MASAHIRO

Çekik gözleri, katran karasi saçlari ve tek kisilik masasinin basinda küçük bir Buda heykeli gibi donuk, gizemli oturusu hâlâ gözlerimin önünde...

Kimdi bu Masahiro? Japoncanin, Türkçenin de bulundugu Ural-Altay dil ailesine girip girmeyecegini arastirmak görevi ile Türkiye’ye gelmis bir doktora ögrencisiydi.

Dil ve Tarih-Cografya Fakültesinin, o zamanlar yeni yapilmis ek binasindaki kütüphane katinin Türkoloji bölümünde, kendisi gibi küçük masasinin basinda saatler boyu, kimiltisiz o meshur durusu beni çok etkilemisti.Bizler ancak yarim saat, içeride güç bela duruyor, sonra dibi bulanik bir suya basimizi sokmusuz, havasiz kalmisiz gibi kendimizi kütüphaneden disari atiyor, onun masasinin basinda ibadet eder gibi çalistigi zamanlari, biz keyifle, sigara gibi tüttürüyorduk havaya.O, ögle paydosuna kadar Buda durusunu hiç bozmuyor, mukaddes bir kitap imis gibi önündeki kitabin satirlarina gözlerini mihliyor, özene bezene defterine notlar aliyor.

Her gün her seyi ayni. Kar gibi beyaz gömlegi, kül renkli kravati,ütülü elbisesi,topugu iyice erimis ayakkabisi hep yedeksiz, hep bir tane, hep ayni... Onunla bir defa göz göze gelmek için çok ugrastim.Öyle bos bos oturup onu izliyorum.Bir yandan da öykünmeye çalisiyorum ona.Ben de masamdan, kendimi zorlayarak, uzun süre onun gibi kalkmamaya çabaliyorum. Bu benim için çok sikici ve zor oluyor ama, onun çalismasi müthis... Ona imreniyorum, kendimi onunla karsilastirmaktan çekiniyorum... Ne yapsam, ne etsem bos... Eziliyorum, küçülüyorum ve de utaniyorum kendimden...

Bütün cesaretimi topluyorum.Yüzsüzlüge bulduruyorum. Sessizce, sevecenlikle yanina yaklasiyorum. Çalisma ibadetini bozdugum için utanç içinde kizarmis yüzümle özür diliyor, hayranlik, saskinlik arasi öylece yüzüne bakakaliyorum. Elini uzatiyor bana gülerek. Bu eli sikmali mi, öpmeli mi, bilemiyorum. Gözlerinin içiyle, içimin karanlik umutsuzlugunu dagitiveriyor. Adini Türkçe olarak, hem de gayet net anlasilir sekilde, sevimlice söylüyor:

“- Ben Masahiro!...”

Saskinligim ve hayranligim at basi dolu dizgin... Benimle Türkçe konusuyor. Benim dilimi konusuyor.Önünde kutsayip durdugu kitap Uygur Türkçesi konusuyor... Saatine bakiyor. Saat tam öglenin on ikisi. Kütüphanenin ögle arasi. “Hadi beraber öyle yemegine çikalim.” diyor. Sanki yanimda dünya güzeli bir kiz var, Onunla yemege çikiyorum. Ben böyle bir duygu yasamadim ki ... Uçuyorum sanki ... Merdivenler, yürüyen merdiven olmus... Basamaklari inip bitirdigimin farkinda hiç degilim. Ayak üstü karin doyuracak onca yer varken hiçbirine bakmiyor. Ankara’yi benden iyi biliyor gibi beni pesine takmis götürüyor. Yenisehir Pasajinin altina iniyoruz. Atmisli yillar Ankara’sinin tek sahaflar çarsisi. Daliveriyor bir eski kitapçiya. Kasla göz arasi yerdeki kitap yiginlarinin arasinda kayboluyor. Kendinden geçmis, çömeldigi yerden kitap seçiyor. Gözleri isil isil kitaplari tararken. Öylesine mutlu, sevinçli. Koltuguna sigmaz bir deste kitapla çikiyoruz caddeye. “Hani, öyle yemegine çikmistik, unuttun mu?” diyorum gülerek. Elindeki kitaplari gösteriyor, “Iste benim ögle yemegim” diyor ve sikica bir tembih: ”Hanim, yemek parasini kitaba verdigimi duyarsa çok kizar.”

Baska bir gün tuhafima giden bir sey daha oluyor. Yolda giderken birden duruveriyor, ayakkabisinin tekini çikartip eline aliyor, bir çöple asinmis, delinmis ökçeden akide sekeri büyüklügünde bir tas çikartip, yoluna, rahatlamis, hiçbir sey olmamis gibi devam ediyor. Bunu hep yapiyor yanimda. Ona göre para sadece kitap almak için gereklidir, baska gereksinimlerini hiç umursamiyor. Hükümeti müsaade etse bir gecekonduda oturmayi, kara gözlerine vurgun bir eseginin olmasini da çok istiyor. Hatta Japonya’ya esegiyle beraber dönmesine ah bir müsaade etseler, çocuklar gibi sevinecek...

Beni sasirtmaya devam ediyor Masahiro. Söz gelimi bir manavin önünden geçiyoruz. Çatlamis, agiz sulandiran, dis kamastiran narlari görünce bir tanesini dayanamayip eline aliyor, evirip çeviriyor: “Bunun adi ne ? “.”Nar”diyorum bilgiç bilgiç. “Canin çektiyse alalim.” “Yok” diyor, alma israrimi üsteletmiyor. “Sadece adini ögrenmek istemistim.” Her seyi, hep ögrenmek istiyor.Teninin uçuk ve çig beyazligi günese gelmiyor.Gözleri çipil çipil oluyor güneste. Daima gölgeli yerleri gözetiyor. Bir bahçe duvarinin dibinden yürürken basa degecek kadar sarkmis agacin dalina zipliyor, bir yaprak koparmayi basariyor. Bu çocuk afacanligi hosuma gidiyor. Ama o hep ciddi tavirli. Kopardigi yapragi gözüme dayiyor, yol yol incecik damarlari gösteriyor: “Ne denir Türkçede buna ? “ “damar diyorum”... “damar”... O, Kök Türkçe karsiligini söylüyor:”tamar” Evet, ‘tamar’ diyorum...”

Masahiro ‘nun bazen bilgeligi de tutuyor Kizilay’dan sülün sürüsü gibi süzüle süzüle giden, manken bedenlerine manken giysiler geçirmis genç kizlarimizi çaktirmadan göz ucuyla süzüyor ve bana apansiz soruyor:

“- Siz çok zengin bir ülke misiniz?”

“- Yooo... diyorum... iste orta...”

“- Ama,” diyor, “su giyiminiz çok pahali. Benim annem yetmis yasinda, bir lokantada çalisir. Elbisesinin kolu yamali.”

Bilgeligini daha da ileri götürüyor: “Siz Türkler Asyali’siniz, Asyaliliginizi bilin!” Yani haddinizi bilin der gibi bir buyrultu cümlesiyle beni sessizlige gömüyor.

Artik onu her gün biraz daha iyi tanimaya çalisiyorum. Bir kitap gibi sayfa sayfa, altini çize çize okuyorum. Bir bilmece gibi harf harf çözmek istiyorum. Ama bir türlü basaramiyorum iste. Efsanelesmis Japon mucizesini yaratanlardan, robotlasmis bir insan gözüyle bakar oldum artik ona... Evet... evet... o dakik ve mekanik bir robottan baska bir sey degil. Çünkü her seyi ölçülü, biçili. “Gezmek”, “eglenmek”, “dinlenmek”, “yatmak”, “yemek-içmek”, elinden ve dilinden hiç düsürmedigi Japonca sözlügünden sildigi sözcükler... Allah’im, bu Masahiro niye benim gibi degil? Daha dogrusu ben niçin onun gibi olamiyorum?. Aylaklik bende... tembellik bende... hantallik, miskinlik bende... Güya Türkoloji bölümü ögrencisiyim. Içimde bölümüme karsi buz tutmus tabakayi niye kiramiyorum? Ben de onun gibi geceleri rüyamda “Mogolca” niye sayiklayamiyorum? Kaç bin yillik kök Türkçe’me niye küskünüm?

Masahiro artik sadece sasirtmiyor, beni iyiden iyiye bunaltiyor. Bu insan olamaz, diyorum. Duygu dünyasi zifiri kapkaranlik. Bir duygu isiltisi, bir duygu kirpintisi bile yok. Böyle yasamak mi olur?...

Oh... çok sükür... nihayet... Evet,nihayet onu bir vitrine, hem de bir oyuncakçi magazasinin vitrinine bakip dururken yakaladim. Keyfime diyecek yok. Yanina yaklastim. Elimi omuzuna atip kendime çekmek, kucaklamak, “Sen de bizdenmissin Masahiro !” diye haykirmak geçti içimden. Içimi gidiklayan dürtünün azgin sevinciyle sordum: “Hayrola, dedim,böyle dalmis neye bakiyorsun? Hemen cevap vermek istemedi çocuk gibi mahzunlasti. “Bunlar, bizim Japonya’dan gelme oyuncaklar.” “Iyi ya dedim, ne var ki bunlarda?. Büsbütün masumlasti. “Ben 1945’te dogdum. O boylari uzun, ama kafalari delik Amerikalilar, biz Japonlarin kafasina, üst üste iki atom bombasi attilar. Japonya’yi cehenneme çevirdiler. Ben bu cehennemde dogdum. Oyuncaksiz büyüdüm. Iste ne zaman böyle bir oyuncak görsem ilgisiz kalamam. Oyuncaksiz çocuklugumu hatirlarim.”

Ben de ayni yilda dogmustum. Parali, pahali oyuncaklarim benim de olmadi hiç. Ama evimizdeki her sey benim ve kardeslerimin oyuncagiydi. Çocuklugum dogal ortamlarda, agiz tadiyla, çerden çöpten uyduruk oyuncaklarla, doya doya, kana kana, güle güle geçmisti.

Oyuncaksiz büyüyen Masahiro, birden bire gözümde yüregi ile yasayan, aci çeken insan oldu. Içim burkuldu. “Insallah çocugun olur, onunla bol bol oyuncaklarla oynarsin.” dedim. Güldü .

O gün... evet... O gün....Türkoloji kütüphanesinde, o küçücük masasinin bos oldugunu görünce sasirmadim, hayretler içinde donup kaldim. O benim mekanik, dakik Masahiro’m yerinde yoktu. Aklima türlü ve kötü seyler geldi. Dört aydir burdaydi. Japonya’ya ani bir kararla dönmüs de olabilir dedim. Keske bir adresini filan almis olsaydim. Ben böyle kendi kendime deprenip dururken, hanimi çika geldi kütüphaneye. Çiti piti, oldukça tatli bir Japon güzeli. Ilk defa görüyorum.

“- Ben Atsuko... Masahiro gelemeyecek, çünkü o çok hasta!...” dedi.

Masahiro hasta... olacak sey degil... Atsuko ile hemen hastanenin yolunu tuttuk. Çiçekçiden aldigim, adini bilmedigim bir top çiçekle Masahiro’nun odasina daldik. Sapsari idi Masahiro. Sarilik olmustu. Gözlerinin aki bile aci bir sariliktaydi. Beni ve elimdeki çiçegi görünce gözleri yasardi. Duygularini çelikten sandigim Masahiro agliyordu. Yanina iyice yaklastim, elini tuttum. “Geçmis olsun... korkma, iyilesirsin insallah...” dedim.

“Korkmuyorum”, dedi. “Simdi Japonya’dan, anamdan, kardeslerimden çok uzaktayim... belki buralarda ölebilirim de... Ama ölecegim diye korkmuyorum. Ben daha yirmi bes yasindayim. Ben bu yasta ölürsem Alman Türkologlari A. Von Gabain, Bang gibi eserler veremeden ... Japonca ile Türkçenin akrabaligini ispat edemeden... dünyadan çekip gidersem, iste o zaman ölümden ve ölmekten korkarim...”

Çok etkilenmistim. Masahiro karsimda idealist bir Japondu. Kendisini adadigi yüce bir ülküsü vardi. Ülkesine borcunu ödemeden ve ülküsünü gerçeklestirmeden ölürüm diye korkuyordu.

Onun bu kahramanligi karsisinda ben bir Türk genci olarak kahroldum. O, benim ülkeme, binlerce kilometre uzakta bulunan ülkesinden, Türkoloji için yani Türklük bilgisi için, Türkçem için, kültürümüzü kökünden kucaklayip bütün dünyaya tanitmak için gelmisti.

Masahiro’nun benden biricik bir dilegi vardi. Vasiyet sözleri gibi tane tane, pekistire pekistire aglamakli bir halde dedi ki:

“- Al bu teybi.(Teyp dedigi küçük el teybi degil, omuzuna astigi çantasinda daima yaninda tasidigi koca sapli, agirca bir teyp) Ankara’nin gecekondularini dolas... Erzurum, Kars, Urfa, Sivas, Yozgat, Diyarbakir, Antep, Maras’tan, Anadolu’nun dört yanindan gelmis insanlari bul, onlari konustur... Masallarini, destanlarini, söylencelerini, türkülerini, agitlarini söylesinler... anlatsinlar...

“- Anlatmazlarsa veya ben bu isi beceremezsem?...” diyecek oldum, vaz geçtim... Astim teybi omuzuma... Düstüm gecekondu yollarina... Kaderleri türküleri gibi yanik, soguk kovuklarda kivrilip kivrilip yatan insaat isçilerine de yalvardim... Allah rizasi için... Masahiro’m için... Türkçem için, Türkiye’m için sadaka niyetine...
Anadolu’m, bana kendini anlat!...

Ahmet Yüzeroglu

MASAHIRO

Çekik gözleri, katran karasi saçlari ve tek kisilik masasinin basinda küçük bir Buda heykeli gibi donuk, gizemli oturusu hâlâ gözlerimin önünde...

Kimdi bu Masahiro? Japoncanin, Türkçenin de bulundugu Ural-Altay dil ailesine girip girmeyecegini arastirmak görevi ile Türkiye’ye gelmis bir doktora ögrencisiydi.

Dil ve Tarih-Cografya Fakültesinin, o zamanlar yeni yapilmis ek binasindaki kütüphane katinin Türkoloji bölümünde, kendisi gibi küçük masasinin basinda saatler boyu, kimiltisiz o meshur durusu beni çok etkilemisti.Bizler ancak yarim saat, içeride güç bela duruyor, sonra dibi bulanik bir suya basimizi sokmusuz, havasiz kalmisiz gibi kendimizi kütüphaneden disari atiyor, onun masasinin basinda ibadet eder gibi çalistigi zamanlari, biz keyifle, sigara gibi tüttürüyorduk havaya.O, ögle paydosuna kadar Buda durusunu hiç bozmuyor, mukaddes bir kitap imis gibi önündeki kitabin satirlarina gözlerini mihliyor, özene bezene defterine notlar aliyor.

Her gün her seyi ayni. Kar gibi beyaz gömlegi, kül renkli kravati,ütülü elbisesi,topugu iyice erimis ayakkabisi hep yedeksiz, hep bir tane, hep ayni... Onunla bir defa göz göze gelmek için çok ugrastim.Öyle bos bos oturup onu izliyorum.Bir yandan da öykünmeye çalisiyorum ona.Ben de masamdan, kendimi zorlayarak, uzun süre onun gibi kalkmamaya çabaliyorum. Bu benim için çok sikici ve zor oluyor ama, onun çalismasi müthis... Ona imreniyorum, kendimi onunla karsilastirmaktan çekiniyorum... Ne yapsam, ne etsem bos... Eziliyorum, küçülüyorum ve de utaniyorum kendimden...

Bütün cesaretimi topluyorum.Yüzsüzlüge bulduruyorum. Sessizce, sevecenlikle yanina yaklasiyorum. Çalisma ibadetini bozdugum için utanç içinde kizarmis yüzümle özür diliyor, hayranlik, saskinlik arasi öylece yüzüne bakakaliyorum. Elini uzatiyor bana gülerek. Bu eli sikmali mi, öpmeli mi, bilemiyorum. Gözlerinin içiyle, içimin karanlik umutsuzlugunu dagitiveriyor. Adini Türkçe olarak, hem de gayet net anlasilir sekilde, sevimlice söylüyor:

“- Ben Masahiro!...”

Saskinligim ve hayranligim at basi dolu dizgin... Benimle Türkçe konusuyor. Benim dilimi konusuyor.Önünde kutsayip durdugu kitap Uygur Türkçesi konusuyor... Saatine bakiyor. Saat tam öglenin on ikisi. Kütüphanenin ögle arasi. “Hadi beraber öyle yemegine çikalim.” diyor. Sanki yanimda dünya güzeli bir kiz var, Onunla yemege çikiyorum. Ben böyle bir duygu yasamadim ki ... Uçuyorum sanki ... Merdivenler, yürüyen merdiven olmus... Basamaklari inip bitirdigimin farkinda hiç degilim. Ayak üstü karin doyuracak onca yer varken hiçbirine bakmiyor. Ankara’yi benden iyi biliyor gibi beni pesine takmis götürüyor. Yenisehir Pasajinin altina iniyoruz. Atmisli yillar Ankara’sinin tek sahaflar çarsisi. Daliveriyor bir eski kitapçiya. Kasla göz arasi yerdeki kitap yiginlarinin arasinda kayboluyor. Kendinden geçmis, çömeldigi yerden kitap seçiyor. Gözleri isil isil kitaplari tararken. Öylesine mutlu, sevinçli. Koltuguna sigmaz bir deste kitapla çikiyoruz caddeye. “Hani, öyle yemegine çikmistik, unuttun mu?” diyorum gülerek. Elindeki kitaplari gösteriyor, “Iste benim ögle yemegim” diyor ve sikica bir tembih: ”Hanim, yemek parasini kitaba verdigimi duyarsa çok kizar.”

Baska bir gün tuhafima giden bir sey daha oluyor. Yolda giderken birden duruveriyor, ayakkabisinin tekini çikartip eline aliyor, bir çöple asinmis, delinmis ökçeden akide sekeri büyüklügünde bir tas çikartip, yoluna, rahatlamis, hiçbir sey olmamis gibi devam ediyor. Bunu hep yapiyor yanimda. Ona göre para sadece kitap almak için gereklidir, baska gereksinimlerini hiç umursamiyor. Hükümeti müsaade etse bir gecekonduda oturmayi, kara gözlerine vurgun bir eseginin olmasini da çok istiyor. Hatta Japonya’ya esegiyle beraber dönmesine ah bir müsaade etseler, çocuklar gibi sevinecek...

Beni sasirtmaya devam ediyor Masahiro. Söz gelimi bir manavin önünden geçiyoruz. Çatlamis, agiz sulandiran, dis kamastiran narlari görünce bir tanesini dayanamayip eline aliyor, evirip çeviriyor: “Bunun adi ne ? “.”Nar”diyorum bilgiç bilgiç. “Canin çektiyse alalim.” “Yok” diyor, alma israrimi üsteletmiyor. “Sadece adini ögrenmek istemistim.” Her seyi, hep ögrenmek istiyor.Teninin uçuk ve çig beyazligi günese gelmiyor.Gözleri çipil çipil oluyor güneste. Daima gölgeli yerleri gözetiyor. Bir bahçe duvarinin dibinden yürürken basa degecek kadar sarkmis agacin dalina zipliyor, bir yaprak koparmayi basariyor. Bu çocuk afacanligi hosuma gidiyor. Ama o hep ciddi tavirli. Kopardigi yapragi gözüme dayiyor, yol yol incecik damarlari gösteriyor: “Ne denir Türkçede buna ? “ “damar diyorum”... “damar”... O, Kök Türkçe karsiligini söylüyor:”tamar” Evet, ‘tamar’ diyorum...”

Masahiro ‘nun bazen bilgeligi de tutuyor Kizilay’dan sülün sürüsü gibi süzüle süzüle giden, manken bedenlerine manken giysiler geçirmis genç kizlarimizi çaktirmadan göz ucuyla süzüyor ve bana apansiz soruyor:

“- Siz çok zengin bir ülke misiniz?”

“- Yooo... diyorum... iste orta...”

“- Ama,” diyor, “su giyiminiz çok pahali. Benim annem yetmis yasinda, bir lokantada çalisir. Elbisesinin kolu yamali.”

Bilgeligini daha da ileri götürüyor: “Siz Türkler Asyali’siniz, Asyaliliginizi bilin!” Yani haddinizi bilin der gibi bir buyrultu cümlesiyle beni sessizlige gömüyor.

Artik onu her gün biraz daha iyi tanimaya çalisiyorum. Bir kitap gibi sayfa sayfa, altini çize çize okuyorum. Bir bilmece gibi harf harf çözmek istiyorum. Ama bir türlü basaramiyorum iste. Efsanelesmis Japon mucizesini yaratanlardan, robotlasmis bir insan gözüyle bakar oldum artik ona... Evet... evet... o dakik ve mekanik bir robottan baska bir sey degil. Çünkü her seyi ölçülü, biçili. “Gezmek”, “eglenmek”, “dinlenmek”, “yatmak”, “yemek-içmek”, elinden ve dilinden hiç düsürmedigi Japonca sözlügünden sildigi sözcükler... Allah’im, bu Masahiro niye benim gibi degil? Daha dogrusu ben niçin onun gibi olamiyorum?. Aylaklik bende... tembellik bende... hantallik, miskinlik bende... Güya Türkoloji bölümü ögrencisiyim. Içimde bölümüme karsi buz tutmus tabakayi niye kiramiyorum? Ben de onun gibi geceleri rüyamda “Mogolca” niye sayiklayamiyorum? Kaç bin yillik kök Türkçe’me niye küskünüm?

Masahiro artik sadece sasirtmiyor, beni iyiden iyiye bunaltiyor. Bu insan olamaz, diyorum. Duygu dünyasi zifiri kapkaranlik. Bir duygu isiltisi, bir duygu kirpintisi bile yok. Böyle yasamak mi olur?...

Oh... çok sükür... nihayet... Evet,nihayet onu bir vitrine, hem de bir oyuncakçi magazasinin vitrinine bakip dururken yakaladim. Keyfime diyecek yok. Yanina yaklastim. Elimi omuzuna atip kendime çekmek, kucaklamak, “Sen de bizdenmissin Masahiro !” diye haykirmak geçti içimden. Içimi gidiklayan dürtünün azgin sevinciyle sordum: “Hayrola, dedim,böyle dalmis neye bakiyorsun? Hemen cevap vermek istemedi çocuk gibi mahzunlasti. “Bunlar, bizim Japonya’dan gelme oyuncaklar.” “Iyi ya dedim, ne var ki bunlarda?. Büsbütün masumlasti. “Ben 1945’te dogdum. O boylari uzun, ama kafalari delik Amerikalilar, biz Japonlarin kafasina, üst üste iki atom bombasi attilar. Japonya’yi cehenneme çevirdiler. Ben bu cehennemde dogdum. Oyuncaksiz büyüdüm. Iste ne zaman böyle bir oyuncak görsem ilgisiz kalamam. Oyuncaksiz çocuklugumu hatirlarim.”

Ben de ayni yilda dogmustum. Parali, pahali oyuncaklarim benim de olmadi hiç. Ama evimizdeki her sey benim ve kardeslerimin oyuncagiydi. Çocuklugum dogal ortamlarda, agiz tadiyla, çerden çöpten uyduruk oyuncaklarla, doya doya, kana kana, güle güle geçmisti.

Oyuncaksiz büyüyen Masahiro, birden bire gözümde yüregi ile yasayan, aci çeken insan oldu. Içim burkuldu. “Insallah çocugun olur, onunla bol bol oyuncaklarla oynarsin.” dedim. Güldü .

O gün... evet... O gün....Türkoloji kütüphanesinde, o küçücük masasinin bos oldugunu görünce sasirmadim, hayretler içinde donup kaldim. O benim mekanik, dakik Masahiro’m yerinde yoktu. Aklima türlü ve kötü seyler geldi. Dört aydir burdaydi. Japonya’ya ani bir kararla dönmüs de olabilir dedim. Keske bir adresini filan almis olsaydim. Ben böyle kendi kendime deprenip dururken, hanimi çika geldi kütüphaneye. Çiti piti, oldukça tatli bir Japon güzeli. Ilk defa görüyorum.

“- Ben Atsuko... Masahiro gelemeyecek, çünkü o çok hasta!...” dedi.

Masahiro hasta... olacak sey degil... Atsuko ile hemen hastanenin yolunu tuttuk. Çiçekçiden aldigim, adini bilmedigim bir top çiçekle Masahiro’nun odasina daldik. Sapsari idi Masahiro. Sarilik olmustu. Gözlerinin aki bile aci bir sariliktaydi. Beni ve elimdeki çiçegi görünce gözleri yasardi. Duygularini çelikten sandigim Masahiro agliyordu. Yanina iyice yaklastim, elini tuttum. “Geçmis olsun... korkma, iyilesirsin insallah...” dedim.

“Korkmuyorum”, dedi. “Simdi Japonya’dan, anamdan, kardeslerimden çok uzaktayim... belki buralarda ölebilirim de... Ama ölecegim diye korkmuyorum. Ben daha yirmi bes yasindayim. Ben bu yasta ölürsem Alman Türkologlari A. Von Gabain, Bang gibi eserler veremeden ... Japonca ile Türkçenin akrabaligini ispat edemeden... dünyadan çekip gidersem, iste o zaman ölümden ve ölmekten korkarim...”

Çok etkilenmistim. Masahiro karsimda idealist bir Japondu. Kendisini adadigi yüce bir ülküsü vardi. Ülkesine borcunu ödemeden ve ülküsünü gerçeklestirmeden ölürüm diye korkuyordu.

Onun bu kahramanligi karsisinda ben bir Türk genci olarak kahroldum. O, benim ülkeme, binlerce kilometre uzakta bulunan ülkesinden, Türkoloji için yani Türklük bilgisi için, Türkçem için, kültürümüzü kökünden kucaklayip bütün dünyaya tanitmak için gelmisti.

Masahiro’nun benden biricik bir dilegi vardi. Vasiyet sözleri gibi tane tane, pekistire pekistire aglamakli bir halde dedi ki:

“- Al bu teybi.(Teyp dedigi küçük el teybi degil, omuzuna astigi çantasinda daima yaninda tasidigi koca sapli, agirca bir teyp) Ankara’nin gecekondularini dolas... Erzurum, Kars, Urfa, Sivas, Yozgat, Diyarbakir, Antep, Maras’tan, Anadolu’nun dört yanindan gelmis insanlari bul, onlari konustur... Masallarini, destanlarini, söylencelerini, türkülerini, agitlarini söylesinler... anlatsinlar...

“- Anlatmazlarsa veya ben bu isi beceremezsem?...” diyecek oldum, vaz geçtim... Astim teybi omuzuma... Düstüm gecekondu yollarina... Kaderleri türküleri gibi yanik, soguk kovuklarda kivrilip kivrilip yatan insaat isçilerine de yalvardim... Allah rizasi için... Masahiro’m için... Türkçem için, Türkiye’m için sadaka niyetine...
Anadolu’m, bana kendini anlat!...

Ahmet Yüzeroglu

Hosted by www.Geocities.ws

1