İSTANBUL’U ALMAK...
Ayse Kara
O güzelden güzel bir söz düşünce, gönüllere İstanbul'u almak,
müjdeli olmak sevdası düştü.
Bir zaman sonra...
Çöllerden İstanbul önlerine yıldızlar düştü.
Kulaklara, 'Ya Allah', gözlere kılıçların şavkı düştü.
Omuzlardan kollar, bedenlerden başlar, kılıçlar elden düştü.
Bir yıldız kaydı gökte, bir gül düştü yere.
Gökte yıldız, yerde gül... gökte yıldız, yerde gül:
Surların diplerine güller; Peygamber gülleri düştü.
Ve İstanbul'a ev sahipliği düştü.
En güzeli misafir edene, şimdi konukluk düştü.
Düşmedi İstanbul, bağışlanma diledi,' vakit düşmedi' dedi.
Bir ses düştü kulaklara:
‘İstanbul beşik kertmesi Osmanlıya... Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarına...
Sarıyer Beykoz'a Eminönü Üsküdar'a
Bebek Beylerbeyi'ne...`
Fakat...
Nikaha bir türlü yanaşmıyor Rum güzeli:
'Bakmasını bilmiyorlar, yüreğiyle bakmıyor, yüreğime bakmıyorlar
diyordu.
'Gel kapuların aç bana, gel seni gülzar yapayım, saçına güller yakana
laleler , gerdanına elmaslar takayım.
Al beni koynuna da varsın servilerin, erguvanlarının altında yatayım.'
Ne dendiyse süzüldü durdu karşı kıyıdan ol fettane; omuz kaldırdı...
Kirpik düşürdü, göz süzdü:
'Talibimde öyle bir aşk olmalı ki dedi, öyle bir aşk duymalı ki bana,
gecesi gündüzü olayım; gözlerine nakş olayım.
Kimler istemedi ki beni, deniz aşırı memleketlerden ta çölleri aşıp
gelen gül kokulu Arap Efendileri.
Onları beğenmediğimden değil, henüz gelinlik vaktimin gelmediğinden,
bağışlanma diledim.
'Hediye' deyip en güzel güllerini, gül kokularını bırakıp öylece
gittiler
gerisin geri.
Kanar mıyım ben her söze, bende gülün alası peygamber gülleri var.
Kimse güllerle, lalelerle, zarif minarelerle, mücevherlerle kandıramaz
beni. Vardan vermiş ne olur, candan sevmeli beni.
Yüreğini vermeli, etrafımda dört dönmeli, illa ki benim olacak
vazgeçmem diye kükremeli atını yüreğime sürmeli... öylesine sevmeli.
İsa'nın kanıyla erguvani sürmeledim gözlerimi, Meryem alınlı ak pak
akasyalara sözüm var, varacağım kendilerine yaraşan biri.'
Vakitler geçti...
Ay, döndü, dolandı sulara düştü
Toprağa, havaya, suya cemre düştü.
Erguvani gölgelerle beraber
Konstantiniyye üstüne genç bir sultan gölgesi düştü.
Saraya bir fısıltı; kıskançlık düştü:
'Gözden düştük biz gözdeler, varsa yoksa yüzüstü düşesice İstanbul;
Sultanın gönlüne İstanbul düştü.'
Mehmet'in kanına düştü cemre, içine yangınlar düştü
Dermanı vuslat olan bir derde düştü
Dağdan aşan gemilerle İstanbul önlerine düştü.
Düşmedikçe direndikçe İstanbul... kabardı, dalgalandı, kükredi Mehmet;
erguvan yangınlarına düştü, atını sürdü, sulara düştü.
Kulaklara sesi düştü:
'Ya ben Bizans'ı alırım, ya Bizans beni.'
Telaş etti erenler, diz üstü düştü:
'Merhamet et, a dilber, a güzel!.. Yetmedi mi eteğini öptüğümüz, bahasız
can döktüğümüz, merhamet.... Medet ey medet; başımız eşiğine düştü.
Ve eridi İstanbul, Mehmet'in kollarına düştü.
Seslendi,
'Gel ,dedi, gel, istediğim beni senin gibi isteyen, beni senin gibi
seven,
bana senin gibi tutkun biri.
Gel, sevgili, gel sevdiğim, gel yitelim birbirimizde.
Ve tarihe düştü ki;
Ol civanmert, ol şevketlu, Ebülfeth Sultan Mehmet,
Boğazın tül duvağın kaldırıp, gül yağmurları altında
Şehri İstanbul'un yanağına bir buse düştü.
TÜRK EDEBİYATI DERGİSİ / MAYIS 2001