::Cumle
Kurmak::
|
Hayat, cümle kurma satrancı haline
geliverdi. Her kelime bir hamle, her imalı söz bir 'şah', her cevap verilemeyen cümle bir 'mat'
oluverdi. O insanın içini
ısıtan, yüreğine su serpen, aklını
karışıklıklardan, beynini bulanıklıklardan,
hayatı karamsarlıklar-dan kurtaran cümleler azaldı. |
Cümle kurmanın yazılmamış hazin biyografisi Ağzımızdan çıkan ilk kelimeyle yüreğinizi
ısıttık, yüzünüzü güldürdük, neşeniz olduk. Bize neden cümle kurmanın
ızdıraplı, çetrefilli, riskli bir yol olduğunu
söylemediniz de, kelimenin mutluluğuyla avunduk yıllarca. Cümle kurmanın acemisi olduk, muzdaribi, yorgunu olduk. Bir cümle kurarak, bir kalbi
kırdık. Bir cümle kurarak,
bir başlangıca imza attık.
Bir cümle kurarak, bir filmin 'Son' yazısının
harflerini oluşturduk. Bir özne ve bir yüklemin yeterli olduğunu söyleyen dilbilgisi
kitaplarının basitliğinin aksine, hayatımız hangi
cümlelere özne olmanın ve hangi yüklemleri yüklenmenin ağır
tercih sınavlarıyla geçti.
Hangi cümlede 'ben' olacaktık?
Hangi 'biz'e katılacaktık?
Kim için 'sen', kim için 'siz', kim için 'o' olacaktık? '-Di'li geçmiş
zamanlarımıza eklenecek, '-yor' ekli fiiller belirleyecekti,
'-ecek'lerimizi. Ve bizi asla
ilgilendirmeyecekti, elâlemin '-miş'leri. Bizim için '-dır'ların kesinliği olacaktı,
-ya gözümüzle gördüğümüz ya da gözümüzle görmüş kadar kesin olan. Kimi zaman 'gizli özne' olsak da bir 'ben' olarak var olacak, faili
olmadığımız fiilleri üstlenecektik. Kimi zaman 'edilgen' bir fiilde
gizleyecektik kendimizi. 'Ben' diye
yükseltecektik sesimizi, gurur duyulası cümlelerde ve kısık
sesle dile getirilen bir savunma cümlesinde yarım ağızla
söylenecekti yine aynı 'ben'. İlk 'anne', ilk 'baba' kelimeleri dökülürken
ağzımızdan, aklınızdan uçuverdi söylenen sözlerin
geri alınamazlığı.
Ve biz, müfredat lisanıyla konuşan öğretmenlerimizden
bir kompozisyon konusu olarak öğrendik, dilin kemiğinin
olmadığını bir atasözü olarak. Biz, 'seviyorum' cümlesinin öznesi olmanın
ağırlığı kadar, bu cümlenin söyleyicisi ve
muhatabı olmanın ayakları yerden kesici başka bir
ağırlığını da bizzat yaşayarak
öğrenmek zorundaydık.
Yürümeyi düşerek öğrendiğimiz gibi, cümle kurmanın
zorlu güzergâhını da, yanlış zamanda, yanlış
muhataplara, yanlış kelimelerle kurulmuş cümlelerin
pişmanlık raporuna eklenmesiyle öğrendik. Ama dizlerimizdeki yaralar kadar kolay geçmedi,
dilimizdeki ve kalbimizdeki yaralar. İlk cümlelerimiz kalbimizle paraleldi. Kalbimizde ne varsa, cümlelerimizde de o vardı. Sonra, kalbimizi gizlememiz
gerektiğini öğrendik, nerden öğrendiysek. İçimizdeki cümlelerle,
dışımızdaki cümleler ayrışmaya
başladı. Bu
ayrışma o kadar yoğunlaştı ki, kalbimiz sızlar,
cümlelerimiz yalanlarla kirlenir oldu. Hayat, cümle kurma satrancı haline geliverdi. Her kelime bir hamle, her imalı söz
bir 'şah', her cevap verilemeyen cümle bir 'mat' oluverdi. O insanın içini ısıtan,
yüreğine su serpen, aklını
karışıklıklardan, beynini bulanıklıklardan,
hayatı karamsarlıklardan kurtaran cümleler azaldı. 'Seni seviyorum'lar çoğaldı ama,
kalpteki sevgilerden çok daha fazla.
'Ben'ler arttı, benliklerin şımarması
oranında. Hayatı, cümle kurmanın, kuramamanın, cümlelere muhatap
olmanın ızdıraplı, çetrefilli, riskli yolu
biçimlendirdi. 'Anne' sözcüğünün
sevimliliğiyle başlayan hayat, her zaman aynı sevimlilikte
bitmedi. Yapılacak hesaplar
arasına, kurulan cümlelerin sorumluluğu da eklenerek verildi son
nefesler. Murad ÇETİN |
Geri:: |
Ó2002