BAŞÖRTÜSÜ

 

KENDİMİZE

Gerçek anlamda hiçbir başörtüsü hadisesinde olayın içinde değildik, hep kıyısında köşesinde kaldık. Kafamıza bu yüzden hiç polis copu yemedik. Hiç nezarette gecelemedik.

Babalara, ailelere...

Ama hemen hiçbiriniz, yaşamanın bir okul ya da evden ibaret olmayan bir hayat sahibi olmayı gerektirdiğini düşünmediniz. Şimdi okullardan evlerine geri döndürülen, evlerde oturup içlerine sığamayan kızlarınızın yüzlerine bakamıyorsunuz

 

EŞLERE

Onlara, en az seslerini, sözlerini, varlıklarını görmek istemeyenler kadar sağırlaştınız, körleştiniz.

Politikacılara, kanaat önderlerine...

Kendi derdinize yanmaktan, sizi oralara yükseltenlerin halleriyle ilgilenemez oldunuz. Kendi paçalarınızı kurtarmak için onların ellerini bıraktınız

 

 

BAŞÖRTÜSÜ

 

Müslümanlığını kimlik haritasının baş köşesine koyup, basın-yayın denen mayınlı araziye gözü kapalı dalan insanların hayatı, başörtüsü haksızlığının karşısına hakkı koymaya çalışan manşetler aramakla geçti. Manşetler zamanla eskidi, iri puntolarla söylenecek sözler azaldı; ama başörtüsüne el uzatmayı varlık sebebi sayan zavallılar inatlarından vazgeçmediler. Ne yazık ki bu ülkenin tarihi kendi milletinin maneviyatına karşı işlenmiş suçlarla yazılıyor. Ve ne şükür ki, "başörtüsü sorunu" denen ‘isyan’, eldeki bütün kötülük imkanları seferber edildiği halde hâlâ bastırılamadı.

Başörtüsü etrafında sürdürülmekte olan tartışmaların çeşitli nedenlerle omurgasını kaybettiği, birtakım kısır kafaların savunma refleksiyle suları bulandırdığı ve yarım yüzyıllık durduraksız koşunun insanlarda bıraktığı tortunun yorgunluğa, öfkeye dönüştüğü zamanlar da oldu. Ama bu mücadele hiç bitmedi. Bitecek gibi de görünmüyor. En azından bir süre daha... Madem bu kargaşa hayatımızın en ortasından geçmeye devam ediyor, o zaman şöyle düşünmek de bizim hakkımız: Bizim hâlâ gündemdeki yerini kaybetmeyen bir "başörtüsü sorunu"muz olduğuna göre, demek ki ayaktayız, demek ki tükenmedi direncimiz ve demek ki hâlâ bozuyoruz varlığımızla zamanın en kirli oyununu hassas yerinden.

Bütün bunları söylerken, başörtüleriyle kendilerini onurlandıran, inançlarını taçlandıran ve fakat sırf bunun için, hayatlarının serpilme noktalarında hunharca saldırılara, akıl almaz hakaretlere ve acımasız hayal gasplarına uğratılan "mahzun ve güzel" kızlarımızın hikayelerinden bir siyasal söylem mahareti, bir itibar rantı, bir desteksiz böbürlenme çıkarmaktan Allah’a sığınıyorum.

Keşke içimde biriken şeyler beni bu kadar sıkmasaydı, söylenmesi gereken sözler bu kadar sahipsiz kalmasaydı ve keşke biz zaten vücud bulduklarında bütün yanlışlarımızı kendiliğinden konuşmaya başlayabilseydik. Ama yapamıyoruz. Herşeyi bir başka zihne, bir başka ağıza, bir başka kaleme, bir başka zamana bırakıyoruz. Her haksızlığı, mağdurunun sırtına yükleyip ortadan sıvışıyoruz. Bu satırları, elinde bir kalem bulundurma imkanına ve korkusuna sahip bir insan olarak, kendini sorgulayan bir samimiyetle, etrafına bakmaya çalışan bir yükümlülükle, bir ‘sıvışmama denemesi’ olarak kağıda ve kayda geçiriyorum. Dikkat edin; çuvaldızım ve iğnelerim var.

Kendime, kendimize...

 Gerçek anlamda hiçbir başörtüsü hadisesinde olayın içinde değildik, hep kıyısında köşesinde kaldık. Kafamıza bu yüzden hiç polis copu yemedik. Hiç nezarette gecelemedik. Televizyonda izlediğimiz başörtüsü olaylarından bunaldık, sıkıldık, öfkelendik, insanların böyle sıkıntılara maruz kalmadığı başka yerlerde olmak istedik. Ne tam burada olabildik, ne başka bir yere gidebildik. Başörtüsü eziyetinin, döndürülen birtakım fırıldakların üstünü örtebilecek en büyük tozduman sebebi olarak periyodik biçimde gündeme getirildiği ihtimali her zaman canımızı sıktı. Başörtüsü eylemlerinin, bir parti kapatma bahanesi olarak ne kadar çok işe yaradığını görüp sarsıldık. Ama insanların başlarını örtme özgürlüklerini savunma ve bu uğurda meşruiyet çerçevesinde direniş gösterme haklarını hiç tartışmaya açmadık. Haklıyken, bir haksızlığın malzemesi olmanın trajedisini yaşadık. İkilemlerle, açmazlarla boğuştuk. Çok üzüldük, ama az dua ettik. Dahası üniversite imkanını kaybetmiş o mahzun yüzlere başka bir ‘yürüme’ imkanı sunmanın çaresini bulamadık. Onlara başka bir hayat, başka bir yol öneremedik.

Herhalde başka bir yol bilmiyorduk. Çünkü biz de başka bir yol, başka bir hayat bilmiyorduk. Yıllarca kaçındığımız sorular, gün geldi önümüzü kesti, karşımıza dikildi. Artık hepsine bir cevap aramalıyız bu soruların. Yoksa başkalarının tahakküm heveslerinde değil ama, kendi cevapsızlıklarımızda boğulacağız.

Babalara, ailelere...

 Kiminiz okusunlar diye kızlarınızı okullara zorladınız, kiminiz otursunlar diye evlere... Ama hemen hiçbiriniz, yaşamanın bir okul ya da evden ibaret olmayan bir hayat sahibi olmayı gerektirdiğini düşünmediniz. Şimdi okullardan evlerine geri döndürülen, evlerde oturup içlerine sığamayan kızlarınızın yüzlerine bakamıyorsunuz. Çünkü onlar sizden daha çok şey biliyorlar, sizden daha çok okudular, hayata sizden daha fazla zaman ayırdılar, herşeyi sizden daha fazla düşündüler. Onlardan geride kaldınız. İlgilenmemeye, duymamaya, görmezden gelmeye, zorda kalınca da bağırıp çağırmaya başladınız. Onların gözlerine bakacak cesaretiniz yok. Onlara evin içinde bir hayat, okulun dışında bir yol veremediniz. Aslında sizin kendiniz için de bir hayatınız yoktu. Savrulup durmayı kader sandınız. Kader gerçekten karşınıza çıktığında da sabretmeyi, sahiplenmeyi bilemediniz. Kızlarınıza örtünmelerini emrettiniz ama, siz onları örtemediniz. Açıkta bıraktınız. Ama vicdanlarınız da sizleri açıkta bırakıyor. Buradan dönün. Kızlarınıza okul dışında bir seçenekleri daha olabileceğini gösterin. Bu en çok sizin göreviniz. Düşünün, tartışın, bulun, ne yaparsanız yapın, evlerinize okulları aratmayacak hayatlar getirin. Hiç değilse bir pencere açın
 

Eşlere, kocalara...

 Size emanet edilmiş güzelliklerdi hepsi, kıymetini bilmediniz. Onlara, en az seslerini, sözlerini, varlıklarını görmek istemeyenler kadar sağırlaştınız, körleştiniz. Nezaketi, adaleti unuttunuz. İsimlerini kendi isminizin yanına yazmaktan gocundunuz. Kendinizi onlara verilmiş bir lütuf gibi gördünüz. Kendinize bile söylemediniz ama, hep size muhtaç olduklarını düşündünüz. Hep size yüzde yüz tâbi olmalarını beklediniz. Hep sizin istediklerinizi istediklerine, hep sizin sevdiklerinizi sevdiklerine inandınız. Onlara hiç sormadınız. Söylediklerinde dinlemediniz. Onlara siz de bir hayat veremediniz. Aksine yeni eşler peşine düşerek, keyfinizi gıcır edecek "ikinci" hayatlar aradınız. Bunun için uygun mağduriyetler kollayacak kadar da alçaldınız. Yeri gelince, düzenin kadınları nasıl ezdiğini, nasıl yok ettiğini en yüksek sesle söylediniz. "Batı’da ailenin çöktüğü" tekerlemesini dilinize pelesenk ettiniz. Bunu yaparken, dönüp bir kere bile kendi eşinize, kendi ailenize bakmadınız. Onların bir evin dört duvarı arasında, günlerin dar sokakları, yılların tüketen çıkmazları arasında kaybolup gittiklerini anlayamadınız. Eriyip içlerinden bittiklerini göremediniz. Körlüğün bir suç olduğunu aklınıza getiremediniz. Şimdi dönüp cesaretle hıyanetinize bakabilmeli, başka türlü olmasını sağlamanın çaresini aramalısınız. Onlara isimlerini ve hayatlarını geri vermelisiniz. Unutmayın, bu dünyadaki her ‘emanet’in bir sahibi var. Ve o herşeyi görüyor, sizin görmediklerinizi bile...

Para sahiplerine, kurumlara...

 Paranın aramızdan bazılarına Allah’ın bir imtihanı olarak verildiğini ve sorulacak bir hesabı olduğunu pek az düşündünüz. Toplumun mağduriyetlerinden kendinize bir pay çıkarmadınız. Lüks arabalarınızın içine gömülüp yalınayaklığın koruyucu hallerinden uzaklaştınız. Ellerinizdeki imkanlar, derdi olan insanların dertlerini, en azından bir kısmının, en azından bir tekinin dertlerini gederebilirdi. Bu kadar çok

 

 

dertlinin, bu kadar çok zenginle birarada yaşadığı bir ülkede, sizi savunabilecek hiçbir cümle kurulamaz. Yüzlerce genç kızımız eğitim haklarını kaybederken, seyretmeyi tercih ettiniz. Sadece şu şatafatlı törenlerinizden vazgeçseniz onların bir yerlerde okumaya devam etmelerini sağlayabilirdiniz. Aksine, örtülü halleriyle şirketlerinizde, okullarınızda, mağazalarınızda dolaşmamalarını tercih ettiniz, sessizce istediniz. Kuşkusuz içinizde istisnalar var, ama ayan beyan ortada ki yarayı kapatmaya yetmiyor. Etrafınıza ördüğünüz sahte ışıklardan, hayatın karanlık köşelerini göremez olmuşsunuz. Kendi hesabınızı tuttuğunuz kadar büyük bir dikkatle tutmuyorsunuz Allah’ın hesabını. Oysa nimet onun, zenginlik onun, yoksullardan gaspettiğiniz herşey onun. Tövbe edin ve mazlumların dertlerine çare olun. Kırgın gönüllerin onarılması için birşeyler yapın. Hayatın, hayatımızın bir ucundan tutun. Varlığınızın gereğini yapın.

Politikacılara, kanaat önderlerine...

 Kendi derdinize yanmaktan, sizi oralara yükseltenlerin halleriyle ilgilenemez oldunuz. Kendi paçalarınızı kurtarmak için onların ellerini bıraktınız. Hep en üstte kalmak istediniz, ama aşağıya bakmaya hiç yanaşmadınız. Aşağıdakilerin acılarını paylaşmadınız. Yaşadıklarını yaşamadınız. Orada olmanızı meşru hale getirecek hiçbir şey yapmadınız. Size gösterilen ilgiden koskoca bir ilgisizlik çıkardınız. Yapabileceğiniz basit şeyleri yapmadınız. Kendi kısır gündemlerinizle boğuşup durdunuz. Şimdi sizin halleriniz de hiç iç açıcı değil.

 

İlgi göstermeye bir türlü vakit bulamadığınız insanlar yine üzülüyor sizler için. Hiç olmazsa utanın. Sonra hal çareleri de bulabilirsiniz belki...Örtündükleri için mağdur edilenlere...

 Direnerek başının örtüsüyle yoluna devam edenlere, etmeyip içinden buğzedenlere, okulunu bırakmak zorunda kalanlara, başka diyarlara sürgün edilenlere, bu konuda zerre kadar bile olsa sıkıntı çekenlere... Hepsine sonsuz bir şükran borçluyuz. Nazik omuzlarında, kırılgan gövdelerinde, hassas ruhlarında taşımaya çalıştıkları onur, bizim gamsız çoğunluğumuzun onurudur aynı zamanda. Onlar ayakta durmaya çalışırken, bizi ayakta tutmaya çalışıyorlar. Hepsine saygı duyuyorum. Başlarına gelen ne olursa olsun, bugün hangi noktaya gelmiş olurlarsa olsunlar, yaşadıkları her bir sıkıntı için, Allah onlardan bin kere  razı olacaktır.

Bütün bu cümlelere sadece şunu eklemek istiyorum. Bizim gibi hariçten gazel okuyanlara kızmasın, gücenmesinler. Allah’ın emrini yerine getirmek üzere yola çıktıklarını unutmasınlar. Bu onların, Allah biliyor ki, muzaffer olarak geçmeyi hakettikleri bir imtihandır. Hariçten gazel okuyanların, havadan ahkam kesenlerin, ulu orta teori döktürenlerin imtihanı da başka bir imtihandır. Yanılıp "mahzun ve güzel" yüzlerine gölgeler düşürmesinler. Kırılsınlar, sitem etsinler, ama öfkelenmesinler. Allah yardımcıları

 

 GÖKHAN ÖZCAN

Hosted by www.Geocities.ws

1