Bir
şarkının rüzgarına kapılıp kendini ölümün uçurumuna bırakıveren insanları
anlayabilmeyi isterdim. Onların, içlerinde kopan fırtına, ruhlarını uçuruma
çağıran "hayat huzursuzluğu" kim bilir hangi kırılmaların, hangi azaplı
yalnızlıkların eseriydi. Kendilerinden kaça kaça ne çok limana sığındılar,
tutunacak bir şey aradılar da, oralarda ruhlarını serinletecek bir sığınak
bulamadılar. Ve o huzursuzluk, karşı konmaz bir çağrıya dönüştü. Giderek
içlerinde taşımaya başladılar uçurumu.
Kendi eliyle hayatının gülünü soldurmaya karar veren adam, içinde hapsedilmiş korkunç bir çığlık taşımaktadır. Onun bütün sırrı bu çığlıkta gizli olmalıdır. Kendini uçurumun dibine fırlattığında dili çözülecek ve o kahrolası sır, o acı çığlık, ölümün muhteşem şarkısına dönüşecektir. Belki bütün yaşamı boyunca ifşa edemediği sırrını bu ölüm şarkısında söyleyecektir o. Yüzü ilk ve son defa gülecektir. Gözleri son defa ışıldayıp ebediyen kararacaktır. Arayıp durduğu sevgiliyi ölümün soğuk kollarına dokununca bulduğunu düşünecek, kurtuldum sanacaktır.
Azaplı, kısacık bir yaşamın sonunda aradığı "harika ölüm"e kavuşan Kleist gibi: "Şimdi, hepten benimsin ey ölümsüzlük!
Gözlerimin bağından ışıldıyorsun bana
Bin kat güneşlerin parlaklığını!" diyecektir.
Ama heyhat!.. İntihar ebedi karanlıktır. İnsanı bile bile ebedi karanlığa razı eden hayat, bir cehennem sahnesi olmalıdır. Uçuruma koşan adam, "ateşli bir hastanın yastıkları gibi" şehirleri değiştirir Kleist gibi... Rimbaud gibi ülkeler kat eder, Nietzsche gibi yer değiştirir, Beethoven gibi evden eve gezer, Lenau gibi kıtadan kıtaya savrulur. Yaşamın zorlu fırtınalarına dayanamayan; savaşa, acıya ve vefasızlığa isyanını şiirsel bir ölümle haykıran Stefan Zweig'in adeta kendi kaderine dönüşen Kleist'in hayat hikayesinde yazdığı gibi... "Hepsi de bilinmeyen bir gücün sürgünleridir, o güçten asla kaçmamaya hükümlüdürler, çünkü onları kovalayan şey, kendi kanlarında dolaşmaktadır hararetle, kendi alınlarında başına buyruk barınmaktadır. İçlerindeki düşmanı, yani efendilerini ve kaderlerini yok etmek için, kendilerini yok etmek zorundadırlar."
Kleist'in, Nietzsche'nin, Rimbaud'nun, Oscar Wilde'ın, Zweig'in intiharları, "kendilerine eziyet eden bir ruhun" ebedi huzur arayışıdır. Onlar, ebedi karanlığı seçip yaşama elveda çekmişlerdir, ama geride bıraktıkları onlarca eser hala bir azap çiçeği gibi yaşama merhaba deyip durmaktadır. Zweig, yine Kleist için yazdığı biyografide şöyle diyecektir: "Goethe gibi güçlü ve hayatın efendisi olan kişilerin yanında, bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır."
Goethe, ruhundan bir Werther çıkarıp onu intihar ettirerek kendi yaşamını kurtarmıştır; ama Zweig, geride bir veda mektubu bırakarak 'zamanı aşan bir şiirle' son vermiştir yeryüzü serüvenine.
Bu büyük müntehirlerin bıraktığı azap çiçekleri, yaşamın değerini bildirmek üzere, dokunaklı bir ibret dersi gibi dolaşıyor aramızda. Onlar ruhlarının azabını sonuna kadar duyurma şansına sahiptiler. Yazık o sıradan adama ki, ebedi bir meçhul olarak kayıp gidiyor dünyadan. Onun hikayesini, acılarını, kendisini uçuruma götüren azaplarını asla bilmeyeceğiz. Ve "lanetli" biri olarak unutulup gidecek...
Bir şarkının rüzgarına kapılıp ölüme savrulan insanlara ağlamamız gerekiyor. Kim bilir ne kadar zaman, tutunacak bir dal, yaşama çağıracak bir ışık aradılar da karşılık bulamadılar; bir kurtarıcı çıkmadı önlerine, onları ebedi karanlıktan kurtaramadı... Ve "bu akşam ölürüm" deyip dünyaya veda ettiler; kendilerince bir şarkı güzelliğinde son verdiler yaşamlarına.
ALİ ÇOLAK