|
MASAHIRO |
MASAHIRO
Çekik gözleri, katran karasi saçlari ve tek kisilik masasinin
basinda küçük bir Buda heykeli gibi donuk, gizemli oturusu hâlâ gözlerimin
önünde...
Kimdi bu Masahiro? Japoncanin, Türkçenin de bulundugu
Ural-Altay dil ailesine girip girmeyecegini arastirmak görevi ile Türkiyeye
gelmis bir doktora ögrencisiydi.
Dil ve Tarih-Cografya Fakültesinin, o
zamanlar yeni yapilmis ek binasindaki kütüphane katinin Türkoloji bölümünde,
kendisi gibi küçük masasinin basinda saatler boyu, kimiltisiz o meshur durusu
beni çok etkilemisti.Bizler ancak yarim saat, içeride güç bela duruyor, sonra
dibi bulanik bir suya basimizi sokmusuz, havasiz kalmisiz gibi kendimizi
kütüphaneden disari atiyor, onun masasinin basinda ibadet eder gibi çalistigi
zamanlari, biz keyifle, sigara gibi tüttürüyorduk havaya.O, ögle paydosuna kadar
Buda durusunu hiç bozmuyor, mukaddes bir kitap imis gibi önündeki kitabin
satirlarina gözlerini mihliyor, özene bezene defterine notlar aliyor.
Her gün her seyi ayni. Kar gibi beyaz gömlegi, kül renkli kravati,ütülü
elbisesi,topugu iyice erimis ayakkabisi hep yedeksiz, hep bir tane, hep ayni...
Onunla bir defa göz göze gelmek için çok ugrastim.Öyle bos bos oturup onu
izliyorum.Bir yandan da öykünmeye çalisiyorum ona.Ben de masamdan, kendimi
zorlayarak, uzun süre onun gibi kalkmamaya çabaliyorum. Bu benim için çok sikici
ve zor oluyor ama, onun çalismasi müthis... Ona imreniyorum, kendimi onunla
karsilastirmaktan çekiniyorum... Ne yapsam, ne etsem bos... Eziliyorum,
küçülüyorum ve de utaniyorum kendimden...
Bütün cesaretimi
topluyorum.Yüzsüzlüge bulduruyorum. Sessizce, sevecenlikle yanina yaklasiyorum.
Çalisma ibadetini bozdugum için utanç içinde kizarmis yüzümle özür diliyor,
hayranlik, saskinlik arasi öylece yüzüne bakakaliyorum. Elini uzatiyor bana
gülerek. Bu eli sikmali mi, öpmeli mi, bilemiyorum. Gözlerinin içiyle, içimin
karanlik umutsuzlugunu dagitiveriyor. Adini Türkçe olarak, hem de gayet net
anlasilir sekilde, sevimlice söylüyor:
- Ben Masahiro!...
Saskinligim ve hayranligim at basi dolu dizgin... Benimle Türkçe
konusuyor. Benim dilimi konusuyor.Önünde kutsayip durdugu kitap Uygur Türkçesi
konusuyor... Saatine bakiyor. Saat tam öglenin on ikisi. Kütüphanenin ögle
arasi. Hadi beraber öyle yemegine çikalim. diyor. Sanki yanimda dünya güzeli
bir kiz var, Onunla yemege çikiyorum. Ben böyle bir duygu yasamadim ki ...
Uçuyorum sanki ... Merdivenler, yürüyen merdiven olmus... Basamaklari inip
bitirdigimin farkinda hiç degilim. Ayak üstü karin doyuracak onca yer varken
hiçbirine bakmiyor. Ankarayi benden iyi biliyor gibi beni pesine takmis
götürüyor. Yenisehir Pasajinin altina iniyoruz. Atmisli yillar Ankarasinin tek
sahaflar çarsisi. Daliveriyor bir eski kitapçiya. Kasla göz arasi yerdeki kitap
yiginlarinin arasinda kayboluyor. Kendinden geçmis, çömeldigi yerden kitap
seçiyor. Gözleri isil isil kitaplari tararken. Öylesine mutlu, sevinçli.
Koltuguna sigmaz bir deste kitapla çikiyoruz caddeye. Hani, öyle yemegine
çikmistik, unuttun mu? diyorum gülerek. Elindeki kitaplari gösteriyor, Iste
benim ögle yemegim diyor ve sikica bir tembih: Hanim, yemek parasini kitaba
verdigimi duyarsa çok kizar.
Baska bir gün tuhafima giden bir sey daha
oluyor. Yolda giderken birden duruveriyor, ayakkabisinin tekini çikartip eline
aliyor, bir çöple asinmis, delinmis ökçeden akide sekeri büyüklügünde bir tas
çikartip, yoluna, rahatlamis, hiçbir sey olmamis gibi devam ediyor. Bunu hep
yapiyor yanimda. Ona göre para sadece kitap almak için gereklidir, baska
gereksinimlerini hiç umursamiyor. Hükümeti müsaade etse bir gecekonduda
oturmayi, kara gözlerine vurgun bir eseginin olmasini da çok istiyor. Hatta
Japonyaya esegiyle beraber dönmesine ah bir müsaade etseler, çocuklar gibi
sevinecek...
Beni sasirtmaya devam ediyor Masahiro. Söz gelimi bir
manavin önünden geçiyoruz. Çatlamis, agiz sulandiran, dis kamastiran narlari
görünce bir tanesini dayanamayip eline aliyor, evirip çeviriyor: Bunun adi ne ?
.Nardiyorum bilgiç bilgiç. Canin çektiyse alalim. Yok diyor, alma
israrimi üsteletmiyor. Sadece adini ögrenmek istemistim. Her seyi, hep
ögrenmek istiyor.Teninin uçuk ve çig beyazligi günese gelmiyor.Gözleri çipil
çipil oluyor güneste. Daima gölgeli yerleri gözetiyor. Bir bahçe duvarinin
dibinden yürürken basa degecek kadar sarkmis agacin dalina zipliyor, bir yaprak
koparmayi basariyor. Bu çocuk afacanligi hosuma gidiyor. Ama o hep ciddi
tavirli. Kopardigi yapragi gözüme dayiyor, yol yol incecik damarlari gösteriyor:
Ne denir Türkçede buna ? damar diyorum... damar... O, Kök Türkçe
karsiligini söylüyor:tamar Evet, tamar diyorum...
Masahiro nun
bazen bilgeligi de tutuyor Kizilaydan sülün sürüsü gibi süzüle süzüle giden,
manken bedenlerine manken giysiler geçirmis genç kizlarimizi çaktirmadan göz
ucuyla süzüyor ve bana apansiz soruyor:
- Siz çok zengin bir ülke
misiniz?
- Yooo... diyorum... iste orta...
- Ama, diyor, su
giyiminiz çok pahali. Benim annem yetmis yasinda, bir lokantada çalisir.
Elbisesinin kolu yamali.
Bilgeligini daha da ileri götürüyor: Siz
Türkler Asyalisiniz, Asyaliliginizi bilin! Yani haddinizi bilin der gibi bir
buyrultu cümlesiyle beni sessizlige gömüyor.
Artik onu her gün biraz
daha iyi tanimaya çalisiyorum. Bir kitap gibi sayfa sayfa, altini çize çize
okuyorum. Bir bilmece gibi harf harf çözmek istiyorum. Ama bir türlü
basaramiyorum iste. Efsanelesmis Japon mucizesini yaratanlardan, robotlasmis bir
insan gözüyle bakar oldum artik ona... Evet... evet... o dakik ve mekanik bir
robottan baska bir sey degil. Çünkü her seyi ölçülü, biçili. Gezmek,
eglenmek, dinlenmek, yatmak, yemek-içmek, elinden ve dilinden hiç
düsürmedigi Japonca sözlügünden sildigi sözcükler... Allahim, bu Masahiro niye
benim gibi degil? Daha dogrusu ben niçin onun gibi olamiyorum?. Aylaklik
bende... tembellik bende... hantallik, miskinlik bende... Güya Türkoloji bölümü
ögrencisiyim. Içimde bölümüme karsi buz tutmus tabakayi niye kiramiyorum? Ben de
onun gibi geceleri rüyamda Mogolca niye sayiklayamiyorum? Kaç bin yillik kök
Türkçeme niye küskünüm?
Masahiro artik sadece sasirtmiyor, beni iyiden
iyiye bunaltiyor. Bu insan olamaz, diyorum. Duygu dünyasi zifiri kapkaranlik.
Bir duygu isiltisi, bir duygu kirpintisi bile yok. Böyle yasamak mi olur?...
Oh... çok sükür... nihayet... Evet,nihayet onu bir vitrine, hem de bir
oyuncakçi magazasinin vitrinine bakip dururken yakaladim. Keyfime diyecek yok.
Yanina yaklastim. Elimi omuzuna atip kendime çekmek, kucaklamak, Sen de
bizdenmissin Masahiro ! diye haykirmak geçti içimden. Içimi gidiklayan dürtünün
azgin sevinciyle sordum: Hayrola, dedim,böyle dalmis neye bakiyorsun? Hemen
cevap vermek istemedi çocuk gibi mahzunlasti. Bunlar, bizim Japonyadan gelme
oyuncaklar. Iyi ya dedim, ne var ki bunlarda?. Büsbütün masumlasti. Ben
1945te dogdum. O boylari uzun, ama kafalari delik Amerikalilar, biz Japonlarin
kafasina, üst üste iki atom bombasi attilar. Japonyayi cehenneme çevirdiler.
Ben bu cehennemde dogdum. Oyuncaksiz büyüdüm. Iste ne zaman böyle bir oyuncak
görsem ilgisiz kalamam. Oyuncaksiz çocuklugumu hatirlarim.
Ben de ayni
yilda dogmustum. Parali, pahali oyuncaklarim benim de olmadi hiç. Ama evimizdeki
her sey benim ve kardeslerimin oyuncagiydi. Çocuklugum dogal ortamlarda, agiz
tadiyla, çerden çöpten uyduruk oyuncaklarla, doya doya, kana kana, güle güle
geçmisti.
Oyuncaksiz büyüyen Masahiro, birden bire gözümde yüregi ile
yasayan, aci çeken insan oldu. Içim burkuldu. Insallah çocugun olur, onunla bol
bol oyuncaklarla oynarsin. dedim. Güldü .
O gün... evet... O
gün....Türkoloji kütüphanesinde, o küçücük masasinin bos oldugunu görünce
sasirmadim, hayretler içinde donup kaldim. O benim mekanik, dakik Masahirom
yerinde yoktu. Aklima türlü ve kötü seyler geldi. Dört aydir burdaydi.
Japonyaya ani bir kararla dönmüs de olabilir dedim. Keske bir adresini filan
almis olsaydim. Ben böyle kendi kendime deprenip dururken, hanimi çika geldi
kütüphaneye. Çiti piti, oldukça tatli bir Japon güzeli. Ilk defa
görüyorum.
- Ben Atsuko... Masahiro gelemeyecek, çünkü o çok hasta!...
dedi.
Masahiro hasta... olacak sey degil... Atsuko ile hemen hastanenin
yolunu tuttuk. Çiçekçiden aldigim, adini bilmedigim bir top çiçekle Masahironun
odasina daldik. Sapsari idi Masahiro. Sarilik olmustu. Gözlerinin aki bile aci
bir sariliktaydi. Beni ve elimdeki çiçegi görünce gözleri yasardi. Duygularini
çelikten sandigim Masahiro agliyordu. Yanina iyice yaklastim, elini tuttum.
Geçmis olsun... korkma, iyilesirsin insallah... dedim.
Korkmuyorum,
dedi. Simdi Japonyadan, anamdan, kardeslerimden çok uzaktayim... belki
buralarda ölebilirim de... Ama ölecegim diye korkmuyorum. Ben daha yirmi bes
yasindayim. Ben bu yasta ölürsem Alman Türkologlari A. Von Gabain, Bang gibi
eserler veremeden ... Japonca ile Türkçenin akrabaligini ispat edemeden...
dünyadan çekip gidersem, iste o zaman ölümden ve ölmekten
korkarim...
Çok etkilenmistim. Masahiro karsimda idealist bir Japondu.
Kendisini adadigi yüce bir ülküsü vardi. Ülkesine borcunu ödemeden ve ülküsünü
gerçeklestirmeden ölürüm diye korkuyordu.
Onun bu kahramanligi karsisinda
ben bir Türk genci olarak kahroldum. O, benim ülkeme, binlerce kilometre uzakta
bulunan ülkesinden, Türkoloji için yani Türklük bilgisi için, Türkçem için,
kültürümüzü kökünden kucaklayip bütün dünyaya tanitmak için gelmisti.
Masahironun benden biricik bir dilegi vardi. Vasiyet sözleri gibi tane
tane, pekistire pekistire aglamakli bir halde dedi ki:
- Al bu
teybi.(Teyp dedigi küçük el teybi degil, omuzuna astigi çantasinda daima yaninda
tasidigi koca sapli, agirca bir teyp) Ankaranin gecekondularini dolas...
Erzurum, Kars, Urfa, Sivas, Yozgat, Diyarbakir, Antep, Marastan, Anadolunun
dört yanindan gelmis insanlari bul, onlari konustur... Masallarini,
destanlarini, söylencelerini, türkülerini, agitlarini söylesinler...
anlatsinlar...
- Anlatmazlarsa veya ben bu isi beceremezsem?... diyecek
oldum, vaz geçtim... Astim teybi omuzuma... Düstüm gecekondu yollarina...
Kaderleri türküleri gibi yanik, soguk kovuklarda kivrilip kivrilip yatan insaat
isçilerine de yalvardim... Allah rizasi için... Masahirom için... Türkçem için,
Türkiyem için sadaka niyetine...
Anadolum, bana kendini anlat!...
Ahmet Yüzeroglu