|
Rahman
ve Rahim Allah Adıyla
1.
İncire ve zeytine,
2.
Sîna Dağına
3.
Ve şu güvenilir beldeye yemin ederim ki,
4.
Biz insanı en güzel sûrette yaratırız.
5.
Ve sonra onu aşağıların en aşağısına indiririz.
6.
İman edip doğru ve yararlı işler yapanlar
hariç; onlar
için kesintisiz
bir ödül
vardır.
7.
Öyleyse (ey
insan) nedir bu ahlakî değerler sistemini yalanlamana yol açan?
8.
Allah hükmedenlerin en adili değil mi?
“Günden güne batılılaşan bir dünyada yaşadığımız su götürmez
bir gerçek. Dünya hakim güçler ve siyasetler tarafından batılılaştırılıyor,
değiştiriliyor. Bu siyasete muhatap olan coğrafyalar ve
toplumlar günden güne daha fazla sorunla karşı karşıya
geliyorlar. Dünyanın hangi yarım küresinde hangi bölgesinde
olursa olsun toplumlar aynîleştiriliyor, dahası köksüzleştiriliyor.
Bu bir tür kültür alışverişi, zenginleşme değil; hakim kültürün
ve siyasetin yerel kültürleri,
değerleri ortadan kaldırıp yerine kendi mantığını ve düzenini
ikamesi, adını üçüncü dünya koyduğu coğrafyaları kıyasıya
sömürmesidir”
(Ahmet, s. 9).
 |
Sömüren
güçler, her bir özelliği diğer milletlerle aynı hale
getirilmiş dünya halklarını daha kolay yönetmek için
ulusların değerlerini yok ederken, onları daha uniform
bir kalıba sokuyor, bunun yanı sıra sömürüsünü
bile yapabiliyor. Bu sömürüsünü 19. yy. mantığıyla
devletlerin ve milletlerin topraklarını işgal eden bir
yöntemle sürdürmediği de açık bir gerçek. Yeni araçlar
geliştiriyor. Sömürgeci uluslar, bin bir maske altına
gizlediği misyonunu gerçekleştirecek araçlar seçmeyi
o kadar maharetli gerçekleştiriyorlar ki; diğer
milletler büyük bir coşkuyla, özlemle, istekle
batının bir lûtfu olarak bakıyorlar
bu araçlara.
|
Bu günlerde
ülkemizde bir çok insanı batının istediği yönde değişime
gebe bırakan bir televizyon programı hakkındaki farkındalıkların
arttırılması için gayret göstereceğiz. Programın
adını biliyorsunuz; biri bizi gözetliyor...BBG
Bir
eve 100 günlüğüne kapatılan gençler, bir çok kameradan
takip edilerek tüm Türkiye’ye özel hayatlarını afişe
ediyorlar. Programın yapımcılarının ifadelerine göre: “Program,
yeni tanışan insanların, birlikte yaşamanın zorluklarını güzel(!)
anılara ve yeni dostluklara dönüştürmeleri üzerine... Sürprizlerle
dolu bu 100 günü başarıyla tamamlayabilmek için ortak amaçlar(!)
uğruna çalışmayı, kardeşlik(!), arkadaşlık duygularını
geliştirmeyi ve herkesin özgürlüklerine saygılı olarak yaşamı
paylaşmayı bilmek çok önemli. “Biri Bizi Gözetliyor Evi”nde,
yaşamı kolaylaştıracak çamaşır makinesi, bulaşık makinesi
ve küçük ev aletleri ile gazete, dergi, radyo, tv ve bilgisayar
gibi kitle iletişim araçları bulunmuyor. Yarışmacıların dış
dünya ile tek iletişimleri taksilerine binen müşteriler ile
oluyor. Ama ödüllü yarışmalar, çeşitli eğlenceler, doğum
günü partileri ve özel kutlamalar da var. Günlük ihtiyaçları
ise haftada 2 kez verdikleri liste ile karşılanıyor. Türkiye’nin
her yerinden gelen yarışmacılar günde 2 ile 4 saat, içine
kamera yerleştirilmiş taksileri ile İstanbul sokaklarında çalışıyorlar.
Taksilerine müşteri olarak binenler ise kendilerini televizyonda
izleyebiliyorlar. Haftada 1 kez cumartesi akşamları, şov eşliğinde,
önceki haftanın en ilginç görüntüleri yayınlanıyor. Yine
cumartesi akşamları izleyicilerden tüm hafta boyunca telefonla
gelen oylar toplanıyor ve haftanın birincisi canlı yayında açıklanıyor.
Haftanın birincisi, o hafta yarışmayı terkedecek arkadaşını
seçiyor. 100 gün boyunca, her haftanın kaybeden yarışmacısı
yurtdışı seyahati ile teselli ediliyor.
Son hafta izleyiciler tarafından seçilecek büyük yarışın
birincisi 100 milyar TL. tutarında bir servetin sahibi olacak ve
bütün yarışmacılar tüm Türkiye tarafından tanınacak.(!)”
Peki bu modern hapisteki şeyler ne kadar gerçek ve dikkate değer...
İnsanın
doyumsuzluğu sebebiyle her geçen gün yeni beklentilerin oluşmasına,
yeni ihtiyaçların belirmesine, ve bu gereksinimlerin
giderilmesine yönelik yeni faaliyetlerin icat edilmesiyle hayat
devam ediyor. Bunlardan biri de “en uzağımızdakini en yakına;
en yakınımızdakini de en uzağımıza götüren” diye ifade
edilen, kimi zaman şeytan
kutusu diyerek eve sokmadığımız, ve eve aldıktan sonra da bir
daha evden çıkaramadığımız kutular... acaba şeytan kutuda mıydı;
içimizde miydi?... acaba şeytan evimize mi girmişti, içimize
mi? Ve televizyonun ithali gibi üreten egemen kültürün
programlarını da ithal etmiştik.
Seneler
geçti...
 |
Senaryolar
yazıldı çizildi. İnsanoğlu yazılan senaryolara göre
aya çıktı, göktaşlarından dünyayı kurtardı, uzaylıların
istilasını geri püskürttü,
milli zaferlerini yansıttı, sevgiyi aşkı
ihaneti sadakati tüm değerleri işledi, amerikan
askerlerinin yenilmezliğini sergiledi, özgürlük mücadelelerini
de bir kaç
kez göstermeyi unutmadı, bin bir türlü eğlence
programları geliştirdi, her sporu tüm dünya halkalarına
takip ettirdi... o kadar ki artık yeni bir şey kalmadı.
Çünkü daha 20. yüzyılda çağlarını aşan
senaryolar çizmişlerdi, gerçek hayatta da yapmak
istedikleri gibi. Yapılan her film bir öncekinin benzeri
oluyordu. |
Artık
baş rolde oynayan kahramanın öldüğü filimler bile o kadar çoğalmıştı
ki, ilk günlerdeki gibi ilgiyi göremez olmuş sıradanlaşmıştı.
Gerçekten artık yeni bir şey kalmadı denilmişti ki; bir film
geldi galiba akıllara. “Truman Show”. Jim Carrey’in canlandırdığı
bu rolde bir insanın hayatı baştan sona binlerce kamera tarafından
televizyon aracılığıyla tüm dünyaya iletiliyordu. Jim tüm
hayatını gerçek zannediyordu ama yanılıyordu. O tüm dünya
halkının seyrederek eğlendiği bir malzeme idi ve Jim bunu da
bilmiyordu.
Etrafındaki
tüm insanlar televizyon şirketi tarafından ücretli olarak
tutulmuş ve eğitilmiş insanlardı. Her şey sanaldı, kahramanımızın
dışında. Bu filmden ilham alanlar batıda birkaç ülkede
birden yeni bir program başlattı. İnsanlar -gençler- parayla
kandırılarak evlere tıkıldı. Ve gençler, tüm yaşıtları
olarak ifade edilebilen hedef kitleye örnek yaşam modelleri
sundular. En azından sunmamak üzere yetiştirildiklerini
ifade etmediler henüz. Rasgele seçildikleri söylenmişti. Bu
evlerdeki insanlar doğal hayatlarını yaşayarak tüm dünya
tarafından seyredileceklerini biliyorlardı ve bunu problem
olarak görmüyorlardı. İnsanlar o evde yaşıyor,
televizyoncular yayınlayarak
ceplerini dolduruyor, ve birileri tarafından da kültürel
değişim başlatılmış oluyordu. Böylece senaryodan bıkmış
olan insanoğlu artık gerçek yaşamı seyretmenin keyfine varıyordu.
İsteklerin “Senaryodan gerçeğe geçiş” olarak
betimlenebileceği bu teori “Biri Bizi Gözetliyor” gibi
programların temel saiklerinden biridir. Evet gerçek hayatları
seyretmek isteyen insanın bu ihtiyacı da gerçekleştirilmişti,
acaba bir sonraki ihtiyacı ne olacaktı, bilinmez...
İkinci
bir sebep olarak “insanın ilahlık sendromu” ifadesiyle özetlenebilir.
İki farklı boyutta bu sendromu inceleyebiliriz. Birincisi
insanla tanrı arasındaki egemenlik savaşı, ikincisi ise insanın
ilahlığa olan arzusu. Hatırlanması gereken; bu tahlilin batılı
insanın nasıl düşündüğü ve bizim fikrimizi hangi noktaya götürmek
istediğiyle ilgili olduğudur.
 |
Batının
günümüze taşınan düşünce yapısının temelleri rönesansta
atıldı zannedilir. Halbuki ilmi arayışlara
girmeleriyle birlikte Grek düşüncesini ortaya tekrar çıkarmaları
sonucu batı fikriyatı tekrar yeniden şekillenmiştir.
Temeli Yunan mitolojilerine dayalı bu yeni düşünce
sisteminin arka planını bilmeden tahlil etmek yanılmamıza
sebebiyet verecektir. Bunun için
insan-tanrı ilişkisi ile ilgili bir mitolojiye göz
atalım. Premoteus insanları topraktan ve sudan var etmek
üzere tanrı tarafından yaratılmış bir varlıktır.
Zamanla insanlara karşı aşırı bir sevgiyle bağlanan
Premoteus, gökten çaldığı kutsal ateşi insanoğluna
hediye eder. |
Bunun
üzerine Zeus onu ve kutsal ateşle güçlenen insanoğlunu
cezalandırmak için Premoteus’la evlenmek üzere, yeryüzüne
inen ilk dişi olan Pandora’yı
içinde kötülüklerin bulunduğu
bir kutuyla birlikte gönderir. Ve evlilikten sonra paket açılınca
paketin içindeki kötülükler tüm yeryüzüne hakim olmak üzere
dağılır. Böylece insan-tanrı ilişkisi artık bir egemenlik
savaşı haline gelir. İnsanoğlu kendisine gökten indirilen
kutsal ateşle kainatın sırrını öğrenecek ve
insanoğlunun her biri bir ilah olacaktı.
İnsanoğlu tanrıya karşı olan savaşı kazanacaktı. Zamanla
bu düşünce yaşayan bilinçten silindi. Fakat bilinçaltından
atamadıkları kolayca anlaşılmaktadır. Rönesansa kadar kadına
_kötülük kutusunu getirdiği için dişi varlığa_ karşı
düşmanlık;
rönesanstan sonra ise kilise ve dine karşı hasımlığıyla
birlikte giden tanrı düşmanlığıyla kendisini baş göstermiştir.
İkinci
bir husus ise ilahlık sendromunun ilk parçasıyla çok yakından
ilişkilidir. İnsanoğlunun doyumsuzluğundan kaynaklanan “bir
dağ altını olsa, bir dağ daha altın isteyeceği”
ile ilgilidir. Varlığın en üstünü tanrıdır. İnsanoğlunun
da varmak isteyebileceği en doruk nokta ilahlıktır. Bu şuna da
benzer. Bir adama sorarlar; “dile benden ne dilersen ama bir
tane dile” adam düşünür, düşünür, derki sonunda; “her
dilediğim olsun”. Yani herşeyi isteyebilmektir.
En
büyük kudret sahibi olmanın cazibesidir insanoğlunu çeken.
Her şeyi yapabilmek... hatta insanların kaderlerini bile çizebilmek.
Bundan 3 yıl kadar önce bir çılgınlık sarmıştı dünyayı.
Belki bir çoğumuz “sanal” kelimesini o zaman duymuştuk ve bütün
çocuklarımız öğrenmişti “sanal”ın manasını. Bir
oyuncak bebeğin hayatı bizim elimizdeydi. Adı sanal bebekti.
Yemek zamanı yedirilmeli, eğlence zamanı eğlendirilmeli,
temizlik zamanı temizlenmeliydi tuşlarına basarak. Yoksa ölecekti.
Aslında böyle bir şey yoktu, sadece insan böyle olmasını
istediğinden hakimiyet kendi eline almıştı. Gerçek yaşamda
da bu ölümden hiçbir
zarar görmeyecekti. Ne kanun ne ahlak kuralları kendisini rahatsız
edecekti. Bir diğer örnek ise Maxis firması tarafından üretilen
“The Sims” adlı bilgisayar oyunu. Bir insan oluşturuyorsunuz
önce; saçından, boyuna, ten renginden cinsiyetine, giyimine
kadar. Sonra ona bir ev alıyor bir işe yerleştiriyorsunuz. Yemeğinden,
içmesinden, karşı cinsle ilişkisinden, evlenmesinden ve çocuklarının
doğmasından bilgisayar başında bulunan insan sorumlu. Ve insan
çiziyor başka bir kaderi... Sınırsızca hakimiyet...
Tüm hükümlerde insanoğlunun elinde olmalıydı. Hem hırsız
olmalıydı hem de yavuz... Evet burada BBG’le ilişkisini
anlayabiliriz. BBG evinin sanal bir ortam olduğunu zaten
biliyoruz. Sanallığını bir de şöyle düşünelim; o ev bir
yaşam alanı yani dünya, evde kalmak yaşamak, evden çıkarılmak
ise ölüm. İnsanlar gene insan tabi ki. Abartı burada değil, o
evdeki ney gerçek ki, cansız nesnelerin dışında. Oluşturulmuş
olan bu sanal hayata –BBG’ye- farklı bir sanal bakış açısı
getirilmeye çalışılıyor şimdi. Evdeki insanların elenmesi -ölüm-
ya da evde kalması –yaşam-
için verilen oylar kimin elinde. Seyircinin elinde. “yaşasın”,
“kovun”, “sen kazanmalısın”, “atın dışarı”..vb.
kader kartları, oyları...
Yaşatmak ve öldürmek insanoğlunun elinde artık. Haftanın
birincisi Azrail, insanların emrinde. Sanal da olsa “ insanoğlu
da tanrının gücünde”. Geçmişten benzer bir örnek;
Nemrut’un tanrılık iddiasıdır. Nemrut Hz. İbrahim’e
“ben de insanları yaşatır öldürürüm” der. Ve iki insanı
çağırır. Birinin boynunu vurdurur. Diğerini serbest bırakır.
“İşte birini öldürdüm, birini de yaşattım, ben de ilahım”
der. Psikoloji bilimi bu durumları şöyle açıklar. Gerçekten
tanrı olmaya gücünü yetiremeyen insanoğlu yaşadığı bu
kaygıyı azaltmaya çalışır, “yer değiştirme” savunma
mekanizmasıyla. Yer değiştirme; biz de kaygı uyandıran sorun,
gücümüzün yetmediği kimse ya da denetimimizin altında
olmayan bir olaya karşı, kaygımızı veya kızgınlığımızı
gücümüzün yettiği bir kimseye veya olaya yönlendirmemizdir.
“Gerçekte ilah olmayı başaramadık bari sanalıyla avutalım
kendimizi” gibi bir mantıktır bu. Bir diğer savunma
mekanizmasına göre bu davranış şöyle açıklanır. “Özdeşleştirme”
savunma mekanizması; birey kendi içinde bulunan özellikleri özenilir
bulmadığı zaman, kendisi olmaktan çıkıp, istediği özelliklere
sahip başka biriymiş gibi kendini algılamaya ve davranmaya başlamasıdır
(Cüceloğlu, s.303). “İlaha benzemek için ilaha benzer şeyler
yapmalıyım; yaşatmalı ve öldürmeliyim” der insanoğlu, aslında
haberi olmadan.
İnsanoğlunun,
senaryo yerine gerçek hayattan kesitler istemesi ve ilahlık
sendromu olarak özetleyebileceğimiz nedenlerinden dolayı
tasarlanmış olan bir program karşısında, müslüman bir
toplumun tavrı nasıl olmalıdır? İçki ve kumar ile ilgili ile
ilgili ayeti hatırlayalım. “Sana sarhoşluk veren şeyler ve
şans oyunları hakkında sorarlar. De ki; onların her ikisinde
de hem büyük kötülük, hem de insanlar için bazı faydalar
vardır; ancak yol açtıkları kötülük, sağladıkları
yarardan daha büyüktür...”.
Allah’ın insanlara gösterdiği metot gayet açıktır. Bir şeyin
zararı faydasından çoksa kullanımı uygun değildir. Ve K.
Kerim’de içki ve kumarla ilgili bir ayette onun zararlarından
bahsedilirken faydasından bahsedilmemiştir.
Bu vesile ile burada toplum için ne gibi zararları olacağından
bahsedilecektir. Programın aktarılacak olan olumsuzlukları;
Birileri
bizi değiştirmek adına ön koşul değişimler için kozlarını
oynadılar. Hem de o kadar sistemli ki. İşlerine gelen
filozofların işlerine gelen sözlerini, fikirlerini aydınlanma
çağına çıkarıyorlar diğerlerini çıkartmıyorlar. “Her
şey değişir, su akar”
(Sofinin Dünyası, s. 43) diyerek değişmemesi gereken değerlerin
olduğunu unutturmaya çalışıyorlar. Ve şimdi de değiştiriyorlar
bizi. Niçin? Kendi çıkarlarını daha iyi korumak için demek
çok insaflıca olur. Çünkü başkalarının haklarının bu
kadar sistemli bir şekilde gasp edildiği, günümüz dünyasından
önce görülmemiştir. Sömürülen toplumlar gülerken eğlenirken
uyutulurken onlar zafere daha da yaklaşıyorlar... Değişmeden
kalmak ne kadar zararlıysa başkalarının yönlendirmesiyle ve
telkinleriyle değişime uğramak da bir o kadar sağlıksızdır.
Değişim haktır ve vardır. İnkarı mümkün değildir. Ama her
şey değişmez. İlahi gerçekler hep aynı idi. Ve değişmeyecek.
Allah’ın bir olduğu gibi.
BBG’nin
bir başka olumsuzluğu ise muhatap kitlenin davranışlarını değiştirmeye
yönelik faaliyette ne kadar etkili olabileceğine dair olacak. Öğrenme
kuramlarından biri BBG’un hîlesini açıklamaktadır. Öğrenme;
yaşantı sonucu, gözlenebilen, davranışta meydana gelen kalıcı
değişikliktir (Selçuk, s. 87). A. Bandura, E. Miller ve J.
Dollard isimli psikologlar öğrenmede en etkili unsurun gözlem
olduğunu ileri sürmüşlerdir. “Gözlem yoluyla öğrenme”ye
göre çocuklar çevrelerindeki kişilerin davranışlarını ve
bu davranışların sonucunu gözlerler. Gözledikleri davranışlardan
pekiştirilenleri taklit ederken pekiştirilmeyen gözlenmiş
davranışı taklit etmezler (Erden, s.137). BBG’ye gelen
maillerden bir kaçına göz atalım. Verilen oylar pekiştireç
olduğuna göre bakalım hangi davranışlar neden destekleniyor.
“BAHARZZZZ” kullanıcı isimli bir izleyici şöyle düşünüyor:
“millet sapik. turk milleti iste haftaya belki isi ilerletip
yatak muhabetlerini arttirir diye onu seciyorlar”. Veyahut
“pesbbg” kullanıcı
isimli izleyicinin tespiti ise ilginç; sizce hangi tür davranışları
gösterenler daha çok gösteriliyor?
“yetkililereeeeee!!!!! okuyun lütfen. aksam
yayinladiginiz goruntulerin %90 ninda bu melih denen abazan
gorunuyor.bunun tarafli yayin oldugunu hepimiz goruyoruz.onu
parlatmanizdan biktik.kazanacak kisiyi siz daha bastan
belirlediyseniz bilemem ama bari seyirciyi aptal yerine koymayin”
parlatılan kişi cinsel dürtülerine hakim olamayan bir genç.
Gerisini siz düşünün... hangi davranışlara sahip bireylerin
seçildiğini de düşünün.
Bir
diğer pekiştireç ise 100.000.000.000 TL lik ödül.
Toplumumuzun ahlak ve din kurallarına uygun olmayan davranışları
sergileyen kişi bir de yüksek meblağ bir ücret alacak. Olacak
iş değil. Buyrun “immortalman” kullanıcı isimli
izleyicinin acil önlem çağrısı: “Melih'in elenmesi icin
birlik olusturun en yakin adaylari oya bogalim. Arkadaslar
kisiliksizlik konusunda muthis bir yetenege sahip olan bu
arkadasimizi henuz 20 yasina bile gelmeden 100.000.000.000 sahibi
yapip dahada ukala bir hale getirmek istemiyorsaniz ve
kararlarinda hata duzeyini Semihi elemekle ispat eden bu cocugu bu
paranin sahibiyken daha da cok kisinin caninini yakan birisi
haline donusturmek istemiyorsaniz. Simdiden el birligi yapip
kisiliksizlik ornekligi ile Turkiye'yi bir yalnis ornekten
kurtaralim.”
Yarışmacıların
din ve toplumun genel ahlak kurallarına aykırı davranmasını,
orada bulunması en gereksiz bir oyuncu şöyle özetliyor:
“toplum anormalse bana ne kardeşim ben buyum hatta 20 yaşında
olsam melihle ....... bile” diyordu.
Eşlerin akitleşmesi, birbirlerine güven vermesi
sonucunda hayatlarını bileştiren çiftler, gereksiz yere
sorumluluk almış kişiler gibi gösteriliyor. Sanki canı istediği
insanla herhangi bir
akitleşme olmadan birleşmenin daha sağlıklı olduğunu anlatılmaya
çalışılıyor. “Evlenmeye ne gerek var işte birlikteyiz”
anlayışı empoze ediliyor. Evet her şey değiştirilmeye çalışılıyor.
Toplumun genel ahlak kuralları ve biz bilinci yerine tamamen
bireysellik getirilmeye çalışıyor. “Dünya umurumda değil”
mantığını biz daha yeni öğreniyoruz. Ben’cilleştiriliyoruz.
Ben merkezli bir dünya istiyoruz. Halbuki biz bir bedenin parçaları
olmalıydık.
 |
Psikolojide
davranış değiştirme yöntemlerinden biride psikodramadır.
Bireylerde kaygı uyandıran herhangi bir durumun, davranış
bozukluğunun ortadan
kaldırılmasında grup içindeki bireylerin tiyatro
oynayarak seyredenlerle birlikte yeni tutumlar ve edimler
kazanması sürecidir. Yani psikodramada tiyatro oynayan
grubu seyredenlerin de davranışları değişikliğe uğramaktadır.
Bu bir eğitim ve öğretim metodudur çünkü. BBG yarışmacılarının
oynadığı oyunu seyredenlerin öğrenenler olacağını
unutmayın. |
Bu yüzden de
gençlerin ve çocukların programı seyretmeleri sakıncalıdır.
Birileri bize çaktırmadan bir şeyler öğretiyor. Daha dikkatli
daha seçici olmalıyız. “Tek silahımız reddetmek”
te olsa bunu başarmalıyız.
Aile kavramına getirilen zararlara ise ailenin tamamen ortadan
kaldırılmasına dair olan birkaç projeden bahsederek başlanılmalı.
Aile karşıtları, İsrail’de Kibbutz’larla, Rusya’da (SSCB
iken) Kolhoz’larla aile olmadan yaşanılacağını ispatlamak
üzere insanları kominal bir hayata itmekle yeni dünyaya yeni
bir yaklaşım getirdiklerini iddia ettiler. Yeni nesillerin grup
ve aile içi etkileşim kalıplarını tamamen değiştiren, yeni
etkileşim örüntülerinin yaptığı işgalle ilgili bir
projeydi bu. Gençler geleneksel toplumsallaşmadan uzak
tutuldular. İnsanlar evlenmeden canlarının istediği ile
birlikte oluyor, birbirlerini birer metadan ibaret görüyorlardı.
Fakat bir süre sonra bu insanların yaşadıkları otomatizm ve
olumsuz vakalar sonucunda iki ülkede yeni projelerinden vazgeçti.
Duygusal doyumsuzluk yaşayan bireylerin varlığı projeyi yumuşatmayı
gerektirdi. Ve ailenin bir kez daha yıkılmadığını gördük.
Fakat yıkılmayan aile yozlaştırılabilir. Sonrasında da her
yozlaşmayı bir değişim takip eder. Geleneksel aileyi yıktık.
Çekirdek aile yapısına geçtik. Şimdilerde çekirdek aile batıda
yıkılmaya başladı. Ne hikmetse bizde de hemen tesirlerini gösterdi.
Özellikle televole gibi absürt programların ana teması kim
kimle yatmış, kim kimden ayrılmış olunca... ve BBG de cabası.
Ayrıca BBG türü yayınlar insanlarda bir çeşit davranış
bozukluğu olan Voyörizm (Gözetlemecilik; halk dilinde röntgencilik)in
oluşmasına sebebiyet verecektir.
Ekranı kocaman bir anahtar deliği haline getirmiş, birbirini gözetleyen
bireylerden müteşekkil bir toplum sizce ne kadar güven verici
bir ikâmetgâhtır. “Social” kullanıcı isimli bir
izleyicinin maili durumu gözler önüne sermektedir. “İşte
Size gözetim Toplumu; Cagimizda yarin ve dun yok su an var.
Herseyi tüketiyoruz. Zamani iliskileri derken Içimizdeki mahrem
kalmis röntgenciyi de vurduk sonunda. Cenazesi canli yayinda...
Seyryle gözüm içi bosaltilmis dünyayi. arkadaslar En son
ayagimizi nereye basmistik? Zeminimizin kaydini fark ettiniz
mi?”
Bir benzer sorun alanı olarak 100 gün boyunca her anı gözetlenen
bireylerin 100 gün sonrasında neler yaşayacağına dairdir. Bu
kişiler sürekli izlendiği yüz günün arkasından, serbest
kaldıkları zamanlarda da izlendiklerini zannederek paranoya
geliştirebilirler. Ve bu yarışmacıları ciddi düzeyde kaygılandıracaktır.
Ayrıca gerçek yaşamda da gizlilik ilkesine uymamaya başlayabilirler.
Başkalarını gözetleyebilir, kendi mahremiyetine önem
vermeyebilirler. Bir iki kişi ile paylaşması gereken durumları
herkes öğrenecek diye dostlarına söylemeyebilirler. Yaptığı
ve söylediği hiçbir şeyin gizli kalmayacağını da düşünerek
bir çok davranışlarına sınırlama getirebilirler.
Yarışmacılar yüz gün boyunca bazı izleyiciler tarafından
ilgiyle izlenmişlerdir. Yarışma sonunda ise bu ilgi çok kısa
bir süre ahbap komşu ilişkilerinde devam edecektir. Bir kısmı
yıldızlaşırken bir kısmı unutulacaktır. Eğer bireyler yarışma
anındaki ilgiyi göremediğini hissederse tekrar dikkat çekmek için
davranış bozukluklarına, yasal olmayan etkinliklere yönelebilir.
Daha korkuncu artık kimsenin eskisi kadar kendisiyle ilgileneceğini
zannetmemeye başlayarak ve intihara yönelebilirler.
 |
Seyircilerin
beğenisini kazanmak ve oy toplamak için yarışmacıları
yapay davranmaya, yalancı maskeler takmaya iten dürtüler,
artık normal yaşam standartları haline gelecek ve tüm
yaşam bir aldatmacadan ifade olacaktır. “HANRA”
kullanıcı isimli bir izleyici bu yapaylığı şöyle
dile getiriyor: “inanması güç; seyredıyoruz
seyretmesını ama bence bu ıs amacının cok dısına cıktı
amac; dogallık, normal hayatta oldugu gıbı davranmak
degıl mı |
Acaba bu ınsanlar
kendı evlerınde gunde 4 defa mı banyo yapıyo !!... ama cok
yapmacık yaaaaa!!!... dayanamıyorum”.“Deli_DaNa”
kullanıcı isimli bir izleyici ise çok özet bir ifade
ile “bence aralarında en dogalı evın kedisi..sevgıler”
diyerek durumu iletiyor. O kalabalığın içinde bazıları,
normal yaşamında giderdiği fizyolojik ihtiyaçlarını
kameralar tarafından da takip edildiği için giderememektedir.
Cinsel ihtiyacını dışarıda başka insanlarla gideren kişiler
BBG evinde bu gereksinimini karşılamayınca psikolojik olarak alışık
olmadığı bir durumla karşılaşacak dolayısıyla uyumsuzluk
ve beraberinde davranış bozuklukları gösterecektir. İstese
de doğal olamayacaktır. Bu diğer davranışlarında da aynıdır.
Normal yaşamındaki hayatında gerçekleştirmiş her hangi bir
davranışı burada sergilemeyebilir. Ve buda alışık olunmayan
bir durumdur. Bireylerde kaygı uyandırır. Davranışlarında
sebepli değişiklikler meydana gelir. Doğal değillerdir.
Will Smith’in başrolde oynadığı “Devlet Düşmanı”
isimli bir american filmi vardı. Devlet tüm olanaklarıyla
bireylerin özel hayatlarına giriyor (dinleyiciler, micro
kameralar, uydu çekimleri vs..) bilgi ve istihbarat toplama adına
insanları tamamen izlemekten yana bir proje yürütmeye hazırlanıyordu.
Fakat bir kahraman bunun zararlarının anlaşılmasını sağlayacak
etkinliklerde bulununca özel hayat tekrar kişilerin
mahremiyetine bırakıldı. BBG gibi programların oluşturacağı
altyapı sonucu -gözetlemeye tepki vermeme- ileride haksız
seyirleri ve dinlemeleri meşrulaştırmaya yönelik bir zemin de
hazırlayabilir. Özel hayatın mahremiyetine duyulması gereken
saygıyı sıradanlaştıran bu program zararlıdır.
BBG evinde insanların idealsiz amaçsız sadece çıkara dayalı
bir yaşam modeli oluşturduğunu görüyoruz. 100 milyara yönelmiş,
para kazanmak için adam harcayan, yüzüne gülüp sırtından
vuran, dayanışmanın başkalarını elemek haricinde gerçekleşmediği,
yarışmanın, birbirini ezmenin hakim olduğu, sürekli dedikodu
yapan tiplerin oluşturduğu bir kalabalık olmuş BBG evi. Yaşamın
anlamını kavrayamamış bireylerden oluşan bir kalabalık. Türkiye’ye
model olarak bu sunulmamalıydı. Bu yanlış davranışları gösteren
bireylerin etkisinden kendinizi, ailenizi ve sevdiklerinizi kurtarınız.
 |
Avrupa’da
bir çok ülkede birden büyük rating ile ekranlara çıkan
BBG benzeri programların yayınları, birkaç ülke de
karı-kocanın mahrem ilişkisi gözler önünde ifşa
edilmesi üzerine durdurulmuştur. Müslümanların farkı
olmaları ve işler çığırından çıkmadan bu programı
sonlandırmaları gerekmektedir. Avrupa ülkelerindeki
BBGlerinin yayından kaldırma sebebi olan sahnelere sıra
gelmeden sonlandırılmalıdır. Ve biz Avrupalılara
benzememeliyiz. |
Nesli
kopuk bir cemiyet oluşmaya başlamıştır o bölgelerde. İnsanlar,
aile hayatından uzak, çocuk yetiştirme sorumluluğu yerine kedi
köpek sahibi olmak isteyen ve sömürerek topladığı mirasını
gelecekte bırakacak nesli olmayan bir çok ırksal kalabalık oluşturmuşlar.
Eğer biz kendimizi korursak sömürü birikimleri ait oldukları
yere bize geri dönecektir. Yoksa bizlerde onlar gibi olursak
onlar düzenlerini devam ettirebileceklerdir.
Peki toplumumuz bu konuda nasıl bir tavır sergiliyor. Gündemin
yoğunluğu sebebiyle oynanan oyunun farkında mı değil? Bence
çok iyi niyetli olmaya gerek yok. Halkımız bu sinsi programı
seyrediyor bile. Belki de müslüman evlerinde kendi çocuğumuzu
televizyonun başından kaldıramadığımız için sesimizi fazla
çıkarmıyoruz, belki, de başka bir sebepten... Ama Türkiye bu
sorumsuz yayına karşı verilmesi gereken tepkiyi henüz göstermedi.
Konya’da yaşayan Muammer Öz isimli vatandaş, programda
Türk toplumunun örf ve adetlerine aykırı olarak
birbirini daha önceden hiç tanımayan kadın ve erkeklerin
birlikte yaşadığını; bunun, özellikle taşrada yaşayan gençlere
kötü örnek teşkil ettiğini belirterek, programı hazırlayanlar
hakkında suç duyurusunda bulundu.
Vatandaşımızın bir kısmı Alo RTÜK’e (tel no:178) telefon
ederek tepkilerini ilettiler.
Erzurum Ülkü Ocakları ve İnegöl Aydınlar Ocağı Derneği
tarafından pretosto edildi.
Ya siz...
Bazı izleyeciler de durumu farkdebilmişler. “gunesd” kullanıcı
isimli izleyici “insan üzerine bir oyun!” konulu elektronik
postasında şöyle diyor: “konusu ‘insan’ olan degil,
dogrudan ‘insan’ uzerine oynanan bir oyun... katilimcilar veya
seyire dalanlar ne kadar bilincli bilemiyorum, ama bu ‘oyun’un
gerisinde muhtesem bir strateji olduguna eminim. bilhassa ekrana
yansitilis bazinda ince/kalin ayarlarla istenen kisi on plana
cikarilip, baska biri gozden dusurulebiliyor. surekli dengeler
degisiyor ki, ilgi sursun... bu kadari ticari bir anlayisla
aciklanabilir belki... ama bunun da otesine dusen endiselerim var
ki, bunlari yazarsam moderatorlere takilacagim kaygisi var icimde...”
İnsanların da rahatsız olduklarını apaçık bir gerçek. Bir
şeyler yapılabilir mi bu olumsuz gidişatı sonlandırmak için?
“Bir şey yapmak isteyen yol bulur, istemeyen ise bahane” deyişi
ile yapılabileceğini ifade etmek isterim. İlahiyat, eğitim,
psikoloji ve sosyoloji camiasından uzman kişilerin birlikte oluşturacakları
bir komisyonun basılı, işitsel, görsel iletişim araçlarını
kullanarak halkı uyandırması ve aydınlatması gerekmektedir.
Ve en etkili çözüm bu programı izlemeyerek ratingini düşürüp
programın yayından kaldırılmasını sağlamak için bir
kamaoyu oluşturmaktır. Her şeyi devletin çözmesini bekleyen
klasik mantığımızı aşmalı RTÜK’e bile gerek kalmadan bu
program artık istenilmediğini izlemeyerek belirtmeliyiz. Ve
programın yapımcılarının şunu demesine fırsat vermemeliyiz:
65 milyonluk Türkiye’de sadece rahatsızlığını belirten
vatandaşın sayısı 2000’i geçmemektedir. İsteyen izler;
istemeyen izlemez diyorlar. İlgi çekici bir program yaparsan
elbetti izler insanlar. Ama ben bireysel olarak o kanalı
izlemeyecek ve o programa sponsor olan firmalarla ticari bir ilişkide
bulunmayacak onların müşterileri bile olmayacağım.
İçten içe bizi yiyen bu çürümüşlüğün bir an önce önüne
geçilmesi dileğiyle.
25.3.01
Ömer
Akgül

KAYNAKÇA
Ahmed,
Celal Ali. Batılılaşma Hastalığı. Çev: Fatmanur Altun.
2000, İstanbul, Yöneliş
Yayınları
Cüceloğlu,
Doğan. İnsan ve Davranışı. 1998. İstanbul, Remzi Kitabevi
Erden,
Münire; Akman Yasemin. Eğitim Psikolojisi. 1997. Ankara, Arkadaş
Yayınevi
Esed,
Muhammed. Kuran Mesajı. 1998. İstanbul, İşaret Yayınları
Gaarder,
Jostein. Sofi’nin Dünyası. 1994, İstanbul, Pan Yayıncılık
Kutup,
Muhammed. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler. Çev: Bekir Karlığa.
tarih, İstanbul, İşaret Yayınları
Selçuk,
Ziya. Eğitim Psikolojisi. 1995, İstanbul, Atlas Yayıncılık
Geri
Ana Sayfa
|