Bu yazı 24 Şubat 2004 tarihinde zeytinturk grubunda yayınlanmıştır.
Türler, Pazarlama vs.
Merhabalar
Ailesi zeytinci olan, çocukluk ve gençliğinde çapada, toplamada zeytinliklere girmiş, ama şu an kendisini forumun biraz üretici, ama aslında iyi bir tüketici ve bir zeytin-zeytinyağı meraklısı kategorisinde gören bir üyesiyim.
Bu gruba üyeyim çünkü tartışmaları izlemek beni bazı konularda bilgilendiriyor. Bugüne kadar katkıda bulunmadımama ben de son zamanlardaki mesajlarda bahsedilen konular hakkındaki izlenimlerimle ilgili bazı bilgiler vermek istiyorum.
Zamanında köyümüzde (Kırkağaç, Musahoca) zeytincilik çok yaygın değilmiş, oldukça sınırlı olan zeytinlikler genelde taşlık ve yamaç bölgelerde, bizim kır tabir ettiğimiz yerlerdeymiş. Sonrasında yine benzer arazilerdeki bağlar sökülerek zeytinlikler tesis edilmiş. Dedem ve babamlar 1950 ve 1960’lar boyunca dikilen bu zeytinliklere öküz arabalarıyla su taşımışlar. O yüzden daha eskiden kalan ağaçlar oldukça yaşlı olduğundan dolayı, daha sonra dikilenler zeytinlikler hep fidanlık olarak anılır. Ayrıca bu birinci kuşak ve ikinci kuşak zeytinlerin tamamı yağlık Edremit olarak bilinen zeytin türüdür. Bu yüzden bizim de sofralık zeytinde damak tadımıza uygun olan tür bu tür. Salamurası, selesi, çuvalı, pet şişede yapılanı veyahut muhtelif yeşil türleri (çizme, kırma) bizim için vazgeçilmezler arasında. Zeytinyağı babamın en iddialı olduğu konulardan biridir. Asla dip zeytinini daldan toplanan zeytine karıştırtmaz, yağ geldiğinde dinlendirerek küplere doldurur (evet hala daha küp kullanıyoruz), küplerin ağzına tülbent bağlayarak taze yağın havalanmasını sağlar ve her yaz yağ küplerini teker teker aktararak elden geçirir ve posalarını sabun için ayırır. Bu nedenle yağımız 0,5 asit civarındadır.
Ancak geçtiğimiz 10 ila 15 yıl boyunca yöredeki zeytincilik ciddi değişimler geçirdi. Eskiden Kırkağaç Ovasına yüksek bir tepeden baktığınızda, yamaçlar ve Öveçli köyü civarından Kırkağaç altına uzanan arazi haricinde) hemen hemen hiç zeytinlik görülmezken bugün ovanın pek çok yerinde zeytinliklerin belirmeye başladığı görülebiliyor. Bu çıplak gözle yıldan yıla fark edilen bir durum. Kanımca en önemli nedenlerinden biri, zamanında destekleme alımları nedeniyle hemen hemen diğer geleneksel tarım ürünlerini coğrafyadan silen ve bölgedeki tarım faaliyetlerini monokültüre çeviren tütün tarımının eskisi kadar cazip olmaması nedeniyle, ve yine eskiden yaygın olan kavun tarımının pek yaygın olmaması nedeniyle, sulama olanağı kalmayan arazilerin zeytinliğe dönüştürülmesi olarak karşımıza çıkıyor. Tabiki bir diğer neden de sofralık zeytinin iyi para etmeye başlaması. Bu süreçte yörede trilye adıyla anılan Gemlik tipi fidanlar oldukça yaygın bir şekilde dikildi ve bu ağaçlar bugün çiftçinin kurtarıcısı olmuş durumda. Eskiden pazarda ya da tüccara toptan sattığı zeytinyağından kazanan köylü bugün sofralık zeytinlerini peşin fiyata satarak oldukça güzel gelir elde ediyor. Bu durum diğerlerini de motive ettiğinden her geçen gün artan oranda bir alan zeytinliğe dönüşüyor.
Bana sorarsanız kendimizde de olan trilye zeytinlerini pek tercih etmiyorum. Diğer mesajlarda bahsedilen kalın kabuk ve eteninin yumuşak olması sorunu nedeniyle ben geleneksel zeytinimizi tüketmeye devam ediyorum (Ancak bu yorumum oldukça subjektif bir yorum, belki biz iyi işleyemiyoruz, belki de benim damak tadıma yabancı, bir de başkalarına tattırmakta fayda var sanırım.) Ama alıcısı var ve köylünün ayağına kadar gelip mahsulü toparlıyor. Alıcısı olduğundan ve kısa sürede mahsul verdiğinden dolayı çiftçiler bu türün dikimine yoğunlaşıyor. Bence taban arazisini bu amaçla kullanmak pek doğru değil, ama bu konuda geçtiğimiz yaz görüştüğüm zeytin ihracatçısı Mehmet Kayrak, taban araziye dikilse de fazla zeytinden zarar gelmeyeceğini ama özellikle domat zeytini dikilmesini önerdi. Ama daha geç mahsul verdiği için kendimiz de dahil kimse bu işe yanaşmıyor.
Bu işi yapanların ne kadarı bilinçli tabi ki orada da bir soru işareti var. Örneğin babam Soma’nın bir köyünden yeğenimizin zeytinyağı fabrikasına sıkılması için getirilen 50 çuval Gemlik zeytininden bahsetti. Elendiği takdirde kilosu en az 1,5 ila 1,8 milyondan satılabilecek olan bu zeytinlerden yağ çıkartmak isteyen bu zat yağın kilosunu en az 8 milyon liraya yemiş olacak ki lezzet nefaset konusu apayrı bir konu. Belli ki adamın derdi kendi yağını yemek ama o zaman “neden yağlık zeytin dikmedin?” sorusu ortada duruyor.
Buna benzer sorunlar özellikle de zeytinciliğe aşina olmayan pek çok yerde var. Örneğin Bandırma Aksakal’daki arazilerine zeytin diken bir arkadaşım, bana diktikten sonra “nasıl ama iyi yapmışız değil mi?” diye sordu. Ancak kendisi ne diktiklerinin cinsi, ne ihtiyacının ne olduğu (yağlık-sofralık), ne arazinin yapısı ve rüzgar durumu, konusundaki sorularıma herhangi bir yanıt veremedi. Sadece pazardan bulduğu fidanları dikmiş, zeytin mi zeytin hepsi o.
Yine Balıkesir’in denizden uzak olan ilçelerinden birinde kaymakamın yükseklik ve soğuk iklim nedeniyle o coğrafyada yetişme imkanı olmayan zeytin fidanlarını Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Fonu aracılığı ile fakir halka dağıttığını ORKÖY’de görevli arkadaşlardan duydum.
Bu konuda diyeceklerim bunlar, etraftan duyduğum ve bizzat gördüğüm şeyleri bizzat sizlerle paylaşmak istedim.
Değinmek istediğim bir konuda pazarlama konusu. Doğrusunu isterseniz yurtdışında bulunduğum zamanlarda en çok içime dert olan şey şarküterilerdeki zeytine bir servet ödemek (110 gramına 5 milyon lira gibi fiyatlar) ve vasat zeytinyağlarına dünyanın parasını vermekti. Diğer mesajlarda da belirtildiği gibi İtalya’nın o köyündeki şu çiftlikten, şu vadideki bu ağaçlardan erken hasat, virgin vs kampanyalarıyla satılan yağların ciddi bir kısmının da Türkiye’den ithal edilerek tekrardan dünyanın her tarafına pazarlandığını sonradan fark ettim. Bu sorun sadece zeytin ve zeytinyağında değil diğer pek çok üründe de geçerli. Küreselleşme bir yandan bir tek tipliliği özendirirken (ki meşhur örnekler Mc Donalds, Burger King, Pizza Hut filandır) diğer yandan da yerel olanın, özel olanın, farklı olanın kıymetini arttırıyor. Hani belki bu tempolu ve sıradanlaşan hayatlarda insanların tek farklılığı artık tükettikleri farklı ürünlerde ve bu yelpazenin içindeki farklı yiyeceklerde. Bu dünyada da böyle, Türkiye’de de böyle.
Bakın Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz gerçek körfez zeytinyağı bulmak için İstanbul’da toptancı toptancı geziyor, lüks lokantalar şu köyün taşlı arazisinde yetişen zeytinlerden sıkılan zeytinyağını kullandığını öğünerek anlatıyor. Bu diğer ülkelerde uzun zamandır böyle, ve sanırım bu küreselleşme çağında emeğinin tam karşılığını almak isteyenlerin yapması gereken de bu. Pazarlamada başarının sırrı kendi hikayeni iyi anlatmaktan geçiyor. Yani sadece şişenin içinde ne sattığın değil, satın alan kişiye ne hissettirdiğin de çok önemli.
Anlatamazsak ve tankerlerle zeytinyağı ve şarap satmaya devam edersek bu işin kaymağını onları şişeleyip satanlar yemeye devam edecek gibi görünüyor.
Sanırım oldukça uzun bir yazı oldu. Hepinize en derin saygı ve selamlarımla.
Dr. Gökhan ORHAN