-i çarh olsa lâyık. (MB, 5/8 001)
...eydür:"Ben cüzâm marazından ölürsem bana yegdür." (SN, 8a/30 040)
Câyi ol pâyün olursa hâne-i çeşmüm sezâ. (TH, 5/18 115)
Ol diyârlar halkı dahı kendü bilâdınun hurografyasını yazup ilhâk iderse azîm minnetdür (dimişdür). (CN, 66/10 091)
...Ol zât-ı şerîfi medîne-i 'ilm olan fahr-i âlemün ravza-i râdiye-i münevvere ve hazîre-i mutahharalarına duhûl iderse sezâdur. (CN, 9/1 066)
Pes bir iklimde atvel-i nehâr isti'lâmı lâzım gelse, kaçıncı iklîm ise nısf-ı ‘adedini hattı-i istivâ nehârı üzerine zamm ile hâsıl olur. (CN, 53/5 080)
'Aceb mi bulsa kârun in'ikadı?
Olur her in'ikadun bir küşâdı. (MB, 22/10 005)
Bakanlar ana 'ayn-i 'ibret ile
'Aceb mi kalsa rây-ı hayret ile? (MB, 44/18 009)
Unutdursa 'aceb mi 'âlem içre
Bu şâh-ı ma'delet Nûşirevân'ı? (MB, 74/12 027)
Çün periyle sayd ider ol şîşe-bâz?
Şîşe-âyin tan mı kılsa dîde-bâz? (MB, 63/15 020)
Per-i şâhin n'ola ‘ahdinde kılsa
Ser-i kebg üzre her dem sâye-bâni? (MB, 74/16 029)
{sA} morfemi almış yardımcı cümlelerin bir kısmı ana cümlenin nesnesi durumundadır, yani bir kısım cümlelerde ana cümlenin nesnesi {sA} morfemi almış bir yardımcı cümle halinde ifade edilmektedir. Yardımcı cümlenin bu nesnelik rolüne ana cümlede bazen bir zamirle işaret edilmektedir.[8]
Metinlerimizde tespit ettiğimiz nesne işleyişindeki yardımcı cümleler, akuzatif hali eki almış bir zamirle ana cümlede temsil olunup olunmamalarına göre iki gruba ayrılabilir.
a) Akuzatif eki almış bir zamirle ana cümlede temsil olunanlar: Bunlarda yalnızca cümlesi zamiri kullanılmaktadır. Elimizde bulunan örneklerdeki yapı "...ne kadar /İSİM/ var-ısa, cümlesini....." şeklinde olup, "...bütün /İSİM/leri..." gibi bir yapıya çevrilebilmektedir.
Örnekler:
İslâmbol içre ne kadar bin şehidler var ise cümlesin şehîd oldukları mekânlarda defn ider... (SN, 17a/35 057)
Ve İslâmbol kal’esinin enderûn u bîrûnında, kal'e üzre ve kal'eye muttasıl ne kadar a’yân (u) eşrâf hâneleri var-ısa cümlesin münhedim idüp sâhiblerine mîrîden bahâların virüp... (SN, 10a/6 042)
...Millet-i Mesihiyye'ye ihânet etmeğe başlayup Haleb ve Şam ve Irak ve Mısır'da ne kadar dîn-i Mesihden nasârâ var ise cümlesini kırup mâl-ı hazâyinler ile ‘asker cem’ idüp.... (SN, 8a/4 038)
b) Ana cümlede bir zamirle temsil ve işaret olunmayanlar:
Hülâsa-i kelâm, bu gâr-ı bârûd üzre ne kadar kâr-ı kadîm binâ-yı azîmler var ise evc-i âsumâna tayr-i ebâbil gibi tayerân idüp İslâmbol’dan binâ pâreleri Üsküdar tarafında Salacak burnına ve Kadı köyüne düşdüği pâreyer hâlâ zâhirdür. (SN, 13b/6 051)
Ne istedimse nasîb itti râh-ı Beytinde
Ne hâcetüm var-ısa eyledi keremle revâ. (TH, 112/5 136)
...ve eyittiler ki, Şehriyar-ı Şitâ her neye kadir ise taksîr ve elinden her ne gelürse te'hîr itmesün. (MB, 62/6 019)
{sA} morfemli yardımcı cümleler ile ana cümlenin zaman tamlayıcısı ifade edilebilir, yani cümlenin zaman tamlayıcısı işleyişinde bir yardımcı cümle halinde bulunabilir (Emre, Eckmann 1979a; ayrıca bkz. 5. dipnot).
Her hal ve hareketin bir zaman içerisinde mümkün olabilmesi sebebiyle, aslında bir tasarlama kipi şeklinde kullanılan {sA} morfemli yardımcı cümleler, bazılarında daha zayıf olmak üzere, geçmiş, hal veya geleceğe ait zaman kavramlarının birini de bünyelerinde taşırlar, ancak bunların zaman ifadesi, denildiği gibi, her hal veya hareketin bir zaman içerisinde mümkün olabilmesiyle alâkadardır. Halbuki zaman tamlayıcısı işleyişindeki {sA} morfemli yardımcı cümleler doğrudan doğruya cümlenin zaman zarfı olurlar.[9]
Bu gruptaki yardımcı cümlelerin söz konusu işleyişleri bazen çeşitli bağlayıcılarla kuvvetlendirilir. Buna göre, metinlerimizde tespit ettiğimiz zaman tamlayıcısı işleyişindeki cümleleri bağlayıcı alıp almamalarına göre iki gruba ayırabiliriz:
Bağlayıcılı olanlar: Bunlarda kullanılan bağlayıcılar şunlardır: kaçan, kaçan ki, her kaçan ki.
Örnekler:
Kaçan bunlar olmasa te'sîr aşağı kor. (CN, 81/31 104)
Kaçan buhâr müctemi' olup hurûc itse med vâki' olur. (CN, 80/27 100)
Kaçan zeyt sürseler hadîd andan kaçar. (CN, 63/28 090)
Kaçan kamer zıllı 'arzda vâki' olsa nûr-ı şems andan munkatı' olur (didikleri gibi). (CN, 18/4 138)
Kaçan kim İslâmbol’a Ak deniz tarafından düşmen gemileri zâhir olsa mezkûr tuç dîv sûretinden bier âteş zuhûr idüp cümle keştîler ihrâk bi'n-nâr olurlardı. (SN, 13a/3 049)
Bağlayıcısız olanlar:
...ve âdetullah her vaktda bu minvâl üzre sâridür ki bir efgendesine esbâb-ı zafer virmek dilese mukaddemâ niçe rûzgâr azmâyiş-i gam u teşvîşle kalbini şikeste iderdi. (MB, 60/23 015)
Olur her tobı gün gibi atılsa
Cihânun ejder-i âteş-feşânı. ((MB, 74/25 032)
(Kaçan zeyt sürseler hadîd andan kaçar), keçi kanı ile ıslansa, girü cezb ider. (CN, 63/28 090)
Yine bir mahalden bir mahale ne rûzgâr üzerine varılur bilinmek murâd olınsa pergârun bir ucunı iki mahallün üzerinde farz olunan hatta müvâzi rûzgâr üzerine koyup, yürüdürler. (CN, 63/6 088)
...ve bir mahalden bir mahalle ne kadar mildür bilinmek murâd olınsa pergâr ile ölçülür. (CN, 63/6 086)
Yılda bir kerre Cebrâ'il sûreti kanat kakup sayha ursa şark cânibi ganimet olur (dirlerdi). (SN, 12a/16 047)
Yigirmi ikinci hâkim: Ok Meydanında Yeni çeri ocağından ta'lim-hâneci başı ve korucılar Ok Meydanı hududında kol tolaşup bir müttehem harâm-zâde tutsalar Atçı başıya götürüp cürmine göre hakkından gelüp yayları çilesiyle bir dırahta salb idüp tîr bârân iderler. (SN, 28b/6 062)
Azrâ’il sûreti sayha ursa cemî’-i dünyâda tâ'ûn olur (diyü havf iderlerdi). (SN, 12a/18 048)
Penbe-i dâğ-ı derûn içre nihândur bedenüm,
Diri oldukça libâsum budur,ölsem kefenüm. (TH, 58/25 128)
On tokuzıncı hâkim, Mi'mâr başıdur. İslâmbol içre bir binâ olınsa bundan me'zûn olmayınca münhedim idüp bennâsın ta’zîr ider, kanundur. (SN, 28b/2 061)
Lâkin bir şehr ü beled ne memleketdedür lâzım gelse kitâb âhirinde olan fihris-i mufassala mürâcaat olına. (CN, 67/25 094)
...ve ol amûdun için cevf idüp, menâre-vâr, ruhbânlar çıkup İslambol'a bir bâğî vü dâğî asker gelse çan çalarlardı. (SN, 7a/3 036)
Er ile avratın bir biri-le hüsn-i zindegânîleri olmasa, ya er kişi ya zen kişi ol ‘amûdı der-âğûş etseler elbette bir birlerinden müfârakat vâki’ olur. (SN, 11b/34-35 046)
Pes bu ikinci daireyizikr olınan tavâyıf on ikiye taksîm idüp, iç denizde ve taşra okyanusda sefer itseler isti'mâl idüp.... (CN, 60/12 085)
Meselâ: Mâh-ı hamsînde hamsîn balığı sûreti sayha ursa Kara denizde aslâ hamsi balığı kalmayup, cümle İslâmbol'a gelüp, der-kenâr olup, cümle ahali (-yi) Makedon hamsin balığı ile kefâflanurlardı. (SN, 13a/13 050)
Bu gruba giren cümleler, ana cümle hal zarfının {sA} morfemi almış bir yardımcı cümle halinde ifade edildiği cümlelerdir. Bu yardımcı cümlelerde farazî bir anlatış hakimdir, ancak bunlar işleyişleri itibarıyla hal zarfı durumundadırlar. Sadece bir örnekte yardımcı cümle ana göre edatı ile ana cümlede temsil edilmiştir.
Örnekler:
...ve eteginde nice gün nice gice kenâr u cezîre görünmese rüzgârına göre gemi her saatte ne kadar mil hareket iderse, ki ol tecrübe ile ma'lumdur, ana göre kerteriz, ya’ni hisab édüp kıyas ile mesafeyi malum idinürler. (CN, 63/6 089)
...ve bu rây-ı felsefî şer'a muhâlif zann olınursa def'-i halecân ve husûl-i itminân içün mazhar-ı feyz-i lâ-yezâlî İmâm-ı Gazalî Tehafüt-i Felasife'de yazduğı bi-ibaretihi bu mahalde îrâd ve tercüme olınur ki dimişdür(...). (CN, 17/21 069)
... ve eger tûlde müttefik ve arzda muhtelif ise bu sûretde tefâvüt-i mâbeyne'l-arzeyn bu'd-ı mâbeyn olur. (CN, 54/29 082)
...ve eger ikisi dahı muhtelif ise bu sûretde bu'd-ı mâbeyn bir müselles-i kâimü'z-zâviye veteri olur. (CN, 54/30 083)
...eger askerîden olup mücrim ise aman virmeyüp bir dırahta berdâr iderler. (SN, 28b/9 063)
Anâsır (u) eczâsı ne hayyizde olursa küreden bir kıt'adur. (CN, 21/16 074)
...ammâ yine taraf-ı Sultân'dan fermân olınsa bir a'lâ ma'dendür, belağan mâ-belâğ ma'den husûli mümkindir. (SN, 13b/35 052)
Zira bir musavvir tasvirde yalnız tekmîl-i a'zâya meşgûl olup sâir tenâsüb ve muhassenât-ı evzâ' ü etvâra riayet itmese küllî taksîr itdüği gibi, cografya sâhibi dahı yalnız mekân beyânına meşgul olup sükkânı umûrına ve sâir nevâdir zikrine mukayyed olmasa bir uryân meyti tasvîr iden musavvire döner. (CN, 67/8 092)
Er ile avratın bir biri-le hüsn-i zindegânîleri olmasa, ya er kişi ya zen kişi ol ‘amûdı der-âğûş etseler elbette bir birlerinden müfârakat vâki’ olur. (SN, 11b/34-35 046)
Bir kısım cümlelerde yer tamlayıcısı {sA} morfemi almış bir yardımcı cümle halinde ifade edilmiştir.[10] Metinlerimizde tespit ettiğimiz bu tip yardımcı cümleler datifli ve ablatifli yer tamlayıcılarının yerini tutmaktadırlar. Bunlar çeşitli bağlayıcılar da almaktadırlar. Bu bağlayıcılar ne, ne kadar, her ne, kanda, her kangısında, ne kim olup, bunlar manaya umumilik katmaktadırlar.
Bu gruba dahi edilen cümleler, ana cümlede bir zamirle temsil ve işaret olunup olunmamalarına göre iki gruba ayrılırlar.
Ana cümlede bir zamirle temsil olunanlar: Bunlar ana cümlede datifli ve ablatifli cümlesi zamiriyle temsil olunmaktadırlar. Örnekleri şunlardır:
Arazî arasında ne kadar bihâr var-ısa cümlesine okyanus dirler. (CN, 74/21 097)
Ve’l-hâsıl, ol asrda dest-i âl-i ‘Osmânda ne kadar şehr-i ‘azîmler var ise cümlesinden ümmet-i Muhammedi ehl (ü) iyaliyle İslâmbol'a getürüp i’zâz u ikrâm idüp ma'mûr u âbâd itdiler. (SN, 26b/22 060)
Ana cümlede bir zamirle temsil olunmayan yer tamlayıcısı işleyişindeki cümlelerin örnekleri şunlardır:
Ne mahalle vâsıl olursa ol rûzgâr ile gidilür. (CN, 63/6 087)
(...) ne tarafa nazar olınsa şekl-i muhaddeb görinür. (CN, 19/16 071)
Pes Sultân-ı Bahâr dahı (ve ateyna...) mûcibince tahte'l-arz olan künûz-ı mahzûnın ve emvâl-i meknûnın ihrâc idüp cemî'-i sipâh-ı nusret-penâhına sigâr ü kibâr ne kim var-ısa îsâr ü nisâr eyledi. (MB, 21/10 004)
...ve ol diyarlarda reâyâdan kimi buldılar-ısa istimâletler virdiler. (MB, 38/6 008)
...ve kanda gitse bile giderlerdi. (MB, 35/21 006)
...diyü cümle câmi' içindeki cemâati birer birer bu hakîre gösterüp her kankısına nazarım ta’alluk etdi ise dest ber-sîne idüp, nazar âşinâlığı idüp, tâze can buldum. (SN, 2a/10 033)
"Sultânım! İslâmbol tokuz kerre ‘amâr ve tokuz kerre harâb olmışdır, ammâ dest-i âl-i ‘Osmân’daki gibi ilâ-haza’l-ân bir zamânda böyle harâb olmamışdır kim, her ne cânibinden olursa dost ü düşmen der (ü) dîvârının münhedim olan yerlerinden ‘arabalar ile girüp çıkarlar." (SN, 9b/23 041)
Her ne tarafa imrâr-ı nazar olınsa yek-sere leb ü rû vü çeşm ü ebrû müşâhade olınup (gûyâ....). (TH, 56/14 127)
Klasik gramer anlayışında umumiyetle “edat” olarak ele alınan, günümüz dil bilimi araştırmalarında “yönveren” olarak isimlendirilen (Göknel, 58-60; Adalı, 40-41) dil birimlerinin en belirgin özelliklerinden biri, cümle unsuru olarak kullanılmamaları, ancak manaya, ifadeye kendi belirledikleri bir yön vermeleri, cümlenin semantik istikametini değiştirmeleridir. Mesela lütfen bir nezaket; eğer şart yönverenidir. - sA morfemli yardımcı cümlelerle kurulan bazı birleşik cümleler de zamanla kalıplaşarak yönveren haline gelebilmektedirler.[11] İncelediğimiz metinlerde görse kim ve Allah’ı seversen yapıları bu gibi yön verenlerdendir.
Deny, görse ki yapısının ihbariyye (bildirme) mahiyetinde olduğunu söylemektedir (§ 1224). Günümüz Türkiye Türkçesinde "bir de ne görsün..." şeklinde bir yapıyla karşılanan bu birimler okuyucunun dikkatini gelecek cümleye yoğunlaştırmaya dönüktür.
Hazret-i ‘Îsâ elindeki ‘asâsıyla Kostantin’e bir ‘asâ urınca derhal Kostantin hâbdan bîdâr olup görse kim cümle vücudında ‘illetden bir ‘illet kalmayup ten-dürüst olup dürr-i beyz-âsâ olmış. (SN, 8b/5 045)
Şeyh Maksud görse kim İslâmbol içre niçe bin şühedâ yedi günden beri ter ü tâze pâymâl-i rimâl olup yatırlar. (SN, 17a/31 056)
Küffâr ise: “Emn (ü) âmâna dâhil olduk! Bunlar istikbâlimize geldi!” zann idüp aslâ dest-dırazlık itmeyüp âsûde dururlar. Görseler kim bunların lisânında sadâ-yı Allah, Allah zâhir olup keştî içre olan küffârlar dest-ber-kafâ, kayd (u) bend etmege başlayup cemî’i mâl (u) erzakların gâret etmege başlarlar. (SN, 22b/20 058)
Şu cümlede ise yönveren, yüklemde belirtilen hükmün gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, bunun beklenilmeyen bir iş olduğunu ifade etmektedir:
Dâne-i hâline bak cennet-i ruhsârında
Nice sebr eylesün Allah'ı seversen âdem. (TH, 34/4 122)
Bu çalışmanın birinci bölümünde, kaynak eserlerdeki {sA} morfemli yardımcı cümlelerin yapı özellikleri ortaya konmuş, ikinci bölümde ise söz konusu morfemle kurulan yardımcı cümleleri ifade hususiyetleri ve işleyişleri (fonksiyonları) üzerinde durulmuştur.
Söz konusu morfemin çok zengin mana nüanslarını ifade etmek üzere çok çeşitli yapıların teşkilinde kullanıldığı görülmektedir. Bu yapı zenginliği elbette fonksiyon zenginliğini de beraberinde getirmektedir.
Bu çalışmadan da görüldüğü gibi {sA} morfemiyle teşkil edilen yardımcı cümleleri en yaygın ifade hususiyetlerinden yola çıkarak “şart cümleleri” olarak isimlendirmek, yeteli olmamaktadır. Elbette, yine bu isim altında diğer ifade hususiyetlerinden de dil bilgisi öğretiminde bahsedilmelidir.
{sA} morfemli yardımcı cümlelerin ana cümle yüklemi karşısındaki fonksiyonlarının incelendiği bölüm, bizce, bu çalışmanın asıl üzerinde durulması gereken kısmıdır. Birkaçı hariç dil bilgisi kitaplarımızda bu yardımcı cümlelerin fail, nesne gibi fonksiyonları taşıdığından bahsedilmez. Oysa bu yardımcı cümlelerden bir kısmı Türkçe’nin bir ifade hususiyeti olarak böyle gramatikal fonksiyonlar yüklenmektedirler. Bizim XVI - XVII. yüzyıla ait dört eser üzerinde yaptığımız araştırma çağdaş metinler üzerinde gerçekleştirilerek bu gibi yapıların varlığı kolayca tespit edilebilir. Bunların da dil bilgisi öğretiminde gösterilmesi gerekir.
001 Bu yüksek değer ile o yüce dağın çarha
yüzük taşı olması münasiptir.
002 Yüz bin ayıp içinde bir hüner olsa basiret
sahiplerinin baktığı, o hünerdir.
003 Dayanak ve sığınağı Allahın ihsanı olmayan
kimse bütün âlemi asker edinse [de] memlekete hükümdar olamaz.
004 Bahar Sultanı da (ve ateyna...= verdik..)
ayeti gereğince yer altında gizli hazinelerini, zenginliklerini çıkarıp bütün
muzaffer askerlerine (büyük küçük hepsine), dağıttı.
005 İşinin zorlaşması (çıkmaza girmesi)
şaşılacak bir şey değildir; her düğümün bir çözümü olur.
006 ...ve gittiği her yere birlikte
giderlerdi.
007 (Ona) cennet bahçesi denilse münasiptir;
zira bir çesmesinin adı "ab-ı kevser"dir.
008 ...ve o diyarlarda gördükleri herkese
teselliler verdiler.
009 Ona ibret gözüyle bakanların hayrette
kalması, şaşılacak bir şey mi?
010 Eğer bu demde su kenarında işret etmezsen
tatlı ballı armut, ağzına söver.
011 Dolap gibi yaş döküp inlese yeridir; zira
- ne yazık ki - kahr rüzgârıyla vefa bağıı sararıp soldu.
012 Hazret-i Sultan her ne kadar üzgün ve
sıkıntılı ise [de yine] buyursun ki hakanlık himmeti bereketiyle düşmana göz
açtırmayıp aniden huruç edilsin.
013 Mertsen, mertçe dur; hemen geliyorum!
014 Allahın kanunu her zamanda böyledir ki,
bir kuluna lütuf kapılarını açmak istediğinde önce bir kaç gün sıkıntılarla
imtihan ederek onu üzer.
015 ..ve Allahın âdeti böylece sürüp
gitmektedir ki, bir kuluna başarı yolunu açmak istediğinde, önce bir müddet
üzüntü ve sıkıntılarla sınayarak kalbini kırar.
016 Eğer bugün Kış Sultanı yersiz sözler ve
savaş tehdidiyle bize gücünü ve ölçüsüz savaş taşlarını gösteriyorsa buna
şaşılmaz, zira işi güçlük çıkarmak olan zamanın müsaadesiyle yenice üstünlük
sağlamış ve dimağı gurur rüzgârıyla dolmuştur.
017 Kalbi bozuk ve dimağı karışık olan kişinin
söylediği her söz güvenilmez ve anlamsızdır.
018 Bir kaç gün hasta olup zamanın
sıkıntılarıyla güçsüz düştümse (de) yine Allahın yardımı yardımcım ve desteği
dayanağım olup onun hakkından gelirim.
019 ...ve dediler ki : "Kış Sultanı gücü
yettiğini yapmakta kusur etmesin, elinden geleni geciktirmesin.
020 Kanadıyla avlanan o şişebazın (hokkabazın)
şişe gibi göz oynatması şaşılacak şey midir?
021 Görenler: "Cennet herhalde
budur" der ; ona girenler çıkmak istemezler.
022 ..."Eğer daha yakın gelirse keskin
kılıç gibi elleşiriz, aksi takdirde kan dökücü ok gibi uzaktan konuşuruz."
dediler.
023 ...ve ejderha gibi bu tarafa saldırsa
parlak bir yıldırım gibi ateş saçıp yürürler.
024 Bunlar öyle simsarlardır ki ellerini
toprağa soksalar bağ kütüğü, taşı tutsalar cevher ederler.
025 Eğer söz söyleme sanatında zamanın
Hassan'ı olsan [yine de] insanların ve cinlerin kötülemesine hedef olursun.
026 İskender bu ülkeyi görseydi, yıllarca ona
hizmet ederdi.
027 Bu adalet sahibi hükümdarın Nuşirevan'ı
unutturması şaşılacak şey midir?
028 İnsanlar ve cinler ona baş eğse yerindedir
; zira kahraman adı Süleyman'dır.
029 Onun zamanında şahin, kanadıyla kekliğin
başı üzerine her dem gölge salsa ne olur?
030 Düşmanı dokuz çarhı kale yapsa yine de o
hücum ettiğinde aman ister.
031 Düşmanın bin canı olsa ne çare, zira onun
oku ansızın gelip çatan bela gibidir.
032 Her topu, atıldığında, güneş gibi cihanın
ateş saçan ejderhası olur.
033 ...diye camideki cemaati birer birer bu
hakire gösterdi. Gözümün gördüğü herkese elimi göğsüme koyarak selâm verip, göz
aşinalığı edip taze can buldum.
034 Kimse dikkatli davranmakla kazadan
(kaderin gerçekleşmesinden) kurtulamaz. Ne kadar dikkat etsen de önünde sonunda
olacak olan gerçekleşecektir.
035 Eğer Osmanlı sultanları himmet etse, az
bir masraf ile, Tuna nehrinin yine Yenibahçe ve Aksaray içinden akması mümkün
idi.
036 ...ve o sütunun içini boş yapmışlardır;
rahipler minare gibi çıkıp, İstanbul'a yağmacı askerler geldiğinde çan
çalarlardı.
037 Her sene o kuş sihrin tesiriyle bağırıp
kolunu kanadını açınca, Allahın büyüklüğü(ne bakın ki), yedi iklimdeki bütün
sığırcık kuşları, yeryüzündeki bahçelere yayılıp gagalarında birer,
pençelerinde ikişer zeytin alıp, her kuş üçer tane zeytin hediyesiyle
İstanbul'a gelip, anılan sütunun dibindeki kilerin kubbesinde bulunan delikten
zeytinleri bırıkıp hizmetlerini görerek giderlerdi.
038 ...millet-i Mesihiyyeye (Hıristiyanlara)
ihanet etmeye başlayıp Halep, Şam, Irak ve Mısır'daki bütün Hıristiyanları
kırıp, hazine malıyla asker toplayıp....
039 ... Hıristiyanlığa ihanet için şöyle der:
"Ey Kralım! Eger sağlığına kavuşmak istersen, ki senin derdinin başka
ilacı yoktur, önce büyük bir havuz yap..."
040 ...şöyle der: "Cüzzamdan ölmem daha
iyidir."
041 "Sultanım! İstanbul dokuz kere mamur
ve dokuz kere harap olmuştur, ama Osmanoullarının elindeki gibi, bugüne kadar,
hiç harap olmamıştır, çünkü her tarafından, dost düşman surlarının yıkık
yerlerinden arabayla girip çıkarlar."
042 İstanbul kalesinin içinde ve dışında, kale
üstünde ve kaleye bitişik olan bütün ayan ve eşraf evlerini yıkıp sahiplerine
bedellerini devlet hazinesinden verip...
043 ... (bu heykel) yılda bir kere bağırır,
yeryüzündeki bütün kuşlar o heykel üzerinde dolanırken binlercesi düşer ve Rum
ahalisi (de) bunları alıp yerlerdi.
044 Hâla bütün cehennemlik kâfirlerin,
benzetmek gibi olmasın, kıbleleridir ki, her sene binlerce Hıristiyan gidip
Kamame’de pür-gamâm ? olup ziyaret ederler, haşa sümme haşa, haccetmiş olsalar.
Ama haçperestlit ettikleri muhakkaktır.
045 Hazret-i İsâ elindeki asa ile vurunca
Kostantin hemen uykudan uyanıp ne görsün: Bütün vücudunda hastalıktan eser
kalmayıp beyaz inci gibi olmuş.
046 Erkekle kadın iyi geçinemese, ya erkek, ya
kadın o sütûnu kucakladıklarında muhakkak ayrılık gerçekleşir.
047 Yılda bir kere Cebrail heykeli kanat vurup
haykırdığında doğu tarafı zenginleşir <derlerdi>.
048 Azrail heykeli haykırdığı zaman bütün
dünyada veba olur <diye korkarlardı.>
049 İstanbul’a Akdeniz tarafından düşman
gemileri geldiğinde tunç şeytan heykelinden bir ateş çıkıp bütün gemiler
yanardı.
050 Mesela Hamsin ayında Hamsin balığı heykeli
bağırdığında Karadenizde hiç Hamsi balığı kalmayıp hepsi İstanbul'a gelir,
kıyıya vurur, bütün Makedon halkı hamsin balığı ile karınlarını doyururlardı.
051 Özetle, bu barut mağarası üzerindeki
eskiden kalma bütün büyük binalar ebabil kuşları gibi havaya uçmuştur.
İstanbul’dan bina parçaları Üsküdar'a tarafında Salacak burnuna, Kadıköy'e
düştüğü hâlâ bellidir.
052 ...ama yine Padişahın (bu hususta)
emretmesi halinde -iyi bir madendir - bol bol maden çıkarılması mümkündür.
053 ... Hazret-i Peygamberin yol göstermesiyle
orada bir darüşşifa ve medrese inşa etmiştir (ki) orada bir kere 'bismillah'
diyen herkes müfessir ve muhaddislerden büyük bir kimse olmuştur...
054 Öyle büyük bir şehirdir ki, İstanbul
içinde bin kişi ölse yine insan deryasından bir şey eksilmez.
055 Derhal İstanbul içinde bir Müslüman
kalmasın, yoksa hepsini kılıçtan geçiririm, diye...
056 Şeyh Maksud bir de ne görsün: İstanbul
içinde binlerce şehit yedi günden beri hiç bozulmadan yerlerde yatmaktadırlar.
057 ...İstanbul'daki bütün şehitleri, şehit
oldukları yerlerde gömer...
058 Kâfirler ise : “Güvenliğe kavuştuk. Bunlar
bizi karşılamaya geldi!” sanıp aslâ el kaldırmayıp sakince dururlar. Bir de ne
görsünler: Bunların dilinde ‘Allah Allah!” sedası zahir olup gemi içindeki
kâfirleri elleri başlarında bağlamaya ve bütün mal ve erzaklarını yağmalamaya
başlarlar.
059 Kâfirler ise boğazlardan gelen gemiler
için adı geçen üç boğazı toplarla donatmışlardı.
060 Velhasıl o asırda Osman oğullarının elinde
bulunan bütün büyük şehirlerden Müslümanları çoluk çocuğuyla İstanbul'a
getirip, onlara cömertlik göstererek [İstanbul'u] bayındır ettiler.
061 On dokuzuncu hakim, mimarbaşıdır. İstanbul
icinde bir bina yapıldığında bundan izin alınmazsa yıkıp yapanı da sözle
uyarır, kanundur.
062 Yirmi ikinci hakim: Ok Meydanında yeniçeri
ocağından Talimhaneci başı ve Korucular devriye gezip, bir sanık haramzade
tuttuklarında Atçıbaşı’na götürürler, (o da) suçuna göre cezalandırırlar veya
yalarının çilesiyle bir ağaca asıp üstüne ok yağdırırlar.
063 Suçlunun asker olması durumunda aman
vermeyip bir ağaca asarlar.
065 ...ve malumdur ki, bir ilim dalı özünde
ilim olması bakımından yerilmez; (Kişi bilmediğinin düşmanıdır) sözünün ifade ettiği gerçekten yüz
çevirip, bazen kimi sebeplerle yerilirse de gereksiz sayılıp her zaman unutulup
kalmaz, belki ihtiyaç zamanında en gerekli şey olur.
066 Cennet bahçelerinden çıkıp dile gelen
salavatların, şerefli zatı ilmin şehri olan hazret-i Peygamberin nurlu ve temiz
kabirlerine girmesi, münasiptir.
067 ...ve ülkelerin sınırları konusunda
anlaşmazlık çıkacak olsa bu ilim problemi çözer.
068 ...ve bu ilmin gerekliliğinin bir örneği
şudur ki, geniş bir eve sahip olan bir kimse o evin içindeki kapıları, odaları,
ahır, mahzen, pencere ve diğer yerleri bilse, ama evin şehrin hangi semtinde
olduğunu bilmese, şehirde karışıklık ve yangın çıktığında kendi evine
uzaklığını bilemeyip ihtiyaçlarını karşılamakta kusur eder.
069 ...ve bu felsefi görüş şeriate aykırı
sanılacak olursa (sanılması halinde) yanlış anlamayı gidermek ve şüpheden
kurtulmak için İmam Gazali'nin Tehafüt-i Felasife'de yazdıkları burada aynen
tercüme olunacaktır. Şöyle demiştir:...
070 Eğer : "Hadisin sonunda buyurulduğu
üzre ay tutulması ilahi tecelli sebebi ile bir saygı halidir." denilirse,
biz deriz ki, hadisteki bu fazlalık sahih değildir.
071 ...bakılan her tarafta bir dışbükey şekil
görülür.
072 ...Mesela bir yerden üç kişiden biri
batıya, biri doğuya gidip biri yerinde dursa, gidenler düz bir rota ile ve eşit
hızla yürüyerek doğuya giden batıdan , batıya giden doğudan gelip aynı günde
(yerinde duran) kişinin yanında birleşseler, o gün, yerinde durana göre cuma
olsa, batıya gidene göre perşembe, doğuya gidene göre cumartesi olur.
073 İkincisi şudur ki, yeryüzünde derin bir
kuyu ve (bu kuyu) üzerinde bir minare olsa, kuyu dibinde bir kâseyi doldurup
minarenin tepesinde o suyu tekrar o kâseye koysalar, almayıp fazla gelir.
074 Unsurları ne tarafta olursa küreden bir
parçadır.
075 Üçüncüsü şudur: Bir minare şerefesinde iki
yerden birer taş bırakılsa, taşların düştüğü yerlerin arası (bırakıldığı
yerlerin arasından) daha kısadır. Mesela şerefenin bir kenarından öteki
kenarı(na olan mesafe) iki zira' olsa, düşme noktaları arasındaki uzunluk iki
zira'dan azdır.
076 İki şakülün başı ile sonu bir olmaz,
birbirine yaklaşmalarının yerin merkezinde birleşme ile neticelenmesi gerekir.
077 İkinci mesele: Zeyd, Amr ile kıyamet
alâmetlerinden olan güneşin batıdan doğması meselesinde mübahase edip Zeyd:
"Bu meseleyi astronomi ilmi ile açıklamak mümkündür." dese, Amr kabul
etmese, Zeyd : "Takiyyüddin er-Râsıd'ın görüşüne göre burçlar kuşağı
(zodyak) meyl-i küllîden geçip uzun bir zaman içinde ufk-ı istivâya uygun olur,
diğer yıldız kuşakları da onun gibi uygun olduğundan batıdan doğmuş gibi
olur." diye uygunluğu açıklasa, Amr kabul etmemekte ısrar edip: "Hiç
bir şekilde uygunluk mümkün değildir, eğer mümkün olursa eşim üç talakla boş
olsun." dese yemini gerçekleşir mi?
078 Üçüncü mesele: Zeyd: "Mekke şehri
dışında bir yer vardır ki, orada dört yön de kıbledir." dese, Amr kabul etmese
ve bunu ispat veya çürütme halinde köle azad etmeye yemin etseler, hangisininki
gerçekleşir (köle azad etmesi gerekir)?
079 Bu da iki kısımdır: Üzerinde bulunduğu
küreyi ikiye ayırırsa azîme <derler>, ayırmazsa sagîre derler.
080 Bir bölgenin en uzun günü, (o bölge)
kaçıncı iklimde ise, o sayının yarısını ekvator gününe ilave etmekle bulunur.
081 Ekvatordan kuzeye doğru olan bölgelerde
durum nasılsa, sonraki âlimlere göre, güney tarafında da o şekildedir.
082 ...ve boylamda aynı enlemde farklı olması
durumunda tefavüt-i mabeyne'l-arzeyn bu'd-ı mabeyn olur.
083 İkisinin de farklı olması durumunda bu'd-ı
mabeyn bir dik üçgen kirişi olur.
084 Lakin bu şekilleri lüzumsuz süs sanan
cahiller kitabı istinsah edip de şekilleri kasten çıkarırlarsa elden ne gelir;
Allah belasını vere, ömrü günü azala!
085 Bu ikinci daireyi, anılan halklar on ikiye
ayırıp, iç denizde ve okyanusta yolculuk ettiklerinde kullanırlar; lâkin
okyanusa giden Avrupa halkı Cermen diline ve öteki halklar kendi dillerine
cevirip, sınıflandırmayı da ona uydururlar.
086 ...ve bir yerden bir yere kaç mil olduğu
öğrenilmek istendiğinde pergelle ölçülür.
087 ...ulaştığı yere o rüzgârla gidilir.
088 Yine bir yerden bir yere hangi rüzgârla
gidileceği öğrenilmek istenildiğinde, pergelin bir ucunu iki yerin üzerinde
farz edilen hatta paralel rüzgâr üzerine koyup çevirirler.
089 ...ve eteğinde günlerce kara görünmese,
rüzgârına göre gemi saatte kaç mil giderse - ki bu tecrübeyle bilinir - ona
göre günde bir veya iki kere kerteriz alırlar, yani hesab edip mesafeyi
ölçerler.
090 Zeytin yağı sürdükleri zaman demir ondan
uzaklaşır, keçi kanı ile ıslandığında tekrar çeker.
091 "...O diyarlar halkının da kendi
ülkelerinin hurografyasını yazıp ilave etmesi, büyük minnettir."
(demiştir.)
092 Zira bir ressam resimde yalnız organların
tamamlanmasıyla uğraşıp tavırdaki güzellik ve uyuma riayet etmese kusur ettiği
gibi, coğrafya yazarı da yalnız mekânın anlatımıyla uğraşıp halkın durumuna ve
diğer özelliklerine dair bilgi vermese çıplak bir cesedi tasvir eden ressama benzer.
093 ...bizim eserimizin kusur ve noksanının ve
bazı hatalarının olması, şaşılacak bir şey değildir; zira bütün ülkelerin
durumu ve hükümet şekilleri kitaplarda yazılmamıştır.
094 Lâkin bir şehrin hangi memlekette olduğunu
öğrenmek gerektiğinde, kitabın sonundaki ayrıntılı fihriste bakılsın.
095 Tamamı cezb-i küllî değilse (de) çoğunlu
böyledir, denebilir.
096 Bu yer küresi resminde ikinci dairede
çizilen yerler ki genişlikçe yeryüzünün meskûn yerlerine (rub'-ı meskûna) eşit
ve gelişmişlik bakımından mamur bölgelere üstün gelmese de en azından ona denk,
garip ve acayip halleriyle Allah'ın gücünü tahkik ve hikmetli eserlerini tasdik
edip cömertliğinin genişliğini ifade eden ve ibretli dinleyicilerin inançlarını
artıran bir yeni dünyadır.
097 Mukaddime yazarı şöyle der: "Kara
parçaları (karalar) arasındaki bütün denizlere okyanus derler."
098 Mesela (med), bir yerde bir gün öğle vakti
gelse, ertesi gün bir saat sonra başlar.
099 Nihayet Aristo'dan med ve cezirin güneşle
ilgili olduğu görüşü nakledilmiştir; yani güneş hareket ettikçe rüzgârları
hareket ettirdiği gibi, denizi de hareket ettirir.
100 Bazıları : “Bunun (meddin) sebebi sulardan
çıkan buhardır.” diye denizi hummaya tutulmuş bir hayvana benzettiler. Buharlar
toplanıp çıktığı zaman med gerçekleşir.
101 Önce, ayın bir günlük hareketi gök yüzünün
dört noktasına göre dörde ayrıldığı gibi, deniz de tabiî (olağan) bir gün
boyunca dört kere hareket eder.
102 Bu kuralın tamamıyla kabul edilmiş olmayıp
tartışmalı olması önemli değildir.
103 Mesela Ay, Venüs'ü uygun bir noktadan
görüp ıslak (?) menzile uğrasa med fazla olur.
104 ...Bunlar olmadığı zaman tesir azalır.
105 Lâkin Kontarnus ve diğerleri Ayın bu
durumu hakkında üç kuvvet tespit etmiş ve şöyle demiştir: "Eğer bu tesir
iki hususla sınırlı olsa, ayın gökte göründüğü ve ufkun altına indiği
(görünmediği) zamanlarda med olmaması gerekirdi; zira ışınları denize
ulaşmamaktadır."
106 Kontarnus şişip kabarma ve çekilip inme
(tahalhul ve zübûl) görüşüne varıp şöyle demiştir: "Sular kabarıp şişmese
bu durum (med) nasıl ortaya çıkar ve cezir zamanında nereye akar gider?"
107 Mesela bir kimse güneşe karşı yürüyüp
gitse bu işi deneyerek doğrular.
108 ... ve ondan başka, gök âleminin etkisinin
şiddetini azaltmak için dört unsurdan oluşan cisimlere (ecsam-ı unsuriyyeye)
tabiî özellikler verdi; ta ki onlar ile silah kuşanmış gibi güçlenip göğün
tesirini biraz uzaklaştırsın, genellikle onlara tabi ise de bir ölçüde karşı
koysun.
109 Eğer bir süre daha bunların dizginleri
gevşek tutulursa (kontrol altına alınmazsa), Kızıldeniz'e yol bulup Hicaz
sahillerini ve Yemen'i alırlar.
110 Eğer Mısır diyarından Süveyş yoluyla bir
donanma hazırlanıp asker gönderilse, tedbirli bir kumandan kısa zaman içinde o
beldeleri zapteder ve kâfirler oralardan çıkarılırdı.
111 Başında "fi" bulunan her sayı,
mesela 'fi on Nevruz', birden ona kadardır, öncesi onun içinde demektir; ama
yalnızca beş Nevruz denilse, sırf o gün kastedilmiş olur.
112 Eğer kıble rüzgârı sâkin olursa Gücürat,
Künkün ve Menibar'a Aden mevsimi, Nevruzun üç yüz altmışında, yani gelecek
Nevruzdan beş gün önce gelir; zira Aden kıble rüzgârının kaynağıdır.
113 Hürmüz mevsimi, kenardan gidilirse,
Nevruzun iki yüz beşinden üç yüz otuzuna kadardır.
114 ...ve porunetse, yani meltem zamanında
güneş batarken batı ufkunda kızıllık olursa ertesi gün rüzgâr sert olur.
115 Allah evine (Kâbe'ye) giden bir ayağın
bastığı yer gözüm de olsa münasiptir.
116 Eğer kuruntudan uzak olmak istersen, durup
dinlendiğin yer Eşrefzade dergâhı olsun.
117 Mesnevi cevherlerle dolu olsa bunda
şaşılacak ne var? Zira Mevlana'nın dili hikmetler hazinesinin kilididir.
118 Bu kadar hasret ateşiyle o gönül alıcı
şehre girmek müyesser olunca sevinç buğuları dimağa çıkıp suya dönüşerek
gözümden akmaya başlamıştı; eğer arzu gözlerine iksir-i a'zamdan muteber görünen
sokaklarının tozu sürme gibi çekilmese gözyaşı selleri Nuh tufanı kıssasını
tarih sayfasından silecek derecelere varırdı.
119 Vakıa, o kadar çok ağaç vardır ki, hızla
uçan bakış doğanı her ne kadar uçurulsa (yine de) ucuna bucağına erişip yuva
kurması imkânsız(dır)...
120 ...ve fikir tellalı ne kadar hızla
seğirtse yine seyredilecek şeyler bitmez.
121 Afyon şurubu,insana ebedî bir hayat
verdiğinden can pahasına olsa da ucuzdur.
122 Yanağı bahçesindeki tek benine bak! Allahı
seversen, insan (buna) nasıl sabretsin?!
123 Benimle o ipekçiler güzeli alışveriş etse,
can ipliğimi gönül hoşluğuyla düğmesine ilik ederdim.
124 Cami ve mescitlerin çokluğu o derecededir
ki, ayağına çabuk bir ulak ömrünün bir yılını mescit ve camileri dolaşmaya
ayırsa yine hesabını tutmak mümkün değildir.
125 Gerçi dışım hurma ağacı gibi düzgün
değilse (de) Musa'nın asası gibi içimde doğruluk vardır.
126 Canım gibi daima başımda taşısam ne olur;
zira o, hazret-i Muhammed'in ayağının izidir.
127 ...bakılan her yönde dudak ve yüz, kaş ve
göz görülüp sanki yaratış tezgâhının dokumacısı yolun iki tarafına insan
nakşıyla süslü bir perde asmıştı ve o derece âlem kılıklı görüntü hiç
görülmemişti.
128 Bedenim iç yarasına konan pamuk içinde
gizlidir; diri olduğum müddetçe giysim, öldüğümde de kefenim budur.
129 Eğer Hacer-i Esved mıknatısının cezbesi
şuurun yakasından tutup çekmese, dehşet donukluğuyla örs gibi (kalıp) oradan
ileriye adım atmaya güç bulmak mümkün olmazdı.
130 Eğer ezelî lütuf güneşi kabul kemendini
atmasa, günah ve suçlarla ayağı bağlı olan bu kulun o nurlar hazinesine adım
atması nasıl düşünülebilirdi?
131 İnleyen aşık, hayretle sevgilinin zülfüne
sarılsa ne olur; zira bakışı güzelliğe gark oldu.
132 ...ve eğer ilahî eşiğin bahçesinde
gezmekten uzak kaldınsa (yine de) bir Kuds çemenzarının ter ü taze gülünün (Hz.
Muhammed'in) cennete benzer bahçesinde (mezarında) bülbül gibi inleyeceksin;
çünkü daha yüce çarhın başaklı yolu yeryüzünün yuvarlak bahçesine çekilmeden
(dünya yaratılmadan) önce onun âlemleri süsleyen vücudu nurlar halvethanesinin
baş şişesi (?) idi.
133 Kavuşma müjdesinin can veren askerleri
yetişmese, gönül, ayrılığın gönül yakıcı askerlerinin ayakları altında
ezilirdi.
134 Ey ümit pazarının müşterileri! Bu, asrın
o mukaddes yatağıdır ki, mis kokulu sandukasında gizli olan iki cihan
kıymetindeki birici inci (Hz. Muhammed) gizlilik sandığından çıkıp parlamasa
bâtın ve zâhir (âlemlerinin) hazineleri yokluk kilidi altında varlıktan mahrum
kalırdı.
135 Yüz sürdüğüm her yer o ay yüzlü güzelin
ayağının gezindiği (göründüğü) yerdir. Baktığım her yer cennete benzer yüzünün
aydınlığı içindedir.
136 (Allah), evinin (Kâbe'nin) yolunda, her
istediğimi nasip etti, bütün ihtiyaçlarımı cömertlikle karşıladı.
137 Kabul boyuna elbise olursa (kabul
edilirse) acep midir; zira mana ülkesinin yeni çıkan ürünü budur.
138 Ayın gölgesi dünyaya düştüğü zaman güneş
ışığı kesilir, dedikleri gibi.
139 Sırrı şudur: Batıya gidenin yürüyüş zamanı
yedi gün olsa, güneşin hareketi yönünde gitmekle, bunun akşamı doğuya doğru
gideninkinden sonra olur.
Abdullayev, Elövset Z. (1975): "Türk Dillerinde Bağımlı Birleşik Cümlelerin Evrimi Üzerine" Bilimsel Bildiriler 1972 (I. Türk Dili Bilimsel Kurultayında Sunulan Bildiriler, Ankara 27-29 Eylül 1972), TDK Yay. Ankara, s. 519-523.
Adalı, Oya (1979): Türkiye Türkçesinde Biçimbirimler, TDK Yay. Ankara.
Balıyev, Hasan (1982): Azerbaycan Dili, Maarif Neşriyyatı, Bakı.
Banguoğlu, Tahsin (1974): Türkçenin Grameri, İstanbul.
Deny, Jean (1941): Türk Dili Grameri (Osmanlı Lehçesi), Çev. A. Ulvi Elöve, İstanbul.
Devellioğlu, Ferit (1980): Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara.
Dilçin , Cem (1983): Yeni Tarama Sözlüğü, TDK Yay. Ankara.
Dizdaroğlu, Hikmet (1976): Tümce Bilgisi, TDK Yay. Ankara. 1976.
Eckmann, Janos (1979a): "Harezm Türkçesi", Tarihî Türk Şiveleri (Phlilologiae Turcicae Fundamenta, II, Wiesbaden 1959'dan çeviren: Mehmet Akalın), AtatürkÜni. Yay. no: 551, Ankara, s. 183-223.
Eckmann, Janos (1979b): "Çağatayca" Tarihî Türk Şiveleri (Phlilologiae Turcicae Fundamenta, II, Wiesbaden 1959'dan çeviren: Mehmet Akalın), Ankara, s. 225-262.
Emre, A. Cevat (1945): Türk Dilbilgisi, İstanbul.
Ercilasun, A.Bican (1984): Kutadgu Bilig Grameri -Fiil-, Gazi Üni.Yay. no: 33, Ankara, 196 s.
Ergin, Muharrem (1977): Türk Dil Bilgisi, İstanbul.
Gencan, T. Nejat (1979): Dilbilgisi, TDK. Yay. Gözden geçirilmiş 4. baskı, Ankara.
Göknel, Yüksel : Modern Türkçe Dilbilgisi, İzmir.
Guzuçıyev, T. (1978): "Türkmen Diliniñ Yazuv Yadıgerliklerinde İşligin Şert Forması", Türkmen Diliniñ Tarıhından Derñevler, II. tom. Aşgabat, s. 151-184.
Hatiboğlu, Vecihe (1982): Türkçenin Sözdizimi, A.Ü. DTCF Yay. 2. Baskı, Ankara.
Hüseyin Remzî (1305): Lügat-i Remzî, İstanbul, 2 cilt.
Mütercim Âsım, Kamus Tercümesi, 3 cilt, İst. 1230-55.
Korkmaz, Zeynep (1981): "-sa/-se Dilek-Şart Kipi Eklerinde Bir Yapı Birliği Var mıdır?", Millî Kültür, Kasım-Aralık 1980, Ocak 1981, c.2, sayı 6-7-8, s. 57-63.
Nehcü'l-Ferâdis, Uştmahlarnıng Açuq Yolı, Cennetlerin Açık Yolu, II Metin, Çeviriyazı: Janos Eckmann, TDK Yay.
Rabghuzi, Kısasu’l-Enbiyâ, Narrationes de prophetis, Kopenhagen 1948 (Tıpkı basım, yay. K. Grønbech).
Sözer, Emel (1983): Çağdaş Almancada Koşul İlişkileri, Doktora tezi, İ.Ü. Edebiyat Fak. Yay. No 3120, İstanbul. 149 s.
Steingass, F. (1930): A Comprehensive Persian-English Dictionary, Second impression, London 1930.
Şemseddin Sami, Kamus-ı Türkî, Dersaadet 1317 baskısından fotokopi, Çağrı Yay.
Tekin, Şinasi (1965): "Uygurcada Yardımcı Cümleler Üzerinde Bir İnceleme", TDAY Belleten 1965, s. 35-63.
Tekin, Şinasi (1976): "Eski Türkçe", Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, s. 142-192.
Tulum, Mertol : Ma'ârif-nâme,Ki'li Birleşik Cümleler Üzerinde Bir İnceleme, Basılmamış doktora tezi, İst.
* Bu çalışma 1987 yılında yüksek lisans tezi
olarak sunulan çalışmanın, daha sonraki yıllarda birkaç defa yeniden gözden
geçirilmesi yoluyla hazırlanmıştır. Çalışmanın her safhasında yardımcı olan ve
yol gösteren hocam Prof. Dr. Mertol Tulum’a teşekkür ederim.
[1]{sA} morfeminin diğer Türk şivelerindeki fonetik
varyantlarını göstermek için aşağıdaki
bilgiyi aynen naklediyoruz:
"Hezirki türki dillerin
köpisinde işligin şert forması -sa/-se ve oların dürli fonetik varyantları
bilen berilyer. Bu yağday oların asıl gelip çıkışının bir umumılığa
sırıgyandıgını anladyar.
Hezirki türki dillerde bu
formanın varyantları aşakdakılar yalıdır. Yakut dilinde bu formanın -tar/-ter;
-dar/-der; -nar/-ner görnüşlerinin bardıggını ön bellepdik. Hezirki zaman özbek
dilinde bu forma dine -sa görnişinde ulanılmak bilen sostavı yogın çekimlili,
inçe çekimlili sözlerede goşulyar. Hezirki tatar ve azerbaycan dillerinde ol
-sa/-se formasında getirilyer. İşligin buu forması üçin altay dilinde -za/ze
forması ulanılyar. Hazırki başgırt dilinde bolsa bu -ha/-he bilen berilyer.
Tuba dilinde işligin bu forması şahs görkezyen affiksin ön yanından -sı/-si;
-zı/zi ve şahs görkezyen affiksden son heem -za/-ze affikslerinin ulanılmagı
bilen berilyer; men bar-zı-m-za, sen bar-zı-ñ-za." (Guzuçıyev).
[2]Bir de "eksiltili
cümleler" basit cümle görünüşündedirler, ama bunlar ana cümleleri kaldırılmış birer "şartlı birleşik
cümle" yapısındadırlar. (Daha geniş bilgi için bkz. Emre)
[3] ise ve yohsa (~ yoksa)
şekilleri oldukça yaygındır. İki cümleyi örnek olarak veriyoruz:
Küffâr ise deryâ boğazlarından gelen gemiler
içün mezkûr üç boğazı toplar ile ma’mûr itmişlerdi. (SN, 22b/28 059)
“Tîz şehr/i Kostantin içre bir müslimân
kalmasın, yohsa cümlesin kırarım, diyü...”
(SN, 19b/7 055)
[4]Şu iki Harezmce örnek de bu grup cümlelerdendir: "Kişi
kim bolmasa itçe vefası, anıñ kadgusını nidin
yigesi = İt kadar vefası olmayan
kimse, onun kaygusunu neden yiyecek?" (Eckmann 1979a) ; "Andın song
peygambar 'as aydı: 'Hak te'alanıng rızası
takı uçtmah ol za'ifanıng turur kim
Hak te'alanıng fermanını yeringe keltürse takı âzâr kılmasa' tedi."
(Nehcü'l-ferâdis, s. 50).
[5]Daha ileriki bir devreye ait
olan Rabguzî'nin Kısasu'l-Enbiyasında
da -di irse şekli yaygın olarak zaman zarfı işleyişinde yardımcı cümleler
kurmaktadır. Bu cümlelere iki örnek vermek istiyoruz: "İdris kabul kıldı.
Ni'metlerin kördi irse çıkarga unamadı = İdris kabul etti. Nimetlerini görünce
çıkmaya razı olmadı." Kısasü’l-Enbiyâ, 20v\8; "Kaçan hatunga
ugradılar irse hatun aydı:... =Hatuna
uğradıklarında, şöyle dedi:..." Kısasü’l-Enbiyâ, 21v\9.
[6]Karşıtlama cümlesi tabiri,
Banguoğlu'na aittir (§ 479). Aynı gramerde "zarf-fiil karşıtlama
cümlesi" adını verdiği bu cümle türünü "iki yargıyı birbirine karşı
çıkaran birleşik cümle" şeklinde tarif eder. -sa da, -sa bile yapılarını
birleşik zarf-fiil kabul etmektedir.
[7]Fail cümlesine Eski Türkçeden
bazı örnekler: "...yarlıkadı: ...kim yirçi suvçı kemiçi bar erser, yime
kel-zün, tiginig asan tükel kelür-zünler = ...buyurdu: kılavuz ve gemici
olanlar gelsin ve prensi sağ salim geri getirsinler." ; "anta adın
tınlıg yok, kim mening töpümdeki saçlarıg tutgalı u-sar = benim tepemdeki saçlarımı çekebilecek
bundan başka bir canlı varlık yoktur." (Tekin 1965).
[8]Eski Türkçe devresinde
{sA} morfemiyle yardımcı cümle
kuruluşuna örnek: "Burkanta adın, kimni erser, umug ınag bulmaz biz =
Burkandan başka hiçbir kimseyi biz destek ve dayanak olarak bulamayız." ;
"kayu çhşaptlıg yarlıgıngız erdi erser - angmıntın birkiye yime çhşaptlıg yarlıgıngıznı - ... arıg küzed-tim = Ahlakî buyruğunuz ne idiyse - hatta
ahlakî sözlerinizi teker teker - tamamiyle yerine getirdim." (Tekin
1965)
[9]{sA} morfeminin zaman
yardımcı cümlesi kuruluşunda kullanılışı pek çok türkologun hemfikir olduğu bir
durumdur. Tarihî devre metinlerinde olduğu gibi çağdaş Türk şivelerinde de bu
kullanışa rastlanmaktadır. Mesela Özbek, Türkmen ve Karakalpak Türkçelerinde
{sA} morfemli cümleler, zaman yardımcı cümlesi olarak da kullanılmaktadırlar
(Guzuçıyev).
Eski Türkçede: "Ögsüz kal
tilve bolup etüz kod-sar, sekiz ulug tamularda utgurak toğ-ar =
Bilinçsiz, çılgın olup ölünce, muhakkak sekiz büyük cehennem
doğar." ; "Ölürgeli ilt-serler mangra-yur = Öldürmek için götürünce
bağırır." ; "Kaçan tüz tüp bilge bilig başakı bilge bilig orunınga
teg-ser, ötrü anta akıgsız bol-ur = Düz ve derin hikmet, ilk hikmet yerine
ulaştığında, - akmayan-
olur." (Tekin 1965)
Karahanlıcada: Kutadgu
Bilig'ten:
Bular togdı erse
yarudı kalık (31-141)
Baka kördüm erse
özüng öwkelig
Munı kördüm erse
yitürdüm bilig (96-790) (Ercilasun).
Harezmcede: "...takı Harum
Mûsâ peygambarnıng halîfası erdi Benû İsra'il üze; Mûsâ peygambar safarga barsa
özini halîfa kılur erdi."( Nehcü'l-ferâdis, s.137) ; "...ol nasranî
kızınga mu'anika kılayın tedi erse ol kız kaçıp tüşti takı atasınga habar verdi
erse tuttular takı müezzinge aydılar:..." ; "...kaçan kim müezzin
hamr içti erse esrüdi. Andın soñ iştahası boldı erse toñuz etini
keltürdiler..." (Nehcü'l-ferâdis, s.364).
Çağataycada: "Bu habarnı
işitti erse, mirahorın üç yüz kişi bile
karavulluka yiberdi = Bu haberi işitince mirahorunu üç yüz kişi ile karakolluğa gönderdi."
(Eckmann 1979b).
Şartlı yardımcı cümle yapısı
Almancada da zaman ifade edebilmektedir
(Sözen).
[10]{sA} morfemli cümlenin Eski Türkçede yer tamlayıcısı
işleyişiyle kullanılışına şu
cümleyi örnek gösterebiliriz: "birük kayuta...togmakı bol-sar, yime anta...yime bolur = bir kimse nerede
doğacaksa...yine orada...olur." (Tekin 1976)
[11] Abdullayev (s.522)bu gibi
Azerî Türkçesinde kullanılan şartlı birleşik cümleden gelişmiş yönverenlere
örnek vermektedir: başga cür desek, tabiri caizse, Allah goysa vs.