AĞITLAR COĞRAFYASININ IRGAT ÇOCUKLARI

Bir de baharlar bilirim.

Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği

Anadolu bozkırlarında

İstanbul'dan çıkıp Diyarbekir'e doğru

Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğuyla içen

Cesur otobüs pencerelerinden

Bilinçsiz bir baş kaymasıyla görülen

Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları

Tarla kenarlarında çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış

Irgat çocuklarının bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken

Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen

 

   Bazen an olur kalem yüreğin dolmuşluğuna güç yetiremez. En beliğ cümleler güçsüz kalır yüreğin dolmuşluğu karşısında.

Yürek: toprak ötesi sevdaların güne muhacir olduğu tarifsiz bir iklim. Hani anaların ki gibi; karşılıklı sevdalarla her gün isyan savaşımı veren ve sadece karşılıksız sevmenin tasvirini yapan bir rahmet yağmuru... Sadece annelerin yüreği bilir; bir tutam sevdanın gönüllerde nasıl ağıt olarak bestelendiğini, birde o sevdanın ta kendisi Irgat çocuklar...

Elim kalem tuttuğunda bir aşk şairi olmak isterdim, yada platonik bir sevdanın hikayecisi olmak. Ama yüreğim tarifsiz duyguların dolmuşluğunu yaşıyordu. Kalemin güçsüzlüğüne inat, tarifinin sadece ağıtlarda betimlendiği bir anne yüreğini ve birde o yüreğin ta kendisini yazıyorum şimdi.

Evet bir yürek...

On iki yaşında... ölümün yakınlığından habersiz ve uzaklığını göremeyen ırgat bir çocuk. Elinde vazgeçilmez demirbaşı olan değneğiyle artık kronikleşmiş bir güne tekrar merhaba diyordu. Güneş henüz doğmamıştı. Şafağın uykuya bağlayan ve bir o kadar bozkırlarda koşmaya meyleden tarifsiz bir havası vardı. Delikanlı evin önünde ki bahçeye girerek ağaçların birinden bir elma aldı. Sonra kuzuların olduğu ahıra doğru gitti. Ahırın kapısını yavaşça açtı. Şafağın kirletilmemiş o güzel havasını bir anda boğuk bir hayvan dışkısı kokusu sardı. Neyse ki delikanlı bu kokuyu hissetmiyordu bile. Çünkü genç çocuk için bu koku da kronikleşmişti. Sonra kuzularını ahırdan çıkarıp her gün uğradığı meralara doğru ilerlemeye başladı. Önde genç delikanlı arkasında onu takip eden kuzuları. Ve güneşin ilk ışıkları gökyüzündeki parçalı bulutlar arasından süzülerek günle merhabalaşıyordu.

Bir başka görünüyordu bugün sıra sıra dizilen ağaçlar. Sanki ebedi bir ayrılığın habercisi gibiydiler. Kimi ağaçlar olgunlaşan meyveleriyle kimileri sararan yapraklarıyla tamamlanmış bir vakti tasvir ediyordu sanki. Delikanlı patika yollarda ilerliyordu. Her gün uğradığı meraya az kalmıştı. Yerine ulaştığında güneş hemen hemen günü ortalamak üzereydi...

***

Öğlen yemeği için hazırlanmış azığını yedikten sonra, etrafı taşlarla örülerek çeşme biçimi verilmiş kaynağın başında oturdu. Güneş günü ortalamıştı, gökyüzü bulutsuzdu, havada meltemimsi rüzgar sanki bir ayrılık türküsü besteliyordu. Sonra oturduğu taşın üzerinden kalkarak torbasına doğru gitti. 12 yaşında olmasına rağmen (babasının kiloyla satın aldığı tütünden gizlice kendisine biraz ayırmıştı) torbada ki tütün kutusunu çıkardı ve eline bir sarma yaprak alarak, tütününü kağıdın içine koydu ve sararak sigarasını tamamladı. Sonra elini sol arka cebine koyarak, çakmağı çıkardı ve sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekti dumanını havaya üfledi...on iki yaşında eskiyen hayatın, tüm dertlerini dışarıya üflercesine..

Sigarasını içtikten sonra biraz uyumak için kaynağın sol tarafındaki ağacın gölgesine doğru ilerdi. Tam ağaca yetişmek üzereyken ağacın biraz aşağısında yeşil otların üzerinde uzun bir metal parçası gördü. Uyumaktan vazgeçip metal parçasına doğru yürüdü. Metal parçasının yanına geldiğinde kendi kendine "halla halla yaylada bu demir parçası ne gezer" diye mırıldandı. İlginç bir görüntüsü vardı bu metal parçasının. Bir tarafı hafiften şişkin diğer tarafında da bir sap vardı.

Delikanlı metal parçasını eline alarak dikkatlice baktı böyle bir şeyi ilk defa görüyordu. Birazda hoşuna gitmişti. Ne olduğunu bilmese de bu ilginç aleti alarak ağacın gölgesine doğru yürüdü. Ağaca yetiştikten sonra metal parçasını yere bırakarak ilerde duran sert kaya parçasını almak için sağ tarafa doğru yürüdü. Ve taşı alarak tekrar ağacın altına döndü. Bir taşa bakıyor bir metal parçasına: kendi kendisine hayaller kurarak "Akşam bunu

eve götürüp arkadaşlarıma gösteririm benden almaya kalkışanın canını okurum" diye mırıldanmaya devam ediyordu.

Vakit ikindi olmuştu, güneş dağların doğuya bakan kısımlarının tepelerine hafiften gölge bırakmaya başlamıştı bile. Gökyüzünde bir kaç bulut belirmişti. Kuzular ağacın aşağı kısımlarında otlanıyorlardı. Genç delikanlı ismini dahi bilmediği roketatar mermisine dikkatlice bakmaya devam ediyordu. Üst kısımlarını alt kısımlarını dikkatlice inceliyordu. Sonra roket atar mermisinin ucunda bulunan metalden yapılmış kısma baktı. Roket atar mermisini yere bırakıp ağacın altına getirdiği taşa doğru gitti. Taşı alıp roket atar mermisinin yanına bıraktı. Sonra ayaklarını bağdaş kurarak oturdu. Sağ tarafında roketatar mermisi, önünde sert bir kaya. Kayanın üstüne iz bırakan bir taşla yuvarlak bir hedef çizdi. Merminin sapını eline aldı, yavaş yavaş kaldırdı. Sonra kayanın üstüne çizdiği yuvarlak hedefe doğru darbeyi indirdi...

Gümm..! gümm..!

Merg-i mir yaylasında patlayan ve etraftaki üç köy tarafından duyulan ses bir anda insanların dikkatini sesin olduğu yere çekti. İnsanlar neyin olup bittiğinden habersizdi. Herkesin dudaklarında "Candan uzak olsunda ne olursa olsun, Allah candan sakındırsın" duaları vardı. Sesi duyanlar gördükleri herkese ne olup bittiğini soruyordu ama hiç kimse henüz ne olup bittiğinde haberdar değildi. İnsanlar bir haber almak için sürekli yeni gördüklerine veya köyün yukarısından gelenlere bir şeyler soruyordu. Kimileri günlük işerini bırakmış, kimileri ise patlamanın olduğu yere doğru gidiyordu. Olaydan yarım saat sonra haberler gelmeye başladı. Hacı Süleyman'ın köyün yukarısından geldiğini gören Selim ona doğru hızlı adımlarla yaklaşarak sordu:

- - Sebyo ın veng kumcara, o seni byo tı twe zuny?

(Ne oldu patlamanın nerden nasıl olduğu hakkında bilgin var mı?)

- - ez bawer kena waré mégmirıd yo véng teqayiş véjyo

( Tahmin edersem Merg-i mir yaylasından çıkmış)

-Ee ölen yada yaralanan kimse var mı?

-Galiba bizim Yakup'un oğlu küçük İsa ölmüş.

-Nee Yakup'un oğlu mu?

-Evet

-Patlama nasıl olmuş

-Tam bilmiyorum ama galiba çocuk, yerde roketatar mermisi bulmuş sonra mermiyle oynarken patlatmış

***

Haber bütün köye ve civar köylere dalga dalga yayıldı. Sonra delikanlının cenazesini köye getirdiler. İnsanlar kendi aralarında mırıldanıyorlardı. Kimileri; "bedenini zor toplamışlar bütün vücut paramparça olmuş" Başkası da "bir kolunu 10m ilerden toplamışlar" diyordu. Cenaze caminin önüne getirildi. Sonra savcılıktan yetkililer gelip rapor tuttular. Yetkili savcı gittikten sonra cenaze o gün bekletildi.

Ertesi günün sabahında mezar hazırlanmıştı. Bütün köylüler caminin yanında ve mezarlıktaydılar. Köyün imamı orada bulunanlara seslenerek cenazeyi kaldıralım dedi. Cenazeyi sırtlamak üzereydiler tam o sırada arka taraflardan bir ağıt sesi duyuldu. Orada bulunanlardan biri:

"Anne çocuğunu son bir defa görmek istiyor" dedi.

Kimileri gösterelim annedir en doğal hakkıdır derken kimileri ise göstermeyin anne çıldırır diyerek görmesine karşı çıkıyorlardı. O sırada köyün imamı araya girdi orada bulunanlara yavaş bir sesle:

"Cenazeyi ben yıkadım ve delikanlının bedenini gördüm; çocuğun bedeni dağılmış, el kesik, baş belli etmiyor, gözler erimiş ve vücudun her tarafı simsiyah. Anne bu manzarayı görürse yaşamı boyunca unutamaz. Çocuğu göstermezsek sadece biraz merak olur ama gösterirsek bu onun için çok daha kötü olur. Çünkü bu tabutun içinde bir kütük parçası kalmış onun için göstermeyin" diyerek araya girdi. Ve annenin görmesini engellediler.

Cenaze defn edildikten sonra herkes ayrıldı mezarının başından. O sırada anne başına bir şal bağlamış bir şekilde mezarın başına geldi. Elini mezar taşının üstüne koyduktan sonra eğilerek toprağı öptü. Ve ağlamaya başladı bir tarafta haykırışlar diğer taraftan ağıtlar yükseliyordu:

Kurban olayım sana oğul!.. Bilmezdim son gidişin bir daha kavuşamayacağım ebedi ayrılığının arefesi olduğunu. Ben öleydim yiğitlerin ardından ağlamak düşmeyeydi darıma, neden bu erken gidişin.

Yakınlarda ol bebeğim yakınlarda. Uzaklar alır seni benden; Uzaklarda saklan gönül deryamda parıldayan yakamoz ışığım, yakınlar ebedi ayrılıkların muştusudur.

Gün aşırı dönüşünü beklerim, dönmemezlikler düşmesin darıma

Ayrılığın sabrını bilmem

Bilirsin perdelenir gözlerim

Yalnızlık mahzeninde sensizliğin mahkumu kılma beni

Ben yalnızlıklara asiyim bunu da bilirsin...

Perakende ölümlerin taciridir ırgat çocuklar. Yüreklerde bestelenen ağıtların ilham pınarıdır ırgat çocuklar.

Gelmeyin umuduna gitmeyin umutsuzluğuna, bunlar ırgat çocuklardır, kirlenmiş dünyanın kirletilmemiş mülteci çiçekleridir, bir tutam sevdanın yüreklerde yeşermesi, toprak ötesi sevdaların bestesidir, karanlık deryalarda parıldayan yakamozlardır ırgat çocuklar.

Ama kararan günler düşer darlarına, kirlenmişlikler akar arklarına ve gölgesiz geceler uzun olur ağıtlar coğrafyasında.

Manidar gözlerden yaşlar dökülür gün aşırı, gözlerden manidar yaşlar akar umutsuz yıllarına. Yüreğiniz bir deste sevgi olsun ve yadigar kılın

AĞITLAR COĞRAFYASININ IRGAT ÇOCUKLARINA.                  Tarık Muzaffer

Geri   Ana Sayfa

                                                              

Hosted by www.Geocities.ws

1