|
Üç Semavi Din ve Çocuk
Abdullah Yolcu
İnsanlar, tarih
boyunca bir şeylere tapınma ihtiyacı hissetmişlerdir. Hiçbir
devir yoktur ki insanlar bir yerlere sığınma ihtiyacı
hissetmemiş olsunlar. İnsanın acizliğinden kaynaklanan bu
gereksinim; insanı zorlandığı zamanlarda hayata bağlayan,
motive eden bir güçtür. Bu inanç sayesinde zorlukları aşma
azmini insan kendinde bulmuş ve o doğrultuda çalışmalarına yön
vermiştir.
İnsanoğlunun yaşama
atıldığı dönem, anne karnından başlayarak devam eden bir süreçtir.
Bu süreç içinde çocuk anne-babanın davranışlarına ve yaklaşım
biçimlerine göre hayatını düzenleyecek ve öyle devam
ettirecektir.
Annelik yahut
babalık, çocukluktan itibaren süreç içinde öğrenilen bir çok
davranış kalıplarını içermektedir. Bu davranışların kazanılmasında
rol oynayan bir çok faktörün yanında en önemli etkiyi din göstermektedir.
İnsanların annelik yahut babalık rollerini din önemli ölçüde
etkilemektedir.
İlahi olmayan
dinleri bir köşeye bırakıp, Semavi Dinleri incelediğimizde,
üç din karşımıza çıkmaktadır. Bu üç din içinden ilk
ikisi tahrif olmuş, Rabb katındaki geçerliliğini yitirmiş, İslam
dini tek seçenek olarak karşımıza çıkmıştır. Esasında İslam
bu dinlerin daha önceki halini içinde muhafaza etmekle birlikte
birtakım yeni uygulamalar, emirler ve yasaklar da getirmiştir.
İlk olarak, üç
dinin yaşanmadığı medeniyetlerdeki bazı uygulamalardan
bahsedeceğim. Medeniyetlerin en eskilerinden olan Mezopotamya kültüründe
çocuk, ailenin üzerinde bir yük olarak görülmekteydi. Özellikle
cinsiyet farklılıklarına göre çocuğa yaklaşım tarzı
sergilenmekteydi. Kız çocukları doyurulması gereken gırtlak
olarak görülürken o dönemin coğrafi koşullarından ve yaşam
biçiminden etkilenen anlayışla, erkek çocuklara değer verilmiş,
ailenin ihtişamı ve büyüklüğü olarak algılanmıştı. Bir
ailenin ne kadar çok erkek çocuğu varsa aile o kadar itibarlı
ve güç sahibi olarak görülmüştü. Hatta kadının da değeri
ne kadar çok erkek çocuk doğurduğuyla paralellik göstermekteydi.
İyi baba daha çok erkek çocuğa sahip olan baba olarak görülmekteydi.
Toplumdaki sosyal
sıralama erkek egemenliğine bağlı kalınarak şöyle devam
etmekteydi: Erkekler, kadınlar (en çok erkek çocuk doğuran kadın
en makbül kadın), diğer kadınlar, köleler, sürüler
(hayvanlar) taşınır ve taşınmaz mülkler.
Tahrif edilen iki
din, de bu anlayışı kaldıramamakla beraber kimi zaman insan yaşamını
daha da sıkıntıya sokacak yaklaşımlara sahip olmuştur. Bu
dinlerin tahrif edilmeden önceki bilgilerine ulaşamadığımız
için burada dinlerin şu anki çocuk ve çocukluk felsefelerine
yer verilecektir. Burada verilecek bilgiler doğrudan bu dinlerin
ilk uygulandığı zamana ait bilgiler olmaktan ziyade, kümülatiftir.
Burada
aktaracaklarımız, bu iki dinin özünde olmayacağını tasavvur
ettiğimiz özellikleri de taşımaktadır. Ancak elimizdeki
veriler doğrultusunda şu anda mevcut olan bilgilerle yetinmek
durumundayız.
Musevilik
Tevrat metinlerinde ilk kez kız çocuğuna Musa’nın nehirden
kurtarılışında değinilmektedir. Kitab-ı Mukaddes’te çocuk
geleceğin mirasçısı olarak görülmekte, yapılan yatırımlar
geleceğe dönük olarak görülmekte, çocuk eğitilirken hiçbir
özveriden kaçınılmayacağı belirtilmektedir.
Otokratik ve ata-erkil
aile yapısı hakimiyetini devam ettirmesine rağmen, eksen yavaş
yavaş çocuğa doğru kaymaktadır. Çocuğun bulunduğu her
kategoriye göre ve çocuğun özelliğine göre, eğitimin değişmesi
gerektiği vurgulanmaktadır.
Çocuğun eğitimi,
merakını giderecek boyutta olmalıdır. Eğitim, çocukluk döneminin
bitimiyle son bulmamalı, bir ömür boyunca sürmelidir. ‘‘Çocuğu
bildikleriyle ve bilemedikleriyle değil de yaptıklarıyla ve
sorduklarıyla değerlendirmek gerekmektedir’’ görüşüyle
eleştirel aklın ve sorgulamanın önemine değinilerek eğitimin
olmazsa olmazları içine alınmıştır. Merak edip sorgulamak
kutsallaştırılmıştır. İnsanın, Tanrı katına çıkması
ancak İbrahim’in sorduğu gibi; kutsal merakı sayesinde
olacaktır. Sorgulayan, merak eden akıl olmadan insan; Tanrı’yı
bulamamaktadır.
Çocuğun ve yetişkinin
imanının yüceliği, göremediğine de inanabilme gücüdür.
Verilen eğitim, güçlü bir inancı sağlamaya yönelik olmalıdır.
Bireyin ödülü görebilme umududur.
Çocuğun,
sorumluluk alma yaşı kızlarda: 12, erkeklerde: 13'tür. Dini eğitimi
alması için çocuğun İsrail Oğulları'na mensup olması
gerekmektedir. Yahudilik milli bir din olarak görülmektedir.
Yaşam boyu öğrenme
devam ederken kişi öğrendiklerini öyle bir yaşamalıdır ki
bu disipline bağlı olmayanlar o kişinin yaşayış tarzına, bu
disipline imrenmelidir. Kişi sözleriyle değil, yaşam biçimiyle
insanlara örnek olmalıdır. Çocuğunu da bu doğrultuda yetiştirmelidir.
Aile çocuğa
verilecek din ve meslek eğitiminden birinci derecede sorumludur.
Çocuk küçük yaşlardan itibaren mesleki bir eğitim almalıdır.
Hıristiyanlık
Katolik Mezhebi'nde; ebeveyn, çocuğuna örnek bir yaşam
sergilemektedir. Hıristiyanlığın temel eğitim anlayışı
model alma metoduyla öğretme yöntemidir. Kilisenin gözetimine
alınan çocuk, örnek alarak günlük yaşamını dini kurallara
göre gerçekleştirmektedir.
Kazanılan çocuğun;
yaşam haklarının elinden alınması olarak görülen kürtaj,
cinayet olarak görülmektedir. Doğan çocuk, Hz. Adem'in ve Hz.
Havva'nın günahıyla doğarken vaftiz edilerek, geçmiş dönemde
atalarının işlemiş olduğu günahtan arınmış olur. Tanrıya
yönelme insanın temel ihtiyaçlarından olup verilen eğitim
insanı Tanrıya yöneltmelidir.
Eğitim, beden ve
ruh eğitimi olarak iki kategoriye ayrılmaktadır.
Ortodoks Mezhebi'nde kilise, inananların oluşturduğu bir
topluluk olarak görülür. Kiliseye katılan bireylerin ruhlarında
Tanrı'nın özü barınmıyorsa bu beraberlik gerçek birliktelik
olmaz.
İnsanlarda
bulunan gereksinimler, duygusal ve fiziksel olarak ikiye ayrılmaktadır.
Tanrı, kilise gibi fiziksel ortamı insanın oluşturmasına fırsat
vererek duygusal ihtiyaçlarını da karşılamasını sağlar.
Tanrı, insanın yaşayacağı fiziksel ortamı oluşturduktan
sonra insanı yaratmıştır. Fiziksel ortamı var eden Tanrı,
insanı sadece madde olarak yaratmamış, maneviyat da yüklemiştir.
Çocuğa verilen
eğitim manevi yönden olgunlaştırıcı olmalı, fiziksel eğitimle
de desteklenmelidir.
Adalet ve sevgi
Tanrı'nın iki koludur. Tanrı insanlara nasıl davranıyorsa
insanlar da birbirlerine öyle davranmalıdır. Vaftiz edilen çocuğa
Tanrı'nın oğlu olarak bakılmakta, onun fiziksel gereksinimleri
karşılanırken, asıl önemli olan ruh eğitimine de ağırlık
verilmelidir. İnsana geçici olarak emanet verilen çocuğun kim
olduğunun farkına vararak sevgi eksenli bir eğitim vermek esastır..
İslamiyet
İslam
Dini'nde çocukluk dönemi, doğum anından itibaren, büluğ çağına
kadar olan süreci ifade etmektedir. Süt çocukluğu dönemi 0-2
yaşları arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk tamamen dışa
bağımlı olarak yaşamını devam ettirmektedir. 3-5 arası yaşlar
çocuğun konuşma dönemi olarak kabul edilirken 6 yaştan
itibaren çocuğun sistematik eğitim döneminin başladığı söylenebilir.
Bu döneme kadar olan devrede çocuğun eğitiminden daha çok
anne sorumlu olurken bu dönemden sonra eğitim bütün toplumun
ve sosyal idarenin görevi olarak görülür.
Hukuki yönden bu
günkü ulaşılan insan hakları ve çocuk hakları İslam
Dini'nin her zaman bahsettiği fakat batı dünyasının yeni yeni
pratiğe döktüğü şeyler olmasına rağmen batıdan ithal etme
alışkanlığı burada da kendini göstermiş, mevcut uygulamalar
yürürlükten kalkarak batı dünyasının uygulaması beklenmiş;
onlar uyguladıktan sonra taklit edilerek olduğu gibi, kabul
edilmiştir.
İslam'da Çocuğa
sorumluluk verilirken, yaşı ve özellikleri göz önünde
bulundurulur; batı dünyası çocuğu yetişkinin bir kopyası
olarak görür, görev ve eğitim verirken yaş ve kişisel özelliklerine
dikkat etmemektedir. Bu uygulamanın sebebi din değil, insanların
kutsal kitaplarını kendi beklentilerine göre değiştirmeleridir.
İslam Dini'nde
çocuğa farklı yaklaşım öngörülür. Yaklaşım tarzının
nefret ettirici değil sevdirici olması gerektiği vurgulanırken,
fiziksel cezalardan kaçınılması gerektiği belirtilmektedir.
Çocuğa uygulanan fiziksel şiddet (dayak) Allah'ın affetmeyeceği
kul hakları kapsamına girmektedir. Dayakla, çocuğa terbiyenin
vermek istediği özü alamayacağı bildirilirken, yaptığını
cezadan kaçış değil de, ödüle kavuşma arzusu içinde yapması
gerektiği savunulmaktadır. Yetişkin, çocuğu terbiye ederken;
onunla ilgilenirken çocuklaşmalı, paylaşımlarını arttırmalı
ve iyi bir model olmalıdır.
Çocuğun haklarının
korunmasında ve terbiye edilmesinde aile yetersiz kalırsa devlet
araya girer ve çocuğun istismarını önler. Başka bir
terbiyeciye ihtiyacı olmayacağı döneme (istiğna dönemi)
kadar bu görevi devlet yerine getirmek zorundadır. Çocuğun
velayet hakları ya aile tarafından ya da devlet tarafından sağlanır.
Velayet hakları ise üç başlık altında toplanır.
Terbiye Velayeti:
Çocuğun doğumdan itibaren istiğna dönemine kadar olan devrede
çocuğun eğitiminden sorumlu olunmasıdır.
Velayet-ül Nefs:Çocuğun
hayatının korunması, evleneceği yaşa kadar himaye edilmesi ve
evlendirilmesi. Yalnız, çocuğun evlendirilmesi babanın yapması
gereken bir vecibe olmamakla beraber, tavsiye edilen iyi bir
ebeveyn davranışı olarak görülür.
Velayet-ül Mal:
Çocuğa ait malın korunması veraset işlemlerinin yürütülmesidir.
Velayet-ül mal üç şekilde gerçekleştirilir. Varolan malının
muhafaza edilmesi, arttırılması ve vaktinde çocuğa teslim
edilmesidir. Çocuğun kazancı, çocuğun istiğna dönemine
kadar babaya haramdır. Bu dönemden sonra çocuk isterse; baba,
çocuğunun malından kullanma hakkına sahiptir. Aile çocuğa
verilecek din eğitiminden birinci derecede sorumludur. Çocuğunu
yetiştirirken, örnek bir yaşam sergilemeli, ruhunun gıdası
olan din eğitimini çocuğa verirken iyi bir model olmalıdır.
Çocuğu terbiye ederken adab-ı muaşeret öğretilmelidir.
Buluğ öncesi dönem,
hayata hazırlıktır. Çocuğun hayata hazırlanmasına mani
olacak meşguliyetlerden çocuk uzak tutulmalıdır. Ebeveyn çocuğuna
güzel bir isim, güzel bir edep ve güzel bir meslek eğitimi sağlamalıdır.
Kısaca yetişkin,
çocuğunu büluğ çağına kadar koruyacak ve ona iyi bir eğitim
sağlayacaktır. Ancak çocuğa verilecek eğitim, mümkün olduğunca
erken yaşta başlamalıdır. Anlaşılacağı gibi dinlerin çocuğa
bakış açıları bazı farklılıklar göstermesine rağmen
temelde aynı felsefeyi gütmektedir. İyi bir insan yetiştirmek,
toplumuna yararlı bir vatandaş olmak için yetişkinlere yüklenen
sorumluluktur. Bu hem dinin muhafazası hem de insanın saadeti için
öngörülmüştür. Yetişkin sorumluluğunu yaptığı ölçüde
çocuk; dininin gerektirdiği vecibeleri yerine getirecektir. Ne
yazık ki insanlar, dini vecibelerini yerine getirmemişler ve
zaman zaman da din içine bid'atler de sokmuşlardır. Her ne
kadar diğer dinlere mensup insanlar kadar kaynaktan yoksun
olmasak da kaynağı (Kur'an-ı Kerim'i ) açıp yapacağımız işleri
ona danışmaktan aciz durumdayız. Öze dönüş için öncelikle
bizim İslam'ı sıkı bir şekilde yaşamamız ve yeni nesle de
örnek bir yaşantıyla aktarmamız gerekmektedir.
En büyük görev
ise bilinçli olan, biz eğitimcilere düşmektedir. Eğitimciler
olarak bizler, İslami ilimlerden ve terbiyeden insanları yoksun
bırakmamalı, dini bir yaşam sağlanarak insanların ancak huzur
ve saadete ulaşacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
Maneviyatı kuvvetli nesiller ise önce anne-babalardan; sonra da
biz eğitimciler sayesinde olacağı için, bilinçli bir yaşam sürerek
İslam’ı layık olduğu konuma getirmek yükümlülüğümüzdür.
Allah bu bilinci
uygulamasıyla birlikte zihinlerimize nakşetsin.
Geri
Ana Sayfa
|