::Bu Kimin Hayati::
|
Halbuki, yaşamak isteseydiniz, yaşanacak ne müthiş bir
hayat vardı; ne maceralar, ne zevkler, ne heyecanlar, sizi ölürken bile
gülümsetecek ne hazlar... |
Bu Kimin Hayati Unuttunuz
yaşamayı... Hayatın
size ait olduğunu unuttunuz...
Sanatı, aşkı, sevişmeyi,
sevgilinizin dudaklarını emmeyi, oğlu kaybolan bir ananın
acısını paylaşmayı, başkaldırmanın
görkemini unuttunuz. Büyük bir
yolculuk değil hayat denen macera buralarda, bir deniz
kazasının sulara dağılmış enkazına
benziyor daha ziyade, tahta parçaları, yelken bezleri,
kırılmış dümenler, ıslanmış elbiseler,
devrilmiş direkler arasında tutunacak bir şeyler
bulabilmiş olanların suyun üstünde kalma çabası; bir yere
varmak değil artık amaç, tek istenen biraz daha dayanabilmek; o gün
tutulacak bir balık, bir gün daha günün batışını
görebilmek herkesin aklında olan. Hayatın
bir deniz kazası olmadığını anlatmak sanki gittikçe
daha güçleşiyor. Herkesin
bir tek kez elde ettiği hayat denen büyük yolculuğun
olağanüstü maceralarından, birden karşılaşılan
koylarda ortaya çıkıverecek deniz kızlarından, yolculara
eşlik eden neşeli yunuslardan, çiçekli sahillerden ve varılması
amaçlanan büyük limanlardan söz etmek manasını ve
inandırıcılığını kaybediyor. Hatta
bunlardan söz etmek insanları kuşkulandırıyor. Sanki
onlar yalnızca "Bir balık buldum" ya da "Sağlam
bir tahta var" türünden
bir cümle duymak istiyor, o anı kurtaracak bir cümle. Muhteşem
bir macera yaşamakta olduklarına inanmayanların o
muhteşem macerayı götürecek bir güce sahip olması da ne
yazık ki olanaksızlaşıyor. Öyle
sessizce, hayatı değil de ölümü bekler gibi bakıyorlar. Kendi
hayatlarının suskun seyircileri onlar. "Bütün
bu gördüklerim kimin hayatı" diye sormuyorlar, seyrettiklerinin
kendi hayatları olmadığından, hatta kendilerinin bir
hayatı olmadığından neredeyse eminler. Kendi
kaderlerine başkalarının sahip olduğuna inanıyorlar,
bunu değiştiremeyeceklerine de. Kendilerine
yalan söylendiğini bile bile yalanları dinliyorlar. İtiraz
etmiyorlar. Çoktan
unutmuşlar hayatı. Bir hayat
için dövüşmenin benzersiz lezzetini hiç tatmamışlar. Güzel bir
sofranın başında aç oturuyorlar. Ve, kendi
aç kalışlarındaki zavallılığı değil
de sofrayı küçümsüyorlar, o sofrada kendilerine sunulan zevkleri,
aşkları, şehveti, kavgayı, dostluğu küçümsüyorlar;
bunun zavallılığını gizliden gizliye hissederek ve
bunu hissetmekten nefret ederek. "Siz
bu sofraya layık değilsiniz" diyenleri korkuyla onaylayarak aç
bekliyorlar. Efendilerinden,
müstehcen bir korkuyla korkuyorlar, seslerini yükseltemiyorlar, "Ne
diyorsunuz siz" diyemiyorlar, "Kendi kaderime ben hükmederim"
diyemiyorlar, "Bu benim hayatım" diyemiyorlar, "Bu
sofradaki herşey bana sunuldu, bunun tadını
çıkartacağım" diyemiyorlar. Kendi
hayatlarını kendi elleriyle efendilerine sunuyorlar, bu onlara
hayatları için dövüşmekten daha kolay geliyor çünkü. Hayatı
yokolmuş bir adamın, hayat diye elinde kalmış son ve
şekilsiz parçaya kendi iradesiyle bir şekil verebilmek için
sürdürdüğü korkunç mücadeleyi anlatan bir film seyretmiştim bir
zamanlar; size hiç benzemeyen bir adamı anlatan bir film. Geçirdiği bir kazadan sonra
adamın boynundan altı felç oluyordu. İyileşmesi mümkün değildi. Herşeyi
anlıyor, herşeyi görüyor, konuşuyor, dinliyor ama vücudunu
kımıldatamıyordu; ölü bir bedenin üstündeki zeki ve
kararlı bir baş olarak yaşıyordu. Kendisini
yaşatacak bir gücü, yaşayabilmek için verilecek bir mücadelesi
olmadığı için, kendi iradesiyle ölmek için mücadele ediyordu;
"Bu benim hayatım" diyordu, "istediğim gibi
yaşayamıyorsam, istediğim gibi ölmek hakkına
sahibim." Onu bir tekerlekli sandalyeye koyup götürdükleri
mahkemelerde yargıçlara soruyordu: "Bu kimin hayatı?" Bizde
milyonlarca sağlam adamın soramadığı o harika soruyu
o sakat adam soruyordu. - Kimin
hayatı bu? Sadece
insanlara karşı değil, tanrılara karşı da
mücadele ediyor, kendi hayatının hakimiyetini kaybetmemek için
kımıltısız vücuduyla dövüşüyordu. Sonunda
insanlara "Bu senin hayatın" dedirtmeye muvaffak oluyordu. Sizin
yaşamak için yapamadığınızı o adam ölmek için
yapıyordu. Ve, ona
kendi isteğiyle ölebileceğini söylediklerinde, yüzünde sevincin ve
başarının gülümsemesi dolaşıyordu. Siz
sağlamsınız. Eliniz ayağınız tutuyor. Ama size,
siz bir sakatmışsınız gibi davrandıklarında,
hayatınızı elinizden aldıklarında, sizi hakaretlerle
ezdiklerinde, sizin insanlara verilen haklara layık
olmadığınızı söylediklerinde, geleceğinizi
sizin belirleyemeyeceğinizi size tebliğ ettiklerinde, bildiriler
yayınlayarak sizin bir hiç olduğunuzu yüzünüze
çarptıklarında, hayatın en küçük sevincinden bile size pay
vermediklerinde; paralarınızı, geleceklerinizi, hatta
çocuklarınızın geleceklerini çaldıklarında, sizin
insanlarınızı öldürüp arsızca
sırıttıklarında ağzınızı bile
açmıyorsunuz. Hayatın
güzelliklerini unuttunuz çünkü. O
muhteşem macerayı unuttunuz. Hayallerinizi,
ümitlerinizi onlar sizi terketmeden terkettiniz. Ve,
hayatın güzelliğini anlatanları dinlemek bile istemiyorsunuz. Ödünüz
patlıyor mücadele etmekten. Efendilere
karşı sesinizi çıkartmaktansa, bir kazazede gibi bir tahta
parçasına sarılarak sürüklenmeyi tercih ediyorsunuz. Malraux
herhalde sizin için söyledi o unutulmaz cümleyi: -
Uğrunda ölmeye değmeyen bir hayat yaşanmaya da değmez. Uğrunda
ölümü göze aldığınız bir hayat yok, çünkü
yaşadığınız bir hayat yok. Kendi
yarattığınız sirkin maskaraları oldunuz, hem
birbirinizi hem kendinizi aşağılıyorsunuz. Şikayetçiyseniz
bile şikayetinizi söyleyemiyorsunuz, düzeltmek için
çabalamıyorsunuz. Doğduğunuzda
size sunulan o zengin sofradan size ait olanı istemiyorsunuz. Unuttunuz
yaşamayı. Hayatın
size ait olduğunu unuttunuz. Sanatı,
aşkı, sevişmeyi, sevgilinizin dudaklarını emmeyi,
biraz sonra neler yapacaklarınızı hayal ederek
başbaşa akşam yemekleri yemeyi, oğlu kaybolan bir ananın
acısını paylaşmayı, bir dosta yardım etmenin
hazzını, başkaldırmanın görkemini,
"Tanımıyorum sizin kurallarınızı" diyen
başkaldırının insanın içine dolan keyfini, aynada
kendinize gülümsemeyi, sokakta bir çocuğun başını
okşamayı, bir kıza göz kırpmayı unuttunuz siz,
dansetmeyi, öfkelenmeyi, bağrılması gerekenlere
bağırmayı unuttunuz. Ölmüyor,
öldürülüyorsunuz. Yaşamıyor,
süründürülüyorsunuz. Kendi
kaderinin hakimiyetini ele geçirmek için ölümün peşinde koşan sakat
bir adamın gücü bile yok sizde. Birer
zavallı kazazedesiniz. Uğradığınız
kazayı bile unuttunuz, neydi kaza, nerede olmuştu,
hatırlamıyorsunuz. Umursamıyorsunuz
da... Halbuki,
yaşamak isteseydiniz, yaşanacak ne müthiş bir hayat
vardı; ne maceralar, ne zevkler, ne heyecanlar, sizi ölürken bile
gülümsetecek ne hazlar... Ama siz
yaşamıyorsunuz. Çünkü
hayatınız bir emir beklemekle geçiyor, yaşamınız
için sanki birilerinin size "Şimdi yaşa" diye emretmesi
gerekiyor ama, onlar size sadece "Şimdi öl" diye emrediyor ya
da "Şimdi sürün" diye. Uğrunda
ölünecek bir hayatınız yok...
Yaşanacak bir hayatınız da... Bu
sofradan siz aç kalkacaksınız ama kabahat sofrayı kuranda
değil, sizde elinizi uzatacak güç olmamasında Bıçağı
sokan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini
kaybetmiş de olsa o bıçak orada durur. Bazı
sabahlar için titreyerek, özlemle ve kederle uyanırsın; o
bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi
hissedersin içinde ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak
çabuk söner. Bıçağı
sokanın çıkarmadığını, kapanmamış bir
hesabı taşıdığını hatırlarsın
sadece. Ahmet ALTAN |
Geri:: |
Ó2001