|
SAĞA BAK...
SOLA BAK...
Hayatın ve sözün
renkleri vardır. Heyecanı, aşkı yaşarken; kırmızıyı, özgürlüğü
kucaklarken maviyi iyiye güzele çağırırken insanları beyazı
kullanırız. Ölüm beyazdır ve güzeldir.
İnsan denen canlı
yeryüzüne indiğinden bu yana renkleri cebinde taşımakta..
Kovulduk, siyahı yüklendik... Bu renkleri kullanabildiği taşıyabildiği
oranda “hayatın öznesi” olabilmekte.
Hayatın öznesi
olmak;Bilmektir.Söyleyecek sözü olmaktır.Tarihe yön
vermektir.
Konuşabilmek..Belki
de “berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır” (1)
Ne zaman ki
insanoğlu renkleri kaybetmeye başladı (işte o zaman )özne
olmanın, kul olmanın kategorik değerini hiçe sayarak sağırlaştı;
çalıntı renkleri yüklendi sırtına hayatın nesnesi olmak
gibi bir etiketi, alnında taşımaya hüküm giydi.
Hayatın nesnesi
olan kişi için de bir tanımımız vardır elbet; öğrenilmiş
çaresizlik vak'ası... Kişinin bir işi yapabilecek güç ve
kapasitede olmasına rağmen o işi yapamama, kendini yetersiz
hissetme hali!
Acaba gerçekten
öğrenilmiş mi yoksa öğretilmiş mi bu çaresizlik insanlara?
Kişiler
varolduklarını kanıtlamak için;
Ben buradayım!
Ben üzgünüm!
Ben özgürüm !
Ben seviyorum! türünden
mesajlar (gönderir) send ler diğerlerine
Söz bir silahtır;
varolma savaşında kullanılan. Konuşamamak; esir düşmek, güdükçe
yaşamak....
Bir insanın
duyguları için söyleyecek sözünün olmaması; Bedeni ve ruhu
besleyecek gıdaların gizli olduğu odanın kapısını açacak
anahtarının olmaması demektir.
Aç kalmaktır
Sevdiğini söyleyememektir
Dua edememektir.
'Hayatın nesnesi
'olmak demektir.
İnsan konuşur
ama nerede? İnsan yazar ama nereye?
Sloganlarla yaşayan
bir toplum şu an içerisinde olduğumuz. Her yerde slogan; evde,
okulda, caddede, kütüphanede, barlarda (barakalarda) tribünlerde,
meydanlarda ve tabii ki tuvaletlerde!...
Kahrolsun... Yaşasın...
Psikolojide kullanılan cümle tamamlama testleri gibi... İnsanlara
yönergeler veriliyor. İki kelimesi var, anahtar niyetine, hiç
bir kapıyı aç(a)mayan .
Kahrolsun... Yaşasın...
Boşlukları doldurmanız isteniyor sizden. Başka sözünüz
olmasın kendinizi anlatacak... Mastürbatif bir savaşın paralı
askerleri... Sizlerden başka sözler duymaya tahammülleri yok!
Sizler sadece slogan atın! Ritm tutun! Gırtlaklarınızı yırtarcasına.
Çatlarcasına tekrarlayın sahte ve kısa cümlerinizi, 'nesne '
olun başkalarını hayatında.
Sükut altınmış(!)
meğer... Sizler eline altından bir tahra verilmiş; topuklarını
yontmakla vakit öldüren birer gece bekçisisiniz, ara sıra
sloganlarınız düdük niyetine.
Sizlere hep
susmayı öğrettiler, konuşmayı değil. Tekrar tekrar tekrar...
“Kapatın gözlerinizi ne görüyorsunuz?” Eğitim hayatınız
di mi?.
Tekrar eğer
insanı bir yeniye ,özgün olana götürmüyorsa; menapozvari bir
kısır döngüden ibarettir, fasit bir dairede tek ayak üstünde
beklemektir, bir paket sigara alabilmek için tedavülden kaldırılmış
bir parayla bakkal bakkal dolaşmaktır. Kahrolsun bir tekrardır.
Yaşasın bir tekrardır, mızrağı sislere saplamaktır.
Kendisini düşmanının kelimeleriyle tanımlamaktır. Kendi ömrünü
diğerlerinin var olduğu süreyle sınırlayan bir telakkidir
tekrar edilen şeylerin(!) anatomisi.
Karşı tribün
bağırıyor ;
Yaşasın...
En büyük ...(yan
taraf) Kahrolsun..
Maç bittiği
zaman sizler de biteceksiniz. Federasyon jarganuyla söylemek
gerkirse varoluş liginden küme düşeceksiniz (sözün bu kadar
uzayacağını bilseydim direkt konuya girerdim.yine de geç kalmış
sayılmam hani.)
Sloganların bol
olduğu mekanlardan (!) biri de tuvaletler... İnsanlar
tuvaletlere niçin yazı yazarlar? Tuvalet yazıları (son
tahlilde) bir varoluş kaygısını mı yansıtıyor?
Susturulmuş bir
toplumun, kendi kendine konuşabileceği, “tek kişilik saltanatını”
icra edebileceği bir mekan olduğu için mi? Bir kürsü kabul
ediliyor tuvaletler? (mecburen okuyacaklar di mi)
“Hayat denen büyük
kitabı okuyacaklar, okursa benim küçük notlarımı hayatta var
olurum”(2) hipotezini tatbik etmek için mi bütün bu yazılar...
yoksa hayatın öznesi olmaktan korkulduğu için mi? Cesareti yok
mu bu insanların?
“Dört duvar”
arasında yazılan şiirlerden esinlenerek kendi kronik zindanında
sevdiğine kasideler sıralayan en kıytırık kafiyelerden küfürler
türeten bir yığın aleksitimik (3) vak'a...
Aslı için yandı
kerem, Aslı
için öldü kerem , Aslı
vermedi bi kerem ,
Bir sorun var
dostlar. Bir insan, sebepsiz yere, umumi bir mekanda sesleri çizmez
duvarlara. Her yazı ayrı bir kişilik her yazının ayrı bir
izahı var sebep niyetine... İşte duvarlardan örnekler;
-Arkadaşlar!
Duvarlara yazı yazmanız hiç hoş değil, ayıp oluyor. (Hümanist
misin lan!)
-Kahrolsun.... Yaşasın...
(bir provakatör)
-Eğitim hakkımız
engellenemez (!!!!!!!!! Muteriz bir duruş)
-Ben de senin...
(hişt! allo!!!)
-Yazı yazma
helaya... (bir tuvalet klasiği)
.....
Sit-down trajedi!
Seri ilanlardan
tutun da “Beni ara 05...” muhabbetlerine "dalarım, atlarım
" feryatlarından, gündeme ışık (!) tutacak son
tahlillere yazı dizilerinden bilinçaltının bütün türevlerine
kadar herşeyi bulabilirsiniz tuvalet yazılarında. Örnekler yığınla
varın gerisini siz düşünün.
"Aleksitimik
toplum, sokaklarda bağırmaya korkuyor, tuvalet aralarına sığınıp
kapı arkalarına dile dökemediği herşeyi kusuyor. Arkadaşının
yüzüne söyleyemediğini gidip tuvalet kapısına karalıyor.
Gencecik ömründe bir kez bile olsun gidip bir kıza ilan-ı aşk
edememiş delikanlı hınçla, tuvaletin kapısına organ
resimleri kazıyor. Bir küfür silsilesi yazanların yakın
akrabalarını içine alarak uzayıp gidiyor.
Sokakların yılmış
ve sindirilmiş insanı, üç duvar ve bir kapı arasında haşin
bir ideolog, bir süper erkek oluveriyor"(4)
Bir tuvalet yazısı
der ki; "Söyleyecek sözü olmayan küfreder". Söyleyecek
söz erozyonuna uğramış bir nesil...
Sizleri tanıyorum!
Sohbetlerinizin mecburi (!) tanığıyım yıllardır. Sizlere
nasihat edecek değilim. Davet veya teklif adını siz koyun.. Dünya
zannettiğinizden daha büyük....
Sizleri kavgaya
çağırıyorum.
Birilerini (!)
rahatsız edin !
Haykırın ! yükseltin
sesinizi!
Konuşun,
susturanlara inat!
Sizleri söze,
konuşmaya davet ediyorum.
GELMEMEKTE ISRAR
EDİYORSANIZ EĞER KUSURA BAKMAYIN
SİFONU ÇEKİYORUM!!!!!
Mehmet Çumra
1)İsmet Özel,
Sevgilim Hayat, Erbain Çıdam yayınları 5. baskı İst. 1993
2) O.H.Ö
3)Kemal sayar, hüzün
hastalığı, İz yayıncılık, İstanbul, 1995
Aleksitimi: İlk
kez psikosomatik hastalara özgü olduğu sanılan belirli kişilik
özelliklerini tanımlamak amacıyla ortaya atılmış bir kavram.
Psikosomatik hastalık derken organik yahut fiziksel bir rahatsızlık
olmadığı halde çeşitli ruhsal etkenlere bağlı olarak gelişen
bedensel hastalıkları kastediyoruz.
Bu terimi ilk kez
Sifneos (1972) Yunanca köklerden türeterek kullanıyor.
Yunanca'da a:yok, leksis: söz, thymos: duygu anlamına geliyor. O
halde terimi Türkçeye şu şekilde çevirebiliriz:
"Duygular için
söz yokluğu"
4) a.g.e.
Geri
Ana Sayfa
|