DOGRU SEÇIM: EGRI
SENAI DEMIRCI
Insan eseri düz ve köseli tasarimlari
bir yana
birakirsak, kâinatta hersey
egri, kösesiz ve yuvarlaktir.
Peki,
neden böyledir?
Ve atomalti âlemlerden
galaksilere uzanan bu
'egri'lik
neler söylemektedir bize?
Bir safak vakti... Günes
ufuktan kocaman sari bir portakal gibi yükseliyor.
Yürüyorsunuz.
Ayaklarinizin altinda islak kumlar oynasiyor. Kulaginizda,
gidip gelen dalga
sesleri. Uçsuz-bucaksiz bir denizin kiyisinda, dudaginizda
taze bir tebessüm,
ufku seyrediyorsunuz. Gökkubbenin denizle kucaklastigi
ince uzun çizgide
renkler dansediyor. Yüzünüze günün ilk isiklari vururken,
dalgalardan
siçrayan damlaciklar alniniza serin öpücükler konduruyor.
Yüzünüzde ilik
yagmur damlalarini hissediyorsunuz. Bulutlar agir agir sahile
dogru kayiyor.
Yagmur damlalari denizin tuzlu suyuyla karisip saçlarinizdan
asagi, kasinizi
ve kirpiklerinizi islatip omuzunuza dogru süzülüyor. Denize
dogru birkaç adim
daha atiyorsunuz. Deniz teninize dokunuyor; kipir kipir.
Köpüklü sulari
avuçluyorsunuz; her damlada yeni günün ilk isiklari
parmaklarinizin arasindan
dökülüyor. Essiz bir âni yasadiginizin
farkindasiniz. Biliyorsunuz ki, bu ân
bir daha tekrarlanmayacak, bu âni
farkettiginiz ânda, yerine bir baska ân
geldi bile. Tipki avuçlarinizdan
dökülen sular gibi ânlar dökülüveriyor
ömrünüzden. Günes deniz üzerinde
biraz daha yükselirken, yeryüzünde bir
sabahin daha tamamlandigini
biliyorsunuz. Günesin karsi ufukta yine bir kizil
hülya olup batmaya
duracagi âna kadar yeni bir gün içindesiniz. Zaman geri
dönüssüz biçimde
akiyor. Ama yine de her gün 'sabah'lar, 'ögle'ler,
'ikindi'ler, 'aksam'lar
tekrarlaniyor; biliyorsunuz. Tostoparlak günesin
bugün de dogudan batiya
dogru seferinde gökyüzünde çizecegi egri rotayi da
asagi yukari tahmin
ediyorsunuz. Egilip bir avuç kum aliyorsunuz
avuçlariniza. Saçlariniz
rüzgârda uçusuyor. Sirtinizi denize dönüyorsunuz.
Uzaktaki dag zirvelerini
seyre daliyorsunuz. Vadiler, yokuslar, gölgeler,
zirveler, ovalar. Simdi de,
günisigini emerek renklenen ormanlari, agaçlari
seyrediyorsunuz. Her bir
yapraga düsüp süzülen yagmur damlalarini, her agaç
gövdesinden egilip
göklere uzanan dallari hayal ediyorsunuz.
Dogrusu,
bu güzel manzaranin ve essiz deneyimin detaylarinda, çogu
zaman
farketmedigimiz bir ortak özellik saklidir: egrilik. Bu manzaranin
tüm
detaylarinda sonsuz çesitlilikte egrilikler vardir. Bu özel yasantinin
her
âninda bir egriligi deneyimleriz.
Dünyanin hangi kösesinde olursak
olalim, zamanin hangi kesitinde yasarsak
yasayalim, her zaman bu egriligin
ortasindayizdir ve bu egriligi en basta
kendi bedenimizin hatlariyla ve kendi
hayatlarimizla tamamlariz. Dünyanin
hiçbir kösesi, 'köse' adinin
çagristirdigi geometrik keskinligi hak etmez.
Ayagimizi koydugumuz her yer,
elimize aldigimiz her nesne-insan yapisi düz
ve köseli yapay tasarimlari
hariç tutarsak-egri-bügrüdür, kösesizdir,
yuvarlak hatlidir. Ilk bakista
gözümüze çarpan sivriliklerin, düzlüklerin,
köselerin asli da tatli egriler
üzerinde yükselir, ince kivrimlara, yuvarlak
kösesiz hatlara
dayanir.
Herseyden önce, üzerinde yasadigimiz dünya, yüzyillar boyu
sanildiginin
aksine, 'düz' degil, yuvarlaktir; üstlerinden basik, yanlardan
hafif kabarik
bir küre üzerinde yasariz. Dünyamiz, egri bir yörünge üzerinde
basi hafif
öne egik bir konumda dolanir. Gecenin gündüzün ardindan gelmesi,
mevsimlerin
nöbetlesmesi bu egriligin ve egikligin dogrudan sonucudur.
Ayagimizin altina
serilmis yeryüzü de, ayagimizin alti da egridir. Her
adimimizda, yeryüzü ve
ayagimiz arasinda âhenkli kavisler bulusur, zarif
egriler kucaklasir.
Yasadigimiz dünyanin gözle görünür detaylarindan mini
dünyalara dogru bir
yolculuk yapmaya kalkarsak, egriligin ve yuvarlakligin
herseyi sarip
sarmaladigini kavramakta gecikmeyiz. Canliligin temeli olan
hücreler,
yuvarlak ve kösesiz biçimdedir. Genetik kimligimizin kodlandigi
DNA
molekülleri çifte bir sarmal boyunca dizilmistir ve her bir sarmal
çifti
kendi içine kivrilarak paketlenir. Bedenimizde
barsaklarimiz,
akcigerimizdeki hava yollari her asamada giderek incelen ve
çogalan sayisiz
kivrimlar seklinde tasarlanmistir. Kan damarlarimiz, kalpten
itibaren
giderek incelir ve kanin akimini kolaylastiracak bir egimle
çatallasir.
Atom-alti parçaciklar mutlaka yuvarlaga yakin bir yörüngede
dolanirlar, küre
yapilar olusturacak biçimde biraraya gelirler, kösesiz
formlar içinde
tasarlanirlar.
Bedenimizin gözle görülür detaylari da
egrilikten nasibini alir. Örnegin
belkemigimiz, zarif bir S çizerek bütün
agirligimizi tasir. Aslinda,
'belimizi hiç bir zaman dogrultamayiz.' Sükür ki
böyledir; yoksa ne düzgün
biçimde ayakta durabilir, ne agrisiz yürüyebilir,
ne de rahatça
oturabilirdik. Ayaklarimizin altinda sakli zarif kavisler bizi
düzgün bir
yürüyüse çagirir. Avuçlarimiza 'kazilmis' çukurlara emellerimizi
biriktirir,
dualarimizi çagirir, hayallerimizi yigariz. Kulagimiza gelen ses
dalgalari
bir kulak kepçesinin egri-bügrü sinirlarina dokunup süzüldükten
sonra,
yuvarlak ve bombeli kulak zarina çarpar, beynimizin kivrimlarina
öylece
egilerek girer.
Her sabah ufuktan çikip gelen günisigi, küre
seklindeki bir yildizdan,
muhtemelen yuvarlak tanecikler halinde toparlanarak
ya da egri dalgaciklara
bürünerek göz yuvarlagimizin egri yüzeyine çarpar,
gözbebegimizin
yuvarlagindan içeri süzülür, gözlerimizin lensinden egilerek
geçer ve
arkadaki egri yüzeyli retina üzerine düser.
Insan yüzünün her
detayi egri ve yuvarlak çizgiler üzerinde tasarlanmistir.
Elimizle yüzümüze
dokundugumuzda avuçlarimiz ve yanagimizin sicacik bir
kivrimda kucaklastigini
hissederiz. Zamanin hiçbir kesitinde dümdüz bir akis
yoktur; zaman bir nehir
gibi hep yokus asagi, kivrilarak akar. Her an, bir
dag zirvesi gibidir;
varoldugu noktaya kadar tirmaniriz ve varir varmaz
yokus asagi inmeye
baslariz. Saat sarkacinin resmettigi gibi, zaman, egri
bir çizgi üzerinde hiç
durmadan salinir. Yuvarlak saat kadraninda dönüp
duran akrep ve yelkovan gibi
kendini tekrarlayarak akar. Böyle olunca, hayat
deneyimleri de, tipki bir
nabiz gibi, bir deniz dalgasinin sahile vurup
çekilmesi gibi gelir ve gider.
Sözgelimi, bir sekerin lezzeti dilimize ve
damagimiza varir varmaz azalmaya
yüz tutar, geri dogru çekilmeye baslar.
Ruhumuzda elem ve lezzetler
nöbetlesir; biri gider, biri gelir. Elemin
bittigi yerde lezzet, lezzetin
bittigi yerde elem baslar. Duygularimiz bile
tekdüze degildir. Tebessümümüz
dudagimizda bir ince egridir. Acimiz
alnimizda egri kirisiklarla tasar
yüzeye. Gözlerimizin güzelligi egri
kaslarimizla tamamlanir. Saçlarimizin her
kivrimindan yüzümüze bir güzellik
düser; perçem, kâkül, lüle egri birer çizgi
olarak iner yüzümüzün
kivrimlarina.
Sonra bir gülü alin elinize..
Kivrimlarin, egrilerin, girinti-çikintilarin
nasil bir âhenge dönüstügüne,
egri-bügrü hatlarin nasil bir biçim siiri
olarak bestelendigine gözle
görülür, elle tutulur biçimde tanik olun.
Gülünüzün bir üçgen, dörtgen ya da
altigen biçiminde olmasina gözleriniz ve
gönlünüz razi olur muydu? Aslinda
sadece gül degil, bütün çiçekler kasitli
bir kavislenmenin, ince hesapli bir
egriligin rengarenk çizimidir. Çiçekler,
bahar mevsiminde her agaçta
yapraktan sonra, meyveden önce gelir. Yapraklar,
incecik kivrimlariyla, her
dal boyunca spiral biçimde dizilisleriyle özel
bir egrilik hesabinin
örnekleridir; isigi, havayi, topragi ve suyu agaçta
bulusturma rolü
üstlenirler. Çiçeklerin rolü ise, bu bulusmayi
meyvelendirmek için havada
dolasan polenleri bulusturmaktir. Çiçeklerin
kivrim kivrim yapisi, özel
girinti-çikintilari, hesaba gelmeyen sayisiz egri
bügrü detaylari hava
akimini 'egip bükme'ye ayarlanmistir. Agaçlarin dallari
arasinda dolasan hava
akimi, çiçeklerin özel sekilleri sayesinde, çiçek
etrafinda özel olarak
girdaplanir ve havada dolasan polenler bu girdapli
alanlarda yogunlasarak,
tesadüfî sanilan salinmalar arasinda, rastgele
sekillendigi sanilan çiçek
yüzlerde bulusurlar, döllenirler ve meyveye
dururlar.
Sadece havanin
degil, suyun kavislerinde de incecik sirlar dolanir. Su,
denizlerin yüzünde
dalgalanirken, topragin derinliklerinde kivrilirken,
derelerin incecik
kivrimlarinda girdaplanirken, yüksek çaglayanlarin basinda
kavislenirken,
yüregine hayat tasir, her zerresine can devsirir. Suyun
kivrimli hareketi,
dalgalardaki zarif görünümünün ve doyumsuz sesinin
yanisira, hayatî bir
fonksiyon da tasir. Bu hareketler sirasinda su
oksijenlenir, temizlenir,
saflasir ve su altina oksijen tasinir. Hatta
kaynak sularinin yeraltinda
kivrilarak akmasi, tasa ve topraga dokunarak
kavislenmesi, kaynak sularina
özgü tarifsiz tadin nedenidir. Cosmadan ve düz
akan sehir sulari bu tadi
kaybeder; insani dirilten 'ab-i hayat' özelligini
yitirir.
Suyun
kendisi gibi, suyu mekân edinen sualti canlilari da, zarif kavislere
sahip
vücut hatlariyla su altinda düz yasanmayacagini haber verirler.
Özellikle
baliklarin 'hidrodinamik' bedenleri, egriliklerin bir
deneme-yanilma
olmadigini, essiz bir âhengin tamamlayicisi oldugunu
gösterir. Su altinda,
suyu hiç rahatsiz etmeden, sessizce kayip giden her
bir balik, yeryüzünde
hiçbir çizginin rastgele olmadigini ve egri-bügrü
hatlarin hepsinin bir bütün
içindeki kasitli detaylar oldugunu seslendirir.
Egriligin gözle görünür
bir âhenge dönüstügü, elle tutulur mimarî siire
büründügü özel nesneler de
vardir. Bir salyangoz kabugunun katlanisi, bir
koçun boynuzunun kivrilisi,
ayçiçegi çekirdeklerinin dizilisi, çam
kozalagindaki fistiklarin yerlesimi,
bir rüzgâr hortumunun girdaplanisi, bir
deniz dalgasinin kavisi, bir spiral
galaksinin dönüsü.. Egriligin estetigini
ve fonksiyonel âhengini ilk bakista
yansitan bu nesneler, kâinatta aslolanin
düz çizgiler degil, egrilikler
oldugunun; hayatin köseli ve sivri degil,
yuvarlak ve yumusak hatli oldugunun
sembolü gibidirler.
Ünlü sair Goethe, egriliklerin kâinatta kadin
estetigini ve disi zerafetini
çagristirdigini, düz ve sert çizgilerin ise
kaba ve erkeksi durdugunu
belirtir. Bu sairce bakisin cinsiyet ayirimini bir
kenara birakirsak,
egriligin hüküm sürdügü kâinatta, egriliklerin her
kivriminda, her
büklümünde, her girinti-çikintisinda bir zerafet niyetinin,
bir estetik
kaygisinin izini görebilirsiniz.
Egriler sözkonusu
oldugunda, Newton fiziginin kâinati bir otomatik isleyise
terkettigi
mekanistik ve pozitivist bakis açisinda, Goethe'nin sair
duyarliligi ile
izledigi egrilikleri görmezden gelen bir kör nokta daha
ortaya çikar. Newton
fizigi, hareketin en dogru seklinin 'düz çizgisel
ilerleme' oldugunu öne
sürer, mekâni Öklid geometrisinin düzlügüne mahkum
eder, zamani geri dönüsü
olmayan düz bir çizgi olarak resmeder. Oysa yillar
içinde, 'kaos teorisi'nin
ortaya çikmasi, 'fraktal geometri'nin
biçimlenmesi, görecelik teorisinin
gelismesi, kuantum teorisinin
tahminlerinin dogrulanmasi ile, kâinatta her
hareketin egrilmek suretiyle
gerçeklestigi; mekânin egildigi, zamanin
kivrildigi görüldü. Newton
fiziginin küçümseyip yok saydigi ince detaylarin
kaos teorisiyle isin içine
girmesi, hiçbir olayin 'burnunun dogrusu'na
ilerleyemeyecegini gösterdigi
gibi, isigin ve atomun dogasina iliskin modern
tasarimlar mekân ve zamanin
her an her yöne çatallasmaya egilimli bir
ontolojik 'girdaplanma' içinde
olduguna isaret ediyor.
Bütün bu modern
teorilerin ortaklasa isaret ettigi nokta, kâinatin otomatik,
tekdüze, bastan
kurulu, kendi basina buyruk bir 'mekanizma' ile islemedigi
oldu. Kâinat her
an, her zerresiyle var-yok arasinda uzanan egri bir çizgide
sarkaçlaniyor,
esya her an her detayinda yeniden yeniye biçimler aliyordu.
Fraktal
geometride, bir esyada bir boyutta gördügümüz 'düz'lük, esyaya biraz
daha
büyüterek baktigimizda, egrilige dönüsüyordu; ortaya çikan egrinin
bir
kesitinde dikkati çeken düzlük de ayni sekilde büyütüldügünde
yerini
egri-bügrü hatlara birakiyordu. Yani, esya, nasil derinlere indikçe
giderek
bölünüp sonunda bir enerji yumagina dönüsüyorsa, ayni sekilde
sonsuz
küçüklükte görüntülendikçe nihayetsiz çesitlilikte egri
detaylara
bürünüyordu. Bir baska deyisle, elle tutulur ve gözle görülür
hersey, sonsuz
katli bir 'burusukluk'tan biçimleniyordu. Öyle ki,
matematikçiler gerçekte
'dogru' diye birseyin olmadigini, 'egri'nin asil
oldugunu, 'dogru çizgi'nin
çapi sonsuz uzunlukta olan bir dairenin göze
'dogru görünen' bir 'yay
kesiti' oldugunu söylüyorlar. Sonlu bir kâinatta
'sonsuz çapli' bir daire
çizilemeyecegine göre, kâinatta 'dogru çizgi' de
olamayacakti.
Bilim dünyasi egriligi o kadar sevdi ki, bir zamanlar
Descartes'in ortaya
attigi, ancak Newtoncu fizigin baskisiyla yeseremeyen bir
fikir simdilerde
Finli fizikçi Antti J. Niemi'nin matematik hesaplariyla
yeniden gündeme
geldi: Descartes'a göre varligin temel bilesenleri
parçaciklar ya da
elektromanyetik dalgalar degil; uzay-zamani kaplayan
akiskan 'esir'
maddesinin girdaplasmalariydi. Descartes'in bu fikri, daha
sonralari,
Kelvin'den de destek görmüs, ancak yeterince matematiksel
dayanak
bulamamisti. Simdilerde matematigin de 'egrilik' gerçegine
egilmesiyle,
zerrelerin, 'yokluk' diye tarif edegeldigimiz, fiziksel
olarak
algilayamadigimiz, ancak matematiksel olarak 'algilanabilir' olan
bir
'vakum'dan, bir 'bosluk'tan varlik sahiline/varlik sahnesine
dogru
kivrilarak uzanan 'girdaplasmalar' oldugunu söylemeye daha çok hazir
ve
yatkiniz. Bu bakis, Einstein'in ünlü e=mc2 formülüyle ortaya koydugu
gibi,
maddeyi, egri bir uzay-zamanin yüzeyinde âdeta 'yumrulasarak' ortaya
çikan
'enerji yogunlasmalari' olarak tanimlamasiyla da uyum içinde
olacaga
benziyor.
Varolusun her detayina hükmeden egrilmeler,
bükülmeler, kivrilmalar,
sarmalanip dönmeler, yumrulasmalar, gelip gitmeler,
belki de en son
farkettigimiz, ama her an içinde bulundugumuz bir döngüde,
yani zamanda,
gündüzlerin geceye dönüsmesinde, mevsimlerin nöbetlesmesinde
kendini çoktan
benimsetmis bile. Hepimiz ömrümüzü bir helezonun kollarinda
geçiriyoruz.
Tipki yuvarlak bir merdiveni tirmanir gibi her defasinda ayni
turu atiyoruz;
ama sürekli yeni katlara çikiyoruz. Dogumumuzdan ölüme kadar
giden yolda,
gece ve gündüzleri, aylari, mevsimleri, yillari, yüzyillari
tekrarlayip
duruyoruz; ancak spiralin kollarinda bir daha dönmeyecegimiz
katlara dogru
çikmis oluyoruz.
Zaman algimizin basta gelen isaretini
olusturan Dünyanin Günes etrafindaki
dönüs yörüngesi Günesin Samanyolu
galaksisi içindeki yolculugunun üzerine
oturtuldugunda da, yine bir spiralin
kollarinda buluyoruz kendimizi.
Düz ve köseli durus bir sabitligi
çagristirirken, egri, yuvarlak, kavisli
biçim bir gelip geçicilige isaret
eder. Dalga egilirken, demir bükülürken,
rüzgâr kivrilirken, sular
kirisirken, varolusun kendi dogalarindan
olmadigini, her daim
biçimlendiklerini, her an yogrulduklarini söylüyorlar.
Öyle ki, aslolan kendi
maddeleri degildir; kendi kivrimlarindan yansiyan,
egri-bügrü hatlarindan
tasan güzelliktir; çünkü kendi varliklari bu
güzellige, bu âhenge, bu
estetige ayna olmak ugruna egriliyor, bükülüyor,
halden hale giriyor,
yogruluyor. Bir gül tomurcugunun bagrindaki sarmas
dolas çizgiler, bir
dalganin büründügü zarif kavis, bir galaksinin akil
almaz mesafeler boyunca
tasidigi tatli sarmal, kâinati kendi bagrinda bir
gül gibi sarip sarmalayan
'güzel eyleme kasdi'nin, 'güzelleme iradesi'nin,
Kur'ânî tabiriyle 'ihsan'in
görüntülerinden baska ne olabilir? Dalga güzel
olmak için egilir, ancak
güzellik dalgadan degildir; dalga sönünce güzellik
bir baska dalgaya geçer:
Demir bir âhengi tamamlamak üzere bükülür, ancak
âhenk demirden degildir;
hurdalasinca güzellik bir baska demire geçer.
Rüzgâr bir ise yaramak üzere
egilir, ancak ise yaramak rüzgârin isi
degildir; rüzgâr dinince, bir baska
ise yarar rüzgâr gelir.
Tüm bir varlik, bir Güzellik Sahibi'nin esyayi
güzel eyleyen Kudret Elinde
egiliyor, bükülüyor, kivriliyor, sarilip
sarmalaniyor.
Simdi, bu hiç bitmeyen egilip bükülmenin bir kesitini bir
de 'egilmeler'in
farkinda olarak yasamayi deneyelim:
Bir safak
vakti... Günes ufuktan kocaman sari bir portakal gibi
yükseliyor...
Yürüyorsunuz.. Ayaklarinizin altinda islak kumlar oynasiyor.
Kulaginizda,
gidip gelen dalga sesleri.. Uçsuz bucaksiz denizin kiyisinda,
dudaginizda
taze bir tebessüm, ufku seyrediyorsunuz. Gökkubbenin denizle
kucaklastigi
ince uzun çizgide renkler dansediyor. Yüzünüze günün ilk
isiklari vururken,
dalgalardan siçrayan damlaciklar alniniza serin öpücükler
konduruyor.
Yüzünüzde ilik yagmur damlalarini hissediyorsunuz. Bulutlar agir
agir sahile
dogru kayiyor. Yagmur damlalari denizin tuzlu suyuyla karisip
saçlarinizdan
asagi, kasinizi ve kirpiklerinizi islatip omuzunuza dogru
süzülüyor. Denize
dogru birkaç adim daha atiyorsunuz. Deniz teninize
dokunuyor; kipir kipir.
Köpüklü sulari avuçluyorsunuz; her damlaya yansiyan
yeni günisigi
parmaklarinizin arasindan dökülüyor. Essiz bir âni
yasadiginizin
farkindasiniz. Biliyorsunuz ki, bu ân bir daha
tekrarlanmayacak, bu âni
farkettiginiz ânda, yerine bir baska ân geldi bile.
Tipki avuçlarinizdan
dökülen sular gibi, ânlar dökülüveriyor ömrünüzden.
Günes deniz üzerinde
biraz daha yükselirken, yeryüzünde bir sabahin daha
tamamlandigini
biliyorsunuz. Günesin karsi ufukta yine bir kizil hülya olup
batmaya duracagi
âna kadar yeni bir gün içindesiniz. Zaman geri dönüssüz
biçimde akiyor. Ama
yine de her gün 'sabah'lar, 'ögle'ler, 'ikindi'ler,
'aksam'lar tekrarlaniyor;
biliyorsunuz. Tostoparlak günesin bugün de dogudan
batiya dogru seferinde
gökyüzünde çizecegi egri rotayi da asagi yukari
tahmin ediyorsunuz. Egilip
bir avuç kum aliyorsunuz avuçlariniza. Saçlariniz
rüzgârda
uçusuyor.
Bir varolus kivriminin ucunda, bir hayat girdabinin ortasinda,
beynimizin
kivrimlarinda dolasan düsüncelerle, kalbimizin taraçalarina
sarilip duran
asklarla, varlik-yokluk arasinda sarkaçlanan kaygilarimizla,
ruhumuza
üflenmis sonsuzluk arzusunun sarmalinda, suya egilen bir nilüfer
çiçegi gibi
ölüme dogru egilerek sonsuzlugun girdabina
katisiyoruz.
Salinip durdugumuz varlik okyanusunun sonsuzluk sahiline
yakin bir
dalgasinda bir köpük gibi bir ân parlayip sönüyoruz. Tenimize
Sonsuz
Güzellik bütün renkleriyle egilip dokunuyor, kalbimizi Ebedî
Sevgili'nin
sevgisi sarip sarmaliyor. Her günün aksaminda gözlerimizi
kapatirken, sonsuz
kivrimli 'kâinat gülü'nün yanaginda kivranip uzaniyoruz.
Dudagimizda bir
tebessümle.