HASAN ALİ YÜCEL

ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ

Emir İLKAYDIN

 

“Gerçekleştirdikleri hizmetlerle, yaşadıkları döneme ve geleceğe damgasını vuran devlet adamları vardır. Milli Eğitim Bakanı olarak çok önemli hizmetlerde bulunmuş  büyük devlet ve düşünce adamı Hasan Ali Yücel de bu kişilerden biridir. Ulusumuzun çağdaşlaşmasında, Atatürkçülüğün benimsenmesinde, milli eğitimimizin gelişmesinde, cumhuriyetimizin çağdaş bir devlet olarak bu günlere ulaşmasında Hasan Ali Yücel’ in çok değerli katkıları vardır”. Milli Eğitimden sorumlu Bakan bunları aktarıyor; Doğumunun 100. Yılında Hasan Ali Yücel’ i anma toplantısının sunuş bölümünde.

 

Hasan Ali Yücel ismi bu günlerde yeniden gündeme geliyor. Ve bizim Yücel dendiğimizde aklımızda kalan yahut tahayyül ettiğimiz şey, bir dönem Milli Eğitim bakanlığı yapmış bir adam oluyor. Eğitimin bütün yaşamın her karesine kadar işlemiş bir yapısı olduğundan dolayı bu gibi şahısların öncelikli olarak göz önüne aldığımız ve/veya incelemeye gerek duyduğumuz yönü  eğitimdeki özellikleri olmaktadır. Bununla birlikte herkesin bildiği eğitimci yönünün dışında neler kalmış, eğitim dışı düşüncesi nedir v.b. sorularla yola çıkarak yeni yönlerine değinip inceleyeceğiz.

 

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında siyasal arenada Hasan Ali Yücel’i görmek mümkündür. Sorunlu yılların başlarında belli başlı bazı şeylerin (devrim kanunları vs) yerine oturtulması ve hayata geçirilmesi için kişilerin ve insanların kullanılması gerekmektedir. Çünkü yeni bir toplumun inşası söz konusu olduğunda “toplum mühendislerinin” en fazla ihtiyaç duyduğu argüman “eğitim” ve “eğitimciler” dir. Toplumun yontulması, sivri taraflarının köreltilmesi, seslerinin kısılması hakim paradigmanın müfredatı ile gerçekleştirilebilir. İşte bu yüzden köşe taşlarının yerli yerine oturtulabilmesi için gerekli olan şey iyi bir siyasetçi ve eğitimcidir. Nitekim tarihimize şöyle bir göz attığımızda toplumu kızağa çekip, siyasal perdeden dışarı çıkartılması Cumhuriyetin ilk yıllarından ta günümüze kadar devam etmiştir ve bu da hep siyaset destekli “eğitimciler” eliyle olmuştur.

 

 

Hasan Ali Yücel gibi birisinin bu sancılı (yani Cumhuriyetin ilk yılları) yıllarda ortaya çıkması tesadüfi değildir. Zaten Yücel’ in izlediği eğitim politikası da bunu göstermektedir. Mevcut rejimin bütün dinamiklerini damarlarına kadar her yerinde hissetmiştir. 1938 yılında girdiği Celal Bayar kabinesinde bir çok ilklere imza atmıştır. Ankara Üniversitesinin ve devlet konservatuarının kurulması, dilin sadeleştirilmesi hareketi, Köy Enstitülerinin kurulması, tercüme büroları açarak çeviri eserlerin yayınlanması, öğretmen okullarının kurulması girişimi vs. bir çok önemli girişimleri olmuştur.

 

Maarif Nazırının açılış konuşmasındaki “Tercüme büroları kurarak tüm dünya klasiklerini Türkçe’ye kazandıran Hasan Ali Yücel’in yalnızca bu hizmeti bile Cumhuriyetimizin aydın kuşaklarının yetişmesinde ve ülkemizin çağdaşlaşmasında çok önemli etken sayılabilir” düşüncesiyle, bizim fikrimiz çelişmektedir. Şöyle ki; “Çeviri eserlerle bir ülke çağdaşlaşabilir mi? Kendi özgün medeniyetini inşa etmeden. Cumhuriyetin ilk yıllarında buna benzer bir uygulama söz konusuydu. Medeniyetin inşası değil tamamen ithal edilmeye çalışılan bir yamalı medeniyet oluşturma çabaları vardı”.

 

Hasan Ali Yücel’ in Eğitim Politikası ve Üç Değer

Yücel’ in yukarıda da belirtildiği gibi en fazla hatırlanacak olan yönü eğitimdir. Eğitim kurumlarının (Osmanlıdan kalma) hepsinin tamamen tasfiye edilebilmesi için yeni reformlar yapmıştır. Yücel Bakanlık yaptığı dönemde “her zaman göz önünde tutarım” dediği üç değer; Atatürkçülük, İnönü’ ün direktifleri ve Partinin (CHP) ilkeleri olmuştur. Buradan hareketle “iktidarlar değişebilir, ama devlet makinesinin aralıksız çalışması gerekir. Bu nedenle devlet makinesinin kilit noktalarındaki adamların iki de bir de değiştirilmesi, devlet çarkının işleyişini bozar. Eğitim plan ve program işidir. İktidarların yapması gereken kökten değiştirmek değil, küçük düzeltmelerle gerçekleştirmektir”. Bu cümleler Yücel’in devletçi kimliğini ortaya çıkarmaktadır.

 

Nitekim Yücel’in kurucu olduğu Öğretmen Okulları ve Ankara Üniversitesi ilk kuruluşundan bu yana “resmi ideolojiye” kalifiye eleman yetiştirmektedir. Yücel’ in eğitimde “fener” rolündeki “laiklik” te yine tavizsiz olduğu konulardandır ve belki de en başat olanıdır. Bunu ise şu sözleri ile dile getirmektedir; “Cumhuriyet Devleti; esasen din ile devleti ayırmış, dini sırf, vicdanlarına, duygularına bırakmış olduğu için Cumhuriyet, çocukların terbiyesinde bilginin ahlak ve ahlakın bilgi kadar dini kaynaklardan ayrılmış olarak verilmesini temin etmiştir. Bu itibarla Cumhuriyet okullarında devlet eliyle “din” tedrisatı yapılamaz telkin ettiğimiz ahlak, “dini” kıymetlerle müeyyidelendirilemez” demektedir ki bu da Yücel’ in ne kadar “la-dini” “seküler” bir düşünce yapısına sahip olduğunu göstermektedir. Her ne kadar mevlithanelere gitse, ayinlerde ne kadar naat okusa da... Eğitimi tamamen dindışı pratiklerle şekillendirmeye çalışmıştır Hasan Ali Yücel. Kendisi tamamen siyasetin içinde olmasına rağmen, öğretmenlerin siyasete girmesini, siyasi tercihlerinin olmaması gerektiğini ısrarlar vurgulamıştır.

 

Kültür politikası:

Renkliliğe tahammül edemeyen bir yapısı vardı. Bu yüzden Türkiye’de yaşayan binlerce insanı, yüzlerce ırksal kimliği “Türk Kimliği” içerisinde eritip yok etmek ve Türkleştirmek gerektiğine inan bir insandı Yücel. Bunun için eğitim karargahları kurmak kurmakta tereddüt etmenin gereksizliğine inanıyor ve bunun için doğudaki eğitim kurumlarını harekete geçirdi kimlik asimilasyonu için.

 

Eğitimdeki modernleşmeyi çeviri eserlerle sağlamaya çalışır ve  bu doğrultuda tercüme büroları açar. Anadile de önem vermektedir ve Gramer Komisyonu, TDK, ve Dil Kurultayı gibi önemli çalışmalarda gayret sarf eder.

 

“Yüce Allah’a Peygamber’e inanınız, temiz bir Müslüman olunuz” diyordu ama bu öğrenimin yahut Müslüman olarak yaşayabilmek için eğitimin devlet eliyle yapılamayacağını ve tekkelerin/zaviyelerin de zararlı olduğunu vurguluyordu. Eğitim hayatına bu kadar müdahil olan Yücel 1961 yılında hayata veda etmeden evvel arkasına bir dönüp baktığında çokça olaya ve eserlere imza attığını görmüştür. Köy Enstitülerinden Öğretmen Okullarına, dil tercümelerinden eğitim kongrelerine TTK’dan dil projesine, Ankara Üniversitesinden UNESCO’ya kadar bir çok eğitsel ortamlarda bulunmaya bizzat önayak olmuştur. Hareketli yaşamı boyunca siyaseti ve eğitimi kendinden bir parça haline getirmiştir. Bu iki alanda iyi şeyler yapmıştır. Hasan Ali, dini tasavvufi bir öğretiden geçmesine rağmen; politik ve eğitim yaşantısına bunu aksettirmemiş, böyle yapanlarla bizzat mücadele etmiştir. Bütün yaşamını devletin  âli çıkarlarına hizmet etmekle geçiren eğitimci, düşünür; din merkezli, dinsel motif taşıyan bir eğitim anlayışı geliştirememiştir. Nitekim insan yaşamının da bir sonu olduğu açıktır. Yaşamsal çerçevenin, yaş ilerleyip hayatın hüzün dolu sonbaharına adım atıldığı vakit daraldığını görmekteyiz. Kişinin yaşamında yapılmış  ve yapılmamış işlerin değerlendirildiği “otokritik”in yapıldığı bir dönem olan ömrün son yıllarında Yücel de hayatının amaçlarını ve seyredişini gözden geçirmiştir. Ortaya ilginç bir tablo çıkmıştır. [1]

 

Dünya hayatının asıl gayesinin, ikinci hayata (ahirete) hazırlık olduğu varolan bilgi merkezli düşünüşlerde bellidir. Bu noktadan hareketle hayatımıza yön verirken yahut, bir şeyler yapmak için ikinci hayat (ahiret) kavramını  mutlaka yanımızda taşımamız gerekir ki; hayatın anlamını bulmasındaki en büyük amil budur. Hayatta iken bu düşüncenin gündemi işgal etmemesi “ziyanda” (zararda) olmanın göstergesidir. “Anlamın anlamına vakıf olabilmek için dünyasal yaşamın bütününde, ta ki doğumdan ölüme kadar olan bölümde inancı kaybetmemek gerekmektedir”. Çünkü herkes bilir ki “son pişmanlık fayda vermez”.

 

Hasan Ali Yücel, yaşamını iki bölümdür. Birincisi, “la-dini” bir hayat sürmesi ve bunu bütün hayatına yansıtması ikincisi ise ölümüne yakın ilk kimliğine dönmesi, yani Allah inancının yeniden hayatına girmesi ve tasavvufi kişiliğinin ön plana çıkması. Bu belki de pişmanlığın “ah keşke” demenin bir göstergesi olabilir.  Ölümüne yakın yazdığı aşağıdaki şiir durumunu çok iyi bir şekilde özetlemeye yetmektedir.

 

ALLAH BİR

 

Gezdim o zeminde ben de pek çok,

Baktım bu gezişte bir durak yok.

 

Az uz gittim fakat dönünce,

Neredeysem ben o yerdeyim önce.

 

Bir daire çizmişim habersiz,

Yıllarca emek çekip de yersiz.

 

Beyhude dolaşmışım demek ben,

Merkez kaçmış gönül gözümden.

 

Yıllar geçmiş akılla yoldaş,

Oldum sanarak zekaya sırdaş.

Aslında akıl nedir, zeka ne?

Aldanmak için birer bahane.

 

Başlangıçtan haber veren yok,

Son merhale nerde, gösteren yok.

 

Aklım kalmış şuurda saklı,

Gönlüm coşmuş, bırakmış aklı.

 

Herkes seni başka başka anlar,

Bir gün inanır inanmayanlar.

 

İrkildi fakat senin önünde,

Yol bulmak için akıl yönünde.

 

Çırpındı da “yok” deyip direndi,

İdrakini put yapıp beğendi

 

Allah’sıza hiçlik oldu ALLAH

Varlıktan edince gönlü ikrah.

 

İmansızlık bir ayrı iman,

İnkar ile sarsılır mı Rahman?

 

Zaten yoksan nedir bu inkâr,

İnkâr edenin içinde ikrar.

 

Vahdet, fıtri bir anlayıştır;

Esma’yı teker teker sayıştır.

 

Kayyum u Kadir, Hayy u Cebbar,

Hadi vü Müdil, Rahim ü Kahhar.

 

Bir fani olur biriyle âli,

Rahmet gibidir, iner meali.

 

Bir ismin eder dehayı mecnun,

Rehber görünen zekayı mel’un.

 

Cennette melek edince isyan,

Kahrınla olur sonunda şeytan.

 

Şer, şeytandan icazet almış,

Şeytan, şerden vek3alet almış.

 

Din birdir aslında çünkü Hak bir,

Durmaz değişirse din değildir.

 

Bir ayrı nizam; odur şeriat,

Bilmez, aramaz yalın hakikat.

 

Ahkâmı kuran O’dur beşerde,

Mi’ayrı koyan O’dur hayr u şerde.

 

Hak birdir, o kimde varsa haktır;

Çoktur deme yanlış anlamaktır.

 

Baskıyla cebirle olmaz iman,

İkraha yasak deyince Kur’an.

 

Hürriyetsiz ibadet olmaz,

Hürriyetsiz diyanet olmaz.

 

İmana yakışmıyor esaret,

Hür olmadır bütün selamet.

 

İslamiyet bu, kurtuluştur,

Hürriyeti dinde bir buluştur.

 

Feyz aldım onun hakikatinden,

Kurtuldum esirlik âfetinden.

 

İkbâlimmiş gözümde perde,

Bir başka hava esince serde.

 

Bıktım kula kulluk eylemekten,

Her hırsı çıkarmışım yürekten.

 

Dağ başlarını tutunca mesken,

Alçaklardakiler çekildi benden.

 

Taptım sana başka tanrı bilmem;

Faniler önünde ben eğilmem

...



[1] Bakanlığı esnasında “ALLAH” diyenin canına okuyan Yücel “ALLAH bir” başlığıyla 15 Mart 1948 yılında 57 sayfalık bir şiir yazmıştır. Türk Tarih Kurumu basımevinde neşredilen bu şiirinde ateistliğinden dolayı afdilemektedir. Şiirin bir bölümünü inceleyelim. Ve tekrar düşünelim.

 

 

Geri   Ana Sayfa

                                                              

Hosted by www.Geocities.ws

1