|
Show
tv de yayınlanan BBG
beni hiç (!)
ilgilendirmiyor. Bu program için yapılan tartışmaların ve çıkan
yazıların da polemikten öte bir şey taşımadığını düşünüyorum.
Yapılanları sadece polemik diye yadsımıyorum. Çünkü “özelde
bu program konuşulacaksa” elbette polemik yapılmalı, beni hiç
ilgilendirmiyor dan anlaşılması gereken; bu programdan
hareketle bazı şeylerin altını çizmektir.
Bunlar:
·
İnsanın makine (kamera) karşısındaki konumu, doğallığı
·
Grup terapisi işlevine yakın olması...
·
Bireyselliğin ve toplumsallığın sorgulanması...
·
BBG de ki yaşantının içinde bulunduğumuz toplumu yansıtıp
yansıtmaması...
·
İnsanın gözetleniyor olması... Biri
bizi gözetliyor ifadesi?... ve neticesin de artı-eksiyle değerlendirilmesi...
·
Etik kurallarının ve değer yargılarının
irdelenmesi...
·
Rekabet kültürü...
·
Yükselen ve alçalan değerler...
·
Yeni neslin idolleri...
·
İki farklı dünyanın olması (bu BBG de içerdekiler ve
dışarıdakiler)
·
Eğlence kültürünün altında yatan ticari kaygının
tehdit ettiği unsurlar...
·
İnsan mı medyanın içinde yoksa medya mı insanın içinde?
Tartışması veya medyanın işlevi ve sorumlu olduğu ilkeler...
Bu
maddeleri çoğaltmak mümkün.
Benim bu yazıda genel olarak değineceğim noktalar şunlardır:
İnsanın kendine ve topluma yabancılaşma sürecinde farkında
olarak veya olmayarak biri tarafından gözetleniyor olduğunu
unutması veya bunun ona unutturulmasıdır. İnsanın belli bir
amaç silsilesinden uzaklaşıp popüler kültürün sunduğu
alana doğru kaymakta oluşudur. Fakat insanların oyun olarak algıladıkları
şeyin hayatın kendisi olduğudur. Sorun olan insanların artık:
öne çıkma isteğini, kendini grup karşısında irdeleme dürtüsünü,
izleniyor olmakla birlikte geliştirdiği veya değiştirdiği
davranışları rekabetin ve birlikte kalmanın beraberinde
getirdiği kaypak bir
zeminde yaşadıklarıdır.
Latince’de
başkası, yabancı anlamlarını gösteren alienus
kelimesi zihni hastalıklarla ilgili kılındığında, kişinin,
kısmen veya tamamen kişilik aidiyetini kaybetmek suretiyle
bizzat kendi kendine ve insanların oluşturduğu cemiyete yabancılaşıp,
kendi öz faaliyetlerinin kontrol ve güdümünü yitirerek
neticede eylemlerinden sorumluluğunun sona ermesini ifade eder.
İnsan
tabiatının saflığını yitirmeye başlamasıyla birlikte,
insanların yerleşim tarzlarının değişmeye başlaması ve bu
değişikliğinde üretim tarzı ve gayesinde yeni boyutlar
getirmesiyle uç vermiştir. Artık teknoloji için, insan yığınları
ve insan sürüleri vardır, insan yoktur. Teknoloji insan
istihdam! etmektedir. Büyük öğretilerin, zengin kültürlerin,
insanlık üzerinde etkisi yok olmaktadır.
19. yy da başlayan makinalaşma
süreci itici
gücünü fazla üretim, insan için bolluk, rahatlık ve mükemmelleşme
gibi gayelerden alırken, aradan geçen uzun zaman, çıkış
noktasını unutturur. İnsanın elinde olan hakimiyet şimdi
makinenin elindedir. Positivisme’in, ilk günden beri, insanlığa
müjdelediği de bu. Oysa en gelişmiş teknikleri kullanan sanayi
sonrası toplumlarda ne görüyoruz? Teknoloji: geleneksel din,
ahlak ve hukuk değerlerini berheva etmiş, kutsal bilinen ne
varsa, hepsini dağıtmış ama, yerlerine geçip kendisi kurulmuş,
artık teknoloji kutsallaşmış.
İnsanın gözetleniyor
olduğu
unutturulmuş ve “istediğin
şekilde yaşa ve tüket”,
biz senin isteklerini karşılayacak teknolojiyi ve kültürü üretiriz
mesajı verilmiştir. Dünyanın en büyük jeans firması Levi’s
toplum arasında kendi ürünlerini giyen birtakım insanlara para
ödemektedir. Sırf gençlik ne yöne gitmekte, neyi istemekte?
Bunu öğrenerek tüketimi artırmaktadır.
İnsan, doğanın egemenliğinden kurtulmak için teknolojiyi geliştirmiş,
ancak bu kez kendi yarattığı uygarlığın tutsağı durumuna
gelmiştir. Bu tutsaklık, onun, insan olarak dünya içindeki
yerini ve kimliğinin değerini yitirmesine yol açmıştır. Bu
değişimler sonucu kişilerin yalnızlık,
yabancılaşma, diğer
insanlardan soyutlanma
duygularından ve yakın
ilişkiler kuramamaktan
yakınmaya başladıkları görülür. Artık, bu insanlar, yaşamlarını
boş ve anlamsız
bulmaya başlamışlardır. Bu boşluk psikolojinin yerine daha çok
medyanın ve kapitalin dikkatini çektiği görülür. İnsanların
kendi varoluşunu algılayabilme adına verdikleri çabayı görerek,
insanları yönlendirdiğini
görmekteyiz. Kişilerin kendi
seçtiği amaçlara yine kendi seçtiği yollardan ulaşma
isteklerine kapital ve bunun kanalı medya yön vermektedir. Bunun
için yeni değerlere, yeni eğlencelere ihtiyaç vardır. BBG’ler
bunların arasında belki de en masumu ve namuslusudur.
Benim
bu yazıda bir başka değineceğim nokta fert olarak insanın
kendini sergilemesidir.
İnsanın kırk tane kamera karşısında doğallığını
muhafaza etmesi ve koruması saflıktan öte bir şey değildir.
İnsanın kendi içinde olmayan bir tavır ve tutumla hem içinde
bulunduğu gruba hem de izleyiciye karşı nasıl ve neyi
sergileyecektir? Öz kontrolünü yitirmiş bir insan nasıl doğal
olacak ve doğallık adına insanın, sosyal kontrolü ne kadar
takacağıdır.
Kimin
neyi kontrol ettiğine ilişkin düşüncelerimizi
temelde iki şekilde aksatabiliriz
(*) “ya
çevre bizi kontrol ediyor, yada biz çevreyi” yanılgılarından
birinde ısrar edebiliriz. Hangi kontrol yanılgısı olursa olsun
BEN değerimizi riske attığımızı düşünecek ve onu korumaya
çabalayacağız. Bir başkasının ihmali, hatası veya farklı
tutumu sonucunda belirli bir konuda başarısızlığa uğradıysak,
başkalarını bizi başarısız yapıyor diye suçlayacağız. Başkaları
bize iltifatlar yağdırdığı, yaptıklarımızı beğendiği sürece,
BEN değerimizin arttığını hissedeceğiz. Her
şey başkalarının elindedir. Bizi başarılı veya başarısız,
sevilen yada sevilmeyen, iyi yada kötü, becerikli yada
beceriksiz yapan çevremizdir ve biz temelde onların gücü karşısında
acizizdir, diye düşünerek:
BEN değerimiz iniyor yada çıkıyorsa, bunu kontrol eden
başkalarıdır, diye düşüneceğiz.
Çevresel kontrol yanılgısının aşırı karşıtı, kendimize
atfettiğimiz kontrol yanılgısıdır. Buna göre, çevremizdeki
her şeyden, başkalarının duygularından ve davranışlarından
sorumlu bir BEN değerimiz olduğuna inanıyor olacağız. Dolayısıyla,
tüm dünyayı omuzlarımız üzerinde taşımaya kalkışacağız,
herkesi kendimize muhtaç ve bağımlı göreceğiz. Böylesine şişirilmiş
bir BEN değeriyle, eğer bu sorumlulukları taşıyamazsak, suçlu
biz olacağız.
Nietzsche
güç meselelerine karşı aşırı duyarlıdır. Sokrat öncesi
Yunan felsefesine ve onların agonis
kavramına –insanın
doğal yeteneklerini yalnızca rekabet yoluyla geliştirebileceği
inancına-
çok bağlıdır ve rekabeti dışlayarak özgecilik iddiası taşıyan
kişilerin motivasyonlarına
hiç mi hiç güven duymaz. Bu konuda ona rehberlik eden
Schopenhaur olmuştur. Kimsenin bir başkasına yardım etme amacı
taşımadığına inanır, aslında insanlar yalnızca kendi güçlerinin
hüküm sürmesini ve artmasını arzu ederler.
Geçmiş asırlara oranla sübjektif değerlerin karmaşıklığa
dönüştüğünü ve bunun basit bir şekilde yaşandığını görmekteyiz.
BBG yarışmasını
yadırgamadığımı yukarda söylemiştim. O evin içinde
sergilenen soytarılıklar ise beni hiç şaşırtmıyor. Çağımızın
soytarılara hayati bir ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Nietzsche’nin bahsettiği o doğal yeteneklerin
yerini artık oportünist (günlük ve şahsi menfaatler peşinde
koşan ve bunu yaparken her türlü vasıtayı kullanan) yaşantının
beraberinde getirdiği soytarılara ihtiyaç var. Buna rağmen
modernite insanın “soytarı
benini” (**) bile ortaya koyamayacak kadar da sınırlandırmıştır.
Çünkü modernite insana şıklar sunar ve insanın bu şıklardan
birisini tercih etmesini ister. Bunun karşısında insana seçmeme
şansı (***) vermez.
Bu oportünist yaşantıyı elbette popüler kültür ve bunun en
iyi taşıyıcısı medya destekleyecek. Çünkü böyle bir yaşantı
tüketimi getirecektir. Dans et, müzikle kendinden geç ve
cinselliğini özgürce yaşa. Lucretius : ölüm varken ben
yokum. “Ben varken ölüm yok. O halde üzülecek ne var?”
der.
BBG de ki yaşantının
üniversite gençliğinin yaşadığı hayattan pek farkı olmadığını
düşünüyorum. Önemli olan bu programdan hareketle insanı
sorgulamaktır. İnsana ne olduğunun ve nerede olduğunun
bilincine vardırmaktır. Bunun için insanın bir grup içinde
olduğunu algılamasını ve birey olarak kendi ayakları üzerinde
sağlıklı bir şekilde durabilmesini sağlamaktır. Bunu
yapabilmesi için bireyin birtakım aşamalardan -farkına
varma, bütünleşme ve yeni davranışların denenmesi- geçmesi
gerekmektedir. Birey bu aşamalardan geçerken toplum ( grup )
bireye gereken yardımı sağlamalıdır.
Farkına
v
arma:
insan davranışlarını inceleme yollarından biri, ona seçimleri
açısından bakmaktır. Davranışlarımızın çoğu, alışkanlıklarımız
nedeniyle sanki birer refleks haline gelmiştir. İnsan, gittikçe
artan bir içgörü (farkına varma) sayesinde:
1.
kendisi hakkında daha doğru bilgiler edinir.
2.
Benlik kavramının ve duygularının çarpıtılmasına
yol açmış olan öğretileri, daha değişik bir biçimde yaşar
ve yorumlar.
3.
Bilinçten atılmış bazı geçmiş anılarını yeniden
bilincine getirir.
Kişinin
farkına varmasını engelleyen faktörler: yanlış bilgiler,
yanlış programlanma ve acı verici yaşantılardır. Bu
engelleyici faktörlerin ortadan kalkması için bireyin özellikle
amacını bilen bir grup içinde yer alması gerekmektedir.
Bütünleşme
(çözümleme):
insanın
eski ihtiyaçlarının doyurulmasına, bitmemiş işlerinin
bitirilmesine yol açan bir süreçtir. Bütünleşme insanın geçmiş
deneyimlerini kabul etmesi, onları çözümlemesi ve onlarla bütünleşmesi
süreci anlamına gelmektedir. Bunun için amacını bilen bir
grup, bireye bu aşamada geçmiş deneyimlerini tekrar yaşamasına
onları çözümleyip çıkan sonuçla bütünleşmesine yardımcı
olacaktır.
Yeni
davra
nışların denenmesi:
insanın kendisiyle ilgili daha çok şeyin farkına varmasıyla
birlikte kendini geliştirici kararlar vererek
geçmişin yarım kalmış deneyimlerinden kendini
kurtarabilmesidir. Bu aşamalardan geçen birey ayaklarının
üstünde durmasını öğrenecektir. Elbette bu aşamalar için
profesyonel bir grubun varlığına ihtiyaç vardır. Fakat sağlıklı
bir toplumun kısmen de olsa bunu sağlayacağını düşünüyorum.
Aile
terapistleri ailedeki biz bilincinin ne kadarda önemli olduğunu
vurgularlar. Ailenin sağlıklı bir şekilde yürümesinin
yolunun ‘sen-ben’ değil
“biz” bilinci olduğunu
ifade ederler. Ben de toplumun bir aile olduğunu düşünüyorum.
Aileyi koruduğumuz gibi toplumu da korumalıyız. Çünkü bunun
tersini düşünmek yani oportünist anlayışıyla hareket eden
bir gençlik bu toplumun temellerini dinamitleyecektir. Toplumun
temelleri de neymiş? diye soranların sesini duyabiliyorum ve
hakeza çokta umurumda diyenlerin sesini de.
Bunlara söyleyecek lafım sadece: “Tanrı
Bizi Gözetliyor!!!”
Son olarak şunu ifade etmek gerekir: BBG yapımcıları
programı savunurken hep şuna vurgu yapmaktadırlar ‘sonuçta
bu bir oyun ve hayattan pek bir farkının olduğunu düşünmüyoruz’.
Çıkış noktalarının farklı olmasına rağmen hayatı
simgelediği düşüncesine katılıyorum. Ayrıca bu BBG’nin
–evde kalanlar ve evden
ayrılanlar– iki farklı dünyayı (hayat
ve ölüm) simgelediği
düşüncesine de katılmalarını istiyorum...
Kaynakça
Foulgie Paul
- Saint Raymond -Jean. Dictionnaire de la langue philosophigue
Geçtan Engin. Psikanaliz ve Sonrası. İstanbul: remzi kitabevi
İlhan Attila (1982). İkili yabancılaşma. Milliyet
Kılıç Sadık. Yabancılaşma. İstanbul: R.Yayıncılık
Müftüoğlu Atasoy. Firak
Naar Ray. Grup Psikoterapisine İlk Adım. Ankara:imge kitabevi
Nietzsche Friedrich. Böyle Buyurdu Zerdüşt.
Özer Kadir. Duygusal Gerilimle Başedebilme. İstanbul: varlık
yayınları
(*) doğrudur, dizgi-düzelti yanlışı yok: aksatabiliriz
(**)
doğrudur, dizgi-düzelti yanlışı yok: soytarı
benini
(***)
doğrudur, dizgi-düzelti yanlışı yok: seçmeme
şansı
Geri
Ana Sayfa
|