Sana Geldim... Hepsi Bu...

Sonunda bu da oldu işte, bu da oldu...
Koşuşturma bitti. Yavaşladı nabzım. Telaşım dindi...
Sevgim yine bana geri döndü.
Balkona çıktım usulca, sonra balkondaki gıcırdayan eski, tahta iskemleye oturdum. Sanki nefes almasını, yürümesini, oturmasını yeniden öğreniyordum...
Oradan sokağa, evlere, damlara, kuşlara, dünya denen bu hazin terk edilişe ilk defa görüyormuş gibi baktım...
Hayır; bu defa önceden yaşadığım ihanetlere hiç benzemiyordu.
İçimde ne öfke vardı, ne derin üzüntü, ne de intikam arzusu vardı...
Eskiden ihanete uğrardım, ama hayat devam ederdi.

İçimdeki öfke duygusu, hayata ve kendime karşı duyduğum suçluluk duygusunu biraz olsun hafifletirdi...
Eskiden ihanete uğradığımda bunu insanlara anlatmak için çaba harcardım. Şu an bu çaba öyle gereksiz ve anlamsız görünüyor ki...
Aslında eskiden uğradığım ihanetleri hep ben hazırlardım kendime...
İçimdeki yıkılma isteği doğrulanırdı. Hayata duyduğum kırgınlık ve inançsızlık doğrulanırdı böylece...
Eskiden acının dizginleri hep benim elimde olurdu...

Hissederdim. Beni hep koşullu, hesaplı sevecek birini, inadına ve öyle çok severdim, sevgim yüzünden öyle zavallı, öyle acınacak hale sokardım ki kendimi, yolun yarısında terk etmek zorunda kalırdı beni...
Uğrayacağım ihanetleri ben hazırlasam da kendime, yine de üzülür, yaralanırdım. Çünkü her şeyi bu denli önceden biliyor olmak, bunca acıyı, bunca hayal kırıklığını bile bile yaşamak, ihanetten bile acıydı...
Aslında ben uğradığım ihanete değil, artık hiçbir şeyin beni şaşırtmadığına üzülürdüm...
Üzüntü ve yaralanmak ne kadar hesaplanmış olursa olsun, yine de her şeyi böyle bile bile yaşamak korkunçtu!..

Ben karşımdakinin beni yolun ortasında terk edeceğini bile bile kendimi ona adıyordum. O beni terk edeceğini bile bile benden sevgimi ona sonuna dek kanıtlamamı istiyordu...
Aslında işin doğrusu ben gerçek anlamda ve önceden hiç beklemediğim bir ihanete uğramaktan çekiniyordum.
Dizginleyemediğim bir acının beni kirli bir kan gibi boğmasından ürküyordum...
Belki de bu yüzden beni hep yolun ortasında ve beklediğim bir anda, terk edip bırakacak olan insanları seçiyordum kendime...
Sevgimin gücü onlara yetiyordu!..
Sevgisi, benim sevgimden güçlü olan birinin ihanetinden kaçmıştım ben hep...
Yıllar sonra bir gün hayatımda ilk kez sevgisi benim sevgimden daha güçlü olan biriyle yola çıktım ama bunun farkında değildim ve onu da öncekiler gibi koşullu ve hesaplı sanmıştım...
Hep olduğu gibi, ihanet edip, beni yolun ortasında terk edip gitmesi için kendimi ona adadım, sevgim yüzünden alçalabildiğim kadar alçaldım, kendimi en acınacak durumlara soktum.

Bunca çabamdan sonra beni şaşırtmayacağını sanıyordum!
Ama şaşırttı...
Hiç, ama hiç beklemediğim bir şey yaptı: Ve beni çok yakın bir arkadaşımla aldattıktan sonra, kendini evine, evindeki bir odaya kapattı... Hem de hiç çıkmamak üzere...
Ama odaya kendini kapatmadan önce, ona kendimi adadığımı kanıtlamak için anlattığım bütün sırlarımı çevremdeki herkese söylemeyi ihmal etmedi...
Bana o güne dek hiç hazır olmadığım bir ihanet yaşatmak için kendisine, doğrularına, sevgisine ihanet etti...
Bu korkularımla sadece onu değil, benim kimseyi gerçek anlamda sevemeyeceğimi çok önceden anlamıştı...
Öylesine seviyordu ki beni, gerçek anlamda birini sevebilmem için, kendisinden nefret etmeme bile razıydı...
Bu yüzden beni yıllarca hep korkup kaçtığım gerçek bir ihanetle buluşturdu...
Sırlarımı herkese anlattığını söylemiştim. Ama o bunu kabul etmiyordu. Bana bıraktığı son notta:
'Gerçekten seven ve acı çeken insanların sırrı olabilir' diyordu.
Ne zamandır bu balkondayım, bilmiyorum...
O eski, gıcırdayan, tahta iskemlede oturuyorum.
Hiç bilmediğim bir akşam başlıyor, ama öyle aydınlık ki içim; ihanetin bu denli aydınlık olduğunu hiç bilmezdim!
Hazırlıklı olduğum zamanlarda her ihanetten sonra korku duyardım. Şimdi içimde korkunun zerresi yok...
Kimseye nefret duymuyorum... Kimseye... Kendime bile nefret duymuyorum. Biraz önce aynaya baktım ve ilk kez yüzümü gördüm. Bu ihanet sayesinde yüzümü ilk defa gördüm. Yüzümü bir sırrı keşfeder gibi keşfettim.
Artık hiçbir şeye arzu duymuyorum. Kimseden bir beklentim kalmadı.
Artık kimse bana bir şey yapamaz. Öyle yalnız ve öyle üzgünüm ki... Benim için kızacak, öfkelenecek, suçlayacak kimse kalmadı bu dünyada artık...
Balkonun kenarındaki kurumuş sarı nergis çiçeklerini seyrediyorum... Saatler geçiyor böyle... Şaşıyorum kendime... Yıllardır telaşların, eylemlerin adamıydım ben.
Şimdi balkonun kenarındaki kurumuş sarı nergis çiçeklerini büyük bir sükunetle seyrediyorum...
Mum ışığını çok sevdiğimi bilen annem, üzerinde beyaz harmanisi, başında siyah tacı, yanımdaki masaya bir yanan mum koyuyor...
Mum alevini saatlerce, kıpırtısız seyrediyorum.
Gerçek ihanet bana hiç yapmadığım bir şeyi yaptırıyor. Mumun aleviyle dertleşmeye başlıyorum. Mumun aleviyle dertleşmeye başlayınca anlıyorum ki o ana dek ben sadece kendime ihanet etmemiş, benimle yıllardır dertleşmek isteyen mum alevine de ihanet etmişim...

İşte o an 'tabiatın bütün dilsiz varlıklarıyla' derin ve büyük bir sohbete başlıyorum... Bu sohbetle birlikte 'tabiatın dilsiz varlıklarına duyduğum hürmeti' yıllardır gizlediğim yerden bulup çıkartıyorum...
Anlıyorum ki, ben o büyük acıdan kaçarken gözlerimi kapatmışım... Dünyayı ilk kez görmem ve kimsesiz sevgiyi tadabilmem için gerçek bir ihanet yaşamam gerekirmiş.
Kendimi kendimden kurtarmak için beni çok seven birinin bana gerçekten ihanet etmesi gerekirmiş...
Kaç gündür bu balkondayım bilmiyorum. Mumun alevi kaç kez söndü, onu kaç kez yaktım sayamadım, bilmiyorum. Ben artık ne akşamları, ne mumları, ne kendimi, ne hallerimi sayıyorum...
Ben ihanetten beri, bu tozlu balkonda, eski, gıcırdayan, tahta bir iskemlenin üstüne oturup, tabiatın dilsiz varlıklarıyla dertleşiyorum.
Ne yalan söylemeli, acıyorum kendime... Acıyorum onca yıldan sonra dünyayı ilk kez görüşüme... Kontrolü benim elimde olmayan bir acıya teslim almak korkusu yüzünden yaşayamadığım hayatıma ve sevgilerime acıyorum...
Kendimle birlikte bu dünyada yaşayan herkese acıyorum.
Ama en çok beni kendimden kurtarmak için, beni çok sevdiği halde bana ihanet etmekten başka yol bulamayan, sonra da kendisini odasına kapatan kadına acıyorum...
Ama üstünlük duyan, hastalıklı ve boş gururla yüklü bir acımak değil bu...
Anlayan, hisseden, merhamet duyan bir acımak...
Belki yıllar, belki de günler sonra o balkondan çıkıp, sokağa iniyorum... Çay içmek istiyorum sadece, çay...
Çayın sıcaklığıyla içimdeki acıyı biraz olsun dinginleştirmek...
Bir kahveye giriyorum. Ocaktaki amcaya bir çay getirmesini söylüyorum. Ocakçı amca çayı tıpkı içimdeki acımak duygusu gibi büyük bir merhametle getiriyor...
Neden bilmiyorum, beyaz sakallı, hafif kamburu çıkmış ocakçı amcaya yaşını soruyorum...
O da hiç zorlanmadan:
Yaşım yetmiş beş, diyor. Elimi uzatıp saygıyla elini sıkıyorum. Ve gözlerimi gözlerinden ayırmadan: Amca ne olur, gerçeği söyle, yetmiş beş yıldır ne anladın bu hayattan? Diyorum. Ocakçı amca gözlerimin içine, içimdeki acımak duygusu gibi bakıyor ve yüzünde buruk bir gülümsemeyle:
Şu an elini sıkıyorum, hepsi bu delikanlı, diyor, hepsi bu...
Belki de yıllardır aradığım gerçeğin bu olduğunu anlıyorum...
Gerçek bir ihanet yaşamasaydım bu sözün derinliğine varamazdım sanıyorum...
Sevgiyle sarılıp vedalaşıyorum yaşlı amcayla.
Sonra çıkıyorum kahveden ve onun evine gidiyorum kesin bir kararlılıkla: Bana gerçek ihaneti tattırmak için en yakın arkadaşımla beraber olduktan ve benimle ilgili bütün bildiklerini herkese yaydıktan sonra; evine, evindeki bir odaya kapanan kadına...
Kapısını usulca çalıyorum. Bekliyorum. Önce hiç ses çıkmıyor. Israrla çalmaya devam ediyorum. Odasının kapısı aralanıyor. Ayak seslerini duyuyorum. Ayaklarını yere sürterek yürüyor. Önce duruyor, ben ısrarla kapıyı çalınca tekrar hareket ediyor.
Gerçekten acı çeken ve dünyanın bütün yükünü omuzlamış bir insanın ayak sesleri bunlar. Kapıya yaklaşıyor...
O da öyle incelmiş, öyle hassaslaşmış ki yaşadığı acıdan ötürü, tereddüt etmeden anlıyor benim geldiğimi. Ama yine de şaşırmış, kuşkulu soruyor:
Neden geldin?
Soluğunu duyuyorum içerden, derinden. İçimdeki acımak duygusu sevgiyle canlanıyor yeniden:
Bilmiyorum, şu an sana geldim, hepsi bu, diyorum... Hepsi bu.
.

--- Kime ait bilmiyorum :)) (bilinmeyenlere bir tane daha eklendi. Yazanı bilen olursa lütfen e-maille bildirsin )

 

Bir Önceki Sayfa

Ana Sayfa

 

Hosted by www.Geocities.ws

1