::Turkiyede
Pop Muzik::
|
Sezen Aksu: Konu
hakkında en güzel yorum Can Kozanoğlu'ndan gelmişti Roll
dergisindeki röportajda. "Efendi
bir günümdeyim. Bu konuya girmeyelim
isterseniz." Con Ahmet'in Devridaim Makinesi gibi, ya da laçka bir Anka
kuşu ya da ne bileyim çöp öğütme makinesi. Acaba bir gün kurtulabilecek mi necip
halkımız bu döngüden? |
Türkiye'de Pop
Müzik: Seyri Ve Mürettebatı Türkiye'nin 90'lı
yılların popüler kültürü denildiğinde, ilk sırayı
kuşkusuz pop müzik alır.
90'lı yıllarda adeta bir endüstri halini alan pop müzik,
aynı zamanda bir öğütme makinesine de dönüştü. 90'ların pop müziğinin
niteliksel yönü tartışmalı olsa da beklenmedik niceliksel
gelişmenin varlığı aşikar. 90'ların pop müziği
denildiğinde yanıtlanması gereken kimi sorular var. Patlamanın dinamikleri neyi ifade
ediyordu? Pop müzik bütün olarak neyi
ifade ediyor? Kime sesleniyor? Neyle ya da nelerle örtüşüyor? İşte önce bu sorulara yanıt
vermeye çalışacağım.
İkinci bölümde ise her türlü
nesnel kaygıyı bir kenara bırakıp bu müziğin
icracıları hakkında tamamen şahsıma ait görüş
ve düşüncelerimi, zaman zaman sululuk sınırlarını
zorlayarak anlatmaya çalışacağım. O halde başlayalım: İYİ YA DA KÖTÜ OLAN TÜR
DEĞİL İCRADIR Pop, doğası itibarıyla
gelip geçicidir. Belirli dönemlerin
belirli ruh durumlarına hitap eder ve yine belirli zaman dilimlerinde
insanların gözü kulağı olur.
Tam da o gelip geçici olan duygulanımların ifadesine
karşılık düşer ve bu yüzden popüler sözcüğüne
evrilir. Pop müzikle ilgili
söylenecek en komik şeylerden biri onun ne kadar kötü bir müzik türü
olduğundan dem vurmaktır.
(Sözü edilen şeyi ikinci bölümde kendim yaparak nasıl komik
duruma düşüleceğini örneklerle açıklamaya
çalışacağım.) Pop müzik, vasat olduğu için pop
müziktir. Pop müziğin, her
insanın kendini ifade etmesine yarayan, kendinden bir şeyler
bulabildiği müzik türlerine yakınlıklık kurduğu, çok
da tehlikeli bir genelleme olmayacaktır herhalde. Bu bağlamda, pop müzik de kanlı
canlı ve de büyükçe bir kitlenin ifade evreninde önemli bir yer teşkil
eder ve tam da bu yüzden sözü edilen patlamanın önüne geçilemez ve
restore edilemez. Çetin Altan'ın
tenis oynayan köylüleri ne kadar gerçekçiyse, pop müziğin
olmadığı bi r Türkiye düşünmek de ancak o kadar
gerçekçidir. Keza, müzik türlerini
iyi ya da kötü diye yorumlamak da çok vahim bir kavramsal hataya sebebiyet
verebilir. İyi ya da kötü olan
tür değil icradır. ACEMAŞİRAN'A DEĞİL
HAYATA İNANAN NESİL Türkiye'deki pop müzik
patlamasının dinamiklerini 80'lerde başlayan ve 90'lı
yıllarda hız kazanan kapsayıcı toplumsal
gelişmelerde aramanın yanlış olmayacağı
kanısındayım.
Ayrıca, bu gelişmenin tersine çevrilemez ve hatta geç
kalmış bir gelişme olduğunu da düşünüyorum. Darbe sonrası depolitizasyon
hamlesiyle Özal döneminin değişmeci yapısının
yarattığı etkilerden daha önce de söz edildiği için fazla
üzerinde durmaya gerek görmüyorum.
Dönemin koşulları içerisinde, müziğin de tüketim
çılgınlığından nasibini almaması
kaçınılmazdı. Ahmet
Hamdi Tanpınar, şöyle söyletir roman kahramanlarından birine:
"Hayata inanmak lazım Hayri Bey.
Siz hayata değil Acemaşiran'a inanıyordunuz."1
90'ların Türkiye'sinde ne Acemaşiran'a inanan o eski zaman
gençleri, ne de 70'lerin 16 yaşında örgüt üyesi olan liseli
gençleri geçer akçedir. Yeni
şehirleşen orta-üst sınıf gençleri kendilerine pompalanan
tüm o tüketim devri alışkanlıklarını iyiden iyiye
özümsemişlerdir. Herhangi bir
dünya görüşü olmayan, el ini kitaba sürmeyen, günlük gazeteleri bile
takip etmeyen, kapağı işletme bölümüne atıp bir an önce
zengin olmaya çalışan, hayatının en büyük heyecanı
utangaç lise flörtlerinden ibaret olan, velhasıl "Acemaşiran'a
değil hayata inanan" bu yeni kuşağa tam da denk
düşecek müzik türüdür pop müzik.
Ciddiyetin her türlüsünden sıkılan, kendi sığ
duygu dünyasına tercüman arayan, "yarış
psikolojisini" iliklerine dek sindirmiş bu yeni gençlerdir pop
müziğin patlamasına vesile olan.
ARZ İLE TALEBİN MUHTEŞEM
UYUMU Sebeplere değil sonuca
baktığımızda, karşımızdaki genel
manzaranın iç açıcı olmadığı açık. Hakkı yenmemesi gereken iyi örneklere
rağmen, genele baktığımızda aklı
başında bir kimsenin midesinin kaldıramayacağı
derecede kötü işler çıkartılabiliyor. Ancak, olayı "bu kitleye de bu
yakışırdı" gibisinden indirgeyici bir yorumla ele
almak ne kadar yanlışsa, "tüm bunları medya
pompalıyor, yoksa bizim halkımız sevmez böyle
şeyleri" düşüncesiyle yorumlamak da o derece
yanlış. Son kertede, bu
patlama arz ile talebin muhteşem uyumunun bu işten ekmek yiyen
medya tarafından manipulasyona varacak denli desteklenmesinin bir
sonucu. Medyanın
şişirmesinin patlamanın tahrip gücünü
arttırdığı kesin.
Ancak medya tarafından dışlandığı halde
arabeskin de zamanında benzer bir patlamayı
gerçekleştirmiş olduğu unutulmamalı. 25 YAŞINDAKİ
ÜNİVERSİTE MEZUNU NEDEN İZEL'E HAYRANDIR İşin bir başka yönü de
dünyadaki diğer ülkelerin de pop müzikten nasibini almış ve
hala alıyor olması.
Sosyo-iktisadi koşulları bizimkinden hayli farklı olan
İngiltere'nin bağrından kopup gelmiş bir Spice Girls'ün,
bir Britney Spears'ın ya da bir Backstreet Boys'un bizim
popçularımızdan daha üstün bir tarafları yok. Üç aşağı beş
yukarı, orada da aynı formül işliyor. Onların tek farkı daha iyi
pazarlanıyor olmaları.
Söylemek istediğim, pop müziğin yalnızca bize özgü bir
yozlaşmanın sembolü olmaktan ziyade, dünyanın her yerinde
benzer duygulara hitap eden ve doğru formül tutturulduğu zaman
hedefi on ikiden vuran bir eğlence endüstrisi kolu olduğu. Popçulardan entellektüel bir
açılım, köklü bir yenilik, kalıcı eserler beklemek
beyhude olur. Bunları
yapmadıkları için onları suçlamak da. Benim bir seyirci olarak yapmaya
çalıştığım, içlerinde gerçekten iyi işler
yapmak için çabalayanları bulup takip etmek, diğerlerini ise
anlamaya çalışmak ve bir gün daha oturaklı işler
yapacaklarına dair umudumu yitirmemektir. Türkiye'de pop müziği yaşatan kitleyi ise az çok
anladığımı sanıyorum ve yaptıkları seçime
saygı gösteriyorum. Başka
bir şey beklemek de eşyanın doğasına
aykırı olurdu zaten. Lakin,
anlayamadığım bir tek şey varsa, o da 25 yaşına
gelmiş bir üniversite mezununun neden hala onulmaz bir İzel
hayranı olduğudur.
(İzel yerine başka bir popçu da olabilirdi, özel bir garezim
yok kendisine.) POP MÜZİĞİN ATILIMINA
EMEĞİ GEÇENLER Yukarıda da belirttiğim gibi
kapitalist bir ülkede, eğlence endüstrisinin omurgasını
"alan memnun, satan memnun" şiarı oluşturuyor ve
bizim gibi garibanlara da tüm bunlara maruz kalmayı bir işkence
olarak değil de değişik bir tecrübe olarak görüp
değerlendirmek kalıyor. Ben
de yılların imbiğinden süzülüp gelmiş tecrübelerimi
sizlerle paylaşıyorum aşağıda, son derece öznel bir
biçimde. Buyrunuz Türk Pop
Müziği'nin (TRT jargonuyla Türk Hafif Müziği)
atılımında emeği geçen şarkıcıların
görkemli bir listesine2 ve yorumlarıma: (Sıralama rasgele
yapılmıştır, unutulanlardan ve yer
kalmadığı için söz edilemeyenlerden özür dilerim.) Kayahan: "Bir aslan miyav dedi /
Minik fare kükredi" gibisinden naif çocuk şarkılarından,
"Sarı saçlarından sen suçlusun" ya da
"Kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde" gibisinden
lügat parçalamalarına uzanabilen bir ruh yapısını anlamak
biz fanilerin yapacağı iş değil. Patlayan pop müziğin
kaymağını bir dönemlik de olsa doyasıya yiyen
Kayahan'ın TRT'deki konserlerini ailecek oturup keyifle seyretmemize
sebep olan şey neydi diye düşünürüm yıllardır. Aklıma gelen ilk şey "terkip"
meselesi. Her dönemin, o dönemdeki
sosyal-siyasal gelişmelere bağlı olarak bir "sihirli
terkip"i oluyor. Kayahan da bir
dönem, bahsi geçen "terkip"i tam da gözünden vurdu. İddialı bir tespit olacak ama,
tamamen depolitize olmuş bir "birey olamayanlar"
yığınına, insanların "Bir yemin ettim ki
dönemem" diyebildiği idealize edilmiş bir evren sunmak ve
aynı zamanda da -özellikle şarkı sözleri bağlamında-
arabesk yaptığı halde klasik arabeskçi tipinin kavruk,
isyankâr, toplumdışı, kırsal-kökenli görünümü yerin e
kibar, şehirli ve çocuk şarkısı da yapabilen bir adam
olarak çıkmak; üst-orta sınıfa ilaç gibi gelmiş
olabilir. Büyük şehirde
yaşayan, çoluğa çocuğa karışmış
müşfik, babacan ve de gözlüklü bir aile babasının Müslüm
Gürses dinlemesi düşünülemezdi herhalde. Ahkam kesmeyi bırakıp Kayahan'a gelelim yeniden. Bestelerini siyah perdeli karanlık
bir odada yapan bu "romantik" Türk büyüğü, adı
"Melankoli" olan neşeli bir şarkı yaparak dünya
müzik tarihine girmeyi dünden hak etmişti zaten. Neyse ki, "Allahım, ben nerede
yanlış yaptım?" sorusunu geç de olsa sorabildi
Kayahan. Daha sonra da "Atın
beni denizlere" sözlerini yazarak özeleştirisini çok şık
bir biçimde tamamladı.
Şimdilik. Son olarak Kayahan'a bir an önce
Leonard Cohen külliyatını dinlemesini tavsiye ediyor ve hala iflah
olabileceğine, belki bir gün müziği bile bırakabileceğine
inanmak istiyorum. Ferda Anıl Yarkın:
Şişman popçular tayfasının en talihsiz elemanı
diyebiliriz onun için. Eğer
formül, Burak Kut'un yaptığı gibi zayıf
başlayıp sonradan şişmanlamaksa; Yarkın'ın en
büyük hatası işe şişman başlamak oldu. "Cümbüş cümbüş yollar /
Beni kimler anlar" klasiği hala zihinlerde ve hala ilk günkü kadar
ürperti verici. Türkçe sözlük
"cümbüş" sözcüğü yalnızca iki anlam sunuyor:
"Bir müzik aleti" ve "eğlenti". Burada "yol" sözcüğünün
önüne sıfat olarak gelmiş olan 'cümbüş'ün anlamını
kavramak ciddi bir müşkülat içeriyor.
Bana düşmez ama, hani şöyle "stabilize yollar / beni
kimler anlar" türünden bir şeyler olsaydı, Ferda Anıl
Yarkın'ın kitlesiyle buluşması daha bir kolay olabilirdi
belki. Serdar Ortaç: Sevip sevmememiz çok
mühim değil, ona gerçek bir popçu diyebiliriz. Yaşını başını almış,
piyasanın kurdu olmuş, denklemi iyiden iyiye çözmüş bir çok
besteci varken Sibel Can, Ebru Gündeş gibi başa güreşenlerin
bile ondan beste istemesi de bunu gösteriyor. Kötü söz ve besteleri için hiç bir şekilde mazaret
teşkil etmiyorsa bile, bir radyoculuk geçmişi olması da, hiç
değilse diğerlerinden ayırıyor onu. Sıradışı sloganlar
bulmaya çalışıp komik durumuna düşmüyor (bkz. Mustafa Sandal) Serdar Ortaç. Dönemsel terkiplerden gayrı, her dönem
geçerli olan terkiplerin üstüne gidiyor ve de başarılı
oluyor. Ortaokul hatıra
defterlerine hakim olan hissiyatın farkında ve mayasını
oradan alıyor. "Bu devirde
kimse şah değil / Padişah değil",
"Karşıma bir daha çıkma sakın / Bence bu asrın
hatası olur", "Kafayı yormam / Sonuna bakmam / Ben adam
olmam" hep onun sözleri. Hoş bir magazinel
ayrıntıyla bitirelim. Henüz
büyüyüp, kirlenip Zaga olmadan önce Televizyon Çocuğu programında
Serdar Ortaç'a sürekli iğneli laflar eden Okan Bayülgen'in, Serdar Ortaç
hapishanedeyken onunla kurduğu dirsek temasının; bizzat Ortaç
tarafından "İçerideyken yalnızca Okan sürekli arayıp
hatrımı sordu" denilerek ifade edilmesini tüm mazoşist
magazin takipçileri huşu içinde hatırlayacaklardır. Samra Sökmen: Arkasında kimler
vardı bilemiyorum ama yanılgıları formülü fazlaca basite
indirgemek olmuştu. "Güzel
bir kadın için piyasayı kalbinden vuracak besteler istenir, üzerine
fazlaca basit sözler yazılır, söz konusu şarkılar
söyletilir, sıkı bir pazarlama ve parlatma harekatına
girişilir. Kadın bir anda
ünlü olur, kaset çok iyi satar. Alan
da memnundur, satan da." Formül bundan ibaret ama söz konusu
kadında ve onun için ısmarlanan bestelerde ufak da olsa bir incelik
bir parıltı olması beklenmez mi tüketiciler tarafından? "90-60-90 / Her gören hayran"
adlı hit adayından hatırlayacağımız Samra
Sökmen, kısa bir süreliğine de olsa o dolgun vücuduyla bir spor
programında sunuculuk yaptığı zamanlarda kokmaya
başladık. Televolelerin
habercisiydi belki de, bilemedik, göremedik, sessiz kaldık. "O sokaklarda hep onlar
oynadı." Sertab Erener: Farklı bir
yanı olduğu konusunda ben de çoklarıyla hemfikirsem de, ona
yapılan ayrımcılığın boyutlarıdır
ilgimi çeken ve beni rahatsız eden.
Nihayetinde Sertab Erener'in de piyasanın gidişatına
hitap eden bir pop şarkıcısı olduğunu niye
gözardı edelim ki?
Aşırı mükemmeliyetin zararları olduğu
aşikar. Yeri geliyor insan, o
şahane vokaller yerine, kırık dökük, kusurlu, samimi,
hatasıyla güzel olan vokalleri tercih ediyor. Celine Dion-Mariah Carey çizgisinden ilerleyip, o gereksiz
"diva" sanını almak yerine, Tori Amos- Bjork- Fiona Apple
kavşağına sürmüş olsaydı atını; işte
o zaman farklı olacaktı. Garip bir paralellik olacak ama,
dinozor yaftasından korkan, öte yandan piyasanın büyük gazetelerinin
yer yer aşırıya kaçan çiğliğini de kendine
yakıştıramayan işinde gücünde, eğitimli,
şehirli, tercihen yönetici konumundaki "yuppie" ya da
"beyaz Türkler", Yeni Yüzyıl gazetesinde bulmuşlardı
aradıklarını. Sertab
Erener de bu tekabüliyet ilişkisinin müzikteki
taşıyıcısı gibi geliyor bana. Kaliteli ama "ağır"
değil. Hazmı kolay ama
bayağı değil. Güzel
ama "seks bombası" değil. Onu dinlemek fazlaca bir itina gerektirmiyor ama
dinlediğini söylediğinde kınanmayacağını da
biliyorsun. Yine de umudu kesmeyelim
Erener'den. Kendi isteğiyle
Sezen Aksu tayfasından koptuğu gibi başka müspet eylemlere de
girişebilir. Suat Suna: Zamanında boşu
boşuna umutlandırmış bizi, kızmaktan başka
şey gelmiyor elimden. Kalite
ortalaması öyle düşük ki şirin ülkemizin pop müziğinde,
keman çalmayı bildiğini gördüğümüz bir pop
şarkıcısı böylesine heyecan verebiliyor insana. Parlayıp söndü. Bana kalırsa, piyasanın
isteklerine hitap edemedi. Elinde
kemanıyla en hüzünlü bakışları fırlatan romantik
gence ne kadar dayanabilir ki heyecan arayan kitle. Erdal: İkinci bir "Suat Suna vakası". Doğru zamanda, doğru yerde
olamayanlardan. 90'ların
başında, tam da TRT estetiği can çekişirken, bu durumun
farkına varanlar yükünü alıp yoluna gitti ama Erdal ve bir grup
insan takılıp kaldılar ne yazık ki. Manzarası güzel bir bölgede, sabit
bir kameranın karşısında efendi efendi
şarkısını söyleyen ve hep "bizden biri" gözüyle
gördüğümüz ya da öyle görünmek isteyen sanatkârların dönemi sona
eriyordu ve Erdal da yukarıdaki tarifin eksiksiz bir
karşılığıydı.
Ünsal Oskay'ın tespit ettiği gibi artık kitlelere çok
çalıştığı, sebat ettiği için
başarılı olanlar yerine talihli olduğu için,
doğuştan şanslı olduğu için başarılı
olanlar örnek gösteriliyordu. Alt ve
orta sınıfın liseli genç kızlarının modeli,
yoksul bir çocukluk geçirdiği halde, bir günde şöhret olup
kendisini ve ailesini kurtaran Ebru Gündeş, Sibel Can gibileriydi
artık. "Gittin gideli / Değişen
bir şey yok şimdi" gibisinden naif söz ve bestelerin devrinin
geçtiğini geç de olsa anladı Erdal ve söz ve beste
bağlamında daha "yırtık" bir şarkı
olan "Tek kürekçim sensin benim / Sen çekmezsen yürümez gemim"le
son bir atak yaptı ama nafile! Ayna: Erhan Güleryüz "Meçhul
Şarkıcı" olarak kalsaydı da "Garibim" ya
da "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" gibi
daha nice beste yapsaydı diyen zihniyet "keşke"yle
başlayan cümleler kurmamayı öğrendiği gün hayat daha
değişik olacak ama şimdilik konumuz bu değil. Roll dergisi Ayna için tıpkı
Barış Manço gibi kendi halinde, ortalamaya hitap eden keyifli bir
rock yaptığını yazmıştı. Bence de doğru bir tespit. Ama sonraları güzel güzel müziklerini
yapmak yerine kendilerine misyon yükleyip, "gençlere örnek olalım,
kötü yollara sevk etmeyelim" kulvarına girmeleri işin
tadını kaçırdı.
Kel olan ve güneş gözlüğü olan Cemil Özeren Bey'in
festivallere gelen sanatçılardan "elin çingenesi geliyor"
şeklinde söz etmesi, Güleryüz'ün içinde sigara geçen
şarkısından "çoluk çocuğa kötü örnek olur" gerekçesiyle
pişman olması üzücü gelişmeler. Hırsıza seslendiği şarkıda,
"Teybi al ama / Kasetler kalsın" dizelerini yazabilecek denli
"güzel" bir adama o güneş gözlüklü rezil imaj hiç
yakışmıyor. Bir de bu
grubun arkasında Erol Köse'nin (nam-ı diğer Dr. Erol Bey ) olduğunu bilmek huzursuz
ediyor insanı. Of Aman Nalan: Bu bayan, sırf
şu yaratıcılık şahikası lakabından ötürü
bu yazıda adından söz ettirmeyi garantilemişti zaten. Seri üretimin en bariz göstergelerinden biri
olduğu söylenebilir. İnsan
azıcık da olsa gayret etmeli değil mi, kalite
bağlamında değilse bile, farklı bir yönü olması
bağlamında. Bu yaz yeniden
popüler bir şarkı yakalayıp adından söz ettirdiğine
göre, ne mutlu onu ortaya çıkarıp ona bu lakabı
bulanlara. Oya-Bora: "Kime hitap
ediyorlardı? Neden
vardılar?" gibi sorular bir tarafa, "Çingeneler
Zamanı" filmi için yapılmış şarkılardan
birine Türkçe söz yazıp söylemeleri oldukça üzücü bir
gelişmeydi. Sonraları
Bora'nın eski Yeni Türkü elemanı Cengiz Onural'la birlikte güzel
film müzikleri yapmakta olduklarını öğrenmek hafifletici bir
sebep oldu benim için. Kliplerinde,
evcil, sevecen havalar içindeydiler; belki de onun için
başarısız oldular, kimbilir.
Yonca Evcimik: Patlayan Türk Pop
Müziği'nin tarihi yazılacaksa eğer, Evcimik ilk sözü
edileceklerden biridir. Kerameti
kendinden menkul, söz yazarı ve de marjinallik sömürgeni Aysel Gürel'in
onun için yazdığı şu sözlerin, tam kapasite
çalışan bir sektörün doğuşunda başat rollerden
birini oynayacağını kim bilebilirdi: "Aboneyim abone /
Biletleri cebimde / Ballı lokma tatlısı / Aman hadi hayırlısı."
İlgilenenlerin
hatırlayacağı gibi, Yonca Evcimik ilk patlayanlardan biriydi
ve de bu talihin verdiği havayla uzun bir süre başa oynadı
camiada. Bu patlamanın anahtar
sözcükleri basitlik, ciddiyet yoksunluğu ve belki de özel radyolar
olabilir. Yukarıda
görüldüğü gibi basitin de ötesinde, kafiyeden başka hiçbir
şeyi dikkate almayan sözleri vardı "Abone"nin. Müzikal olarak daha da basitti, Onno Tunç-
Garo Mafyan ikilisinin ellerinin tersiyle yaptıkları gecelik
bestelerden biriydi. Ve tuttu. Bana kalırsa, mecburen 17 yaş
altında belirli bir gruptu Evcimik patlamasına ön ayak olan, ama o
bütün yurda mal edildi. TRT
haricindeki her türlü basın-yayın kuruluşuna elinden gelen en
iyi muameleyi yapacak konuma bizzat TRT tarafından getirilen necip Türk
milletinin özel radyo salgınına tutulduğu yıllardı
ve Pearl Jam grubunun özensizce yaptığı bir şarkı
kaydının, yalnızca radyoda yayınlanması suretiyle
nasıl da popüler olduğu bilinen bir vakaydı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde
Yonca Evci mik'in yapması gereken tek şey, tiyatro geçmişini
iyi kullanıp "klip devri"ne uyum göstermek ve ciddiyetten
çatlayan abla ve abilerinin aksine hafif ve hazmedilebilir olmaktı. O da bunu başardı. Sonraları çeşitli imaj
yenileme operasyonlarını takip ettik Evcimik'in. Bunlardan bir tanesi beraberinde hoş
bir televizyon anektodunu da getirmişti. "Bandıra bandıra ye beni / Doyamazsın
tadıma" zamanlarıydı ve dönemine göre bir hayli erotik
bir kliple pazarlanıyordu şarkı. Siyaset Meydanı'nında konu pop müziğin
gidişatıydı ve bu klibe atıf yaparak esip gürlüyordu
bazı "ağır" insanlar, "bu ne
ahlâksızlıktır?" diye.
Bir yerde Aysel Gürel'in dayanamayıp "Yahu şu kıza
bir bakın, iki dirhem bir çekirdek, bunun neresi seksi?"
makamından bir laf edip bütün o imajı yerle yeksan eylemesi oldukça
eğlenceliydi. Nilüfer: Kayahan Bey'in "daha az
arabesk" bestelerini seslendiren bir yorumcu olarak
çalıştı bir dönem, pop müzik endüstrisinde. O hiç değişmeyen ses rengiyle
kendisi için hazırlanmış şarkıları seslendirmek
suretiyle arz-ı endam etmesi haricinde, herhangi bir icraatını
görmedim ben. Keşke futbolcular
gibi, sanatçılarda belli bir yaşta jübile yapıp aktif
şarkıcılığa veda etseler. (Benzer bir durumda olan Erol Büyükburç'a selamlar,
saygılar) Yanlış anlaşılmasın, kötü bir niyetim
yok bunu söylerken. Benim derdim,
gençlerin önü açılsın. Burak Kut: Bu endüstride, özellikle
çıkış şarkısında denge unsuru çok mühim. Ne çok kaliteli bir iş çıkarmaya
çalışıp potansiyeli ürkütmeyeceksiniz, ne de işin
cılkını çıkarıp baştan kaybetmeyeceksiniz. Orta yolu bulanlara güzel bir örnektir
Burak Kut. "Benimle oynama /
Söyledim sana / Şansını zorlama / Uğurlar olsun" Bu
şarkının tavlayıcı müzikal yapısı bir
tarafa; hangi liseli, utangaç flört deneylerinden birinde
"çıktığı" kişiye tam da bu sözleri
söylemek gereğini duymamıştır ki? Burak Bey'in sonraları bir hayli
kilo alıp, o gereksiz turuncu camlı gözlükleriyle
viva-gala-şamdan platformunda boy göstermesi kesinlikle sinir
bozucuydu. Bu notu da eklemiş
olmam muharririn popçularla arasındaki aşk-nefret ilişkisinin
boyutlarının tayin edilmesini kolaylaştırır
inşallah. Ragga Oktay: Bu sinir bozucu tecrübeyi
hatırlayanlar hatırlamayanlara anlatsın mümkünse. Ben sadece "Derdime derman çukonata
kız / Biz çukonatın hastasıyız" sözlerini nakledeyim. Burak Kut bahsinde cılkını
çıkarmamak gerektiğinden söz etmiştik. Buyrun çıkarılmış
hali! Ajda Pekkan: Aslına
bakarsanız biraz üzülüyorum Ajda Hanım'a. Piyasada birçok benzeri, hatta daha kötüleri de olduğu
halde, dalga geçmek isteyenler hep ona yüklenirler. Gerçi, küçük çaplı bir popüler kültür efsanesi olan
Yalçın Pekşen röportajı Pekkan açısından son derece
talihsiz ama yine de biraz da insaflı olalım bu kendi çapında
"süperstar"a. Biliyorsunuz,
süperstarlar kolay yetişmiyor. Seden Gürel: Aykut Gürel iyi işler
yapma potansiyeli olan ama piyasaya uyanlar cinsinden bir besteci ve
aranjör. Benim merak ettiğim bu
iyi işleri karısından esirgemeyip farklı bir kulvara yönlendirseydi
Seden Hanım'ı daha mutlu bir çift olmazlar mıydı? "Bum bum bum / Daldan hop dala uçtum
/ Sonunda bir dala kondum / Nedir bu daldaki durum" gibi bir çocuk
şarkısının yetişkin bir kitleye sunulması, her
şeyden geçtim ama "ayıp" sayılmaz mı? Fatih Erkoç: Pop müziğin ilginç
figürlerinden birisi de Fatih Erkoç. Konuyla ilgilenen herkes, onun ne kadar iyi bir
çalgıcı olduğunu söyler.
Özdemir Erdoğan'ın ürkek caz denemelerindeki coşkun
trompeti çalan adamla, "Oynatmaya az kaldı / Doktorum nerede? / Bir güzel kız yüzünden
çıldıracağım" şarkısını yapan
adamın aynı kişi olduğunu bilmek,
şaşırtıyor ve biraz da kızdırıyor
insanı. Son kertede, problematik
popçular diyebiliriz Erkoç ve benzerlerine.
Aidiyet sorunlarını bir türlü çözemediklerinden, ne dar ama
sıkı bir hayran kitlesi yaratabiliyorlar kendilerine, ne de diğerleri
kadar popüler olabiliyorlar. Yavuz
Turgul'un deyimiyle "ilahi çelişki"nin müzikteki
yansıması. Sezen Aksu: Konu hakkında en güzel
yorum Can Kozanoğlu'ndan gelmişti Roll dergisindeki
röportajda. "Efendi bir
günümdeyim. Bu konuya girmeyelim isterseniz."
Con Ahmet'in Devridaim Makinesi gibi, ya da laçka bir Anka kuşu ya da ne
bileyim çöp öğütme makinesi.
Acaba bir gün kurtulabilecek mi necip halkımız bu döngüden? Harun Kolçak: Uzun, sarı,
kıvırcık saçlı, şişman ve de
bıyıklı bir adamın envayi renk spot
ışığının altında kendine özgü dans
stiliyle şu şarkıyı söylediğini tahayyül edin:
"Gir kanıma / Hani bekarlık sultanlık derdin / Yetti
canıma / Yaşarım ben senle, gir kanıma"
İşte fazla yara almadan atlattığımız Harun
Kolçak vakasının bir özeti.
Babası Eşref Kolçak'la bir araya geldiklerinde ne
konuşurlar acaba. Ya da
babası bu klibi seyrettikten sonra, "bu ne
soytarılıktır bre zıpçıktı" diye kükremiş
midir? İzel- Çelik- Ercan:
Zamanında, en şık kostümleriyle ve de en efendi halleriyle
kameraya bakıp güzel güzel şarkılarını söyleyen bu
üç gençten İzel olanının yıllar sonra sürekli "seks
bombası" olmaya çalışıp bir türlü beceremeyen bir
Viva-Gala-Şamdan müdavimi olacağını, Çelik
olanının Atatürkçülüğü halkına belletmeye
çalışan bir misyoner olacağını, Ercan
olanının ise sınıf atlayacağını kim
bilebilirdi? Keşke İzel-
Çelik- Ercan hiç dağılmasaydı, "gözlerim dolu dolu oluyor
/ sen buradan çekip giderken" sözlerinde bir samimiyet vardı hiç
değilse. Aşkın Nur Yengi: Genç
popçuların saygı duyması gereken bir isim. Çünkü, pop müzik patlamasında onun da
önemli bir payı var. Sezen Aksu
himayesinde çıkardığı ilk albümü beklenmedik bir ilgiyle karşılandı
ve bu ilginin verdiği cesaretle birçok yeni albüm çıktı daha
sonra.
Hatırladığım kadarıyla, kötü bir albüm de
değildi o. İnsanların
kaşarlanmış bayan popçulardan bıktığı bir
dönemde, eli yüzü düzgün bir vokal çalışması ve vasatın
üstünde şarkılarla, pop müziğin yol aldığı
ikinci kulvarı açanlardan birisiydi.
Bu ikinci kulvar Sertab Erener'den söz ederken anahtar kelimelerini
verdiğim ve şu sıralar Candan Erçetin, Sertab Erener,
Yaşar, Ayşegül Aldinç, Levent Yüksel, Rafet El Roman gibi isimlerin
başı çektiği bir alan.
Yengi, sonraları bu yolu terk edip, "Ay
İnanmıyorum!" şarkısıyla başka sulara
yelken açmayı da denedi ve bir ölçüde başarılı da
oldu. Ama artık
miyadını doldurduğu kanaatindeyim. Umuyorum o da bunun farkına varır da, kendine bir
şans daha verir. Tarkan: Tarkan bahsi çok temel bir
soruyu da beraberinde getiriyor: Nedir Tarkan'ı diğerlerinden
farklı kılan ve bu kadar popüler olmasına sebep olan? 98 yazında Tarkan adını
hayatında hiç duymamış bir grup İrlanda işçi
sınıfı üyesinin 15 gün Türkiye'de kaldıktan sonra
evlerine birer Tarkan albümüyle dönmeleri bizzat tarafımdan
gözlendiği gibi İspanya'nın şirin kenti
Salamanca'nın en gözde diskosunda, gecenin sonu gelmiş ve herkes
yorulmuşken, bütün diskoyu harekete geçirmek için Tarkan'ın
"Yakalarsam muck muck!" şarkısının çalındığı
ve bunun da işe yaramış olduğu olayı bizzat
yaşayan güvenilir bir kaynak tarafından bana
aktarılmıştır.
Öncelikle o, yalnızca bir pazarlama harikası olan ve en ufak
bir yeteneğin izini bile göremediğimiz birçok benzerinden farklı. Sesi güzel, besteleri var ve kendi
çaplarında iyi besteler ve ayrıca kimi düzenlemelerinde müzikal
kaygılara önem verdiği açıkça görülüyor. Ancak, tüm bunlar popüler olmaya yetmeyen,
hatta yer yer bunu köstekleme potansiyeli olan özellikler. Buradan Tarkan'ın zeki ve ölçülü bir
adam olduğu tezine sıçrıyoruz ister istemez. Nerede neyin söyleneceğini, amaca
ulaşmak için nelerin makbul olduğunu biliyor Tarkan. Aceleci davranmak yerine, ihtiyatlı
ve de her daim saldırgan olmayan bir tutum içinde görüyoruz onu. Her şeyden önemlisi de, tüm bu
anlamlandırma çabalarının üstüne tüy dikmek gibi olacak ama,
MFÖ'nün bir şarkı sözünü ödünç alacak olursak: "Şeytan
tüyü var bu hınzırın." Başta da söyledik,
alıcısı ve satıcısı olan bir nesneden söz
ediyoruz ve günümüz dünyasında bir malın satışında
etkili olan temel faktörlerden birisi pazarlama. Tarkan bu anlamda çok şanslıydı gerçekten. "MTV'de klibim
yayımlanacak" havalarıyla Avrupa'yı fethettiğini
sanan saf gönüllü popçuların aksine yavaş ve emin adımlar
atıldı Tarkan için. Burada
mühim olan Tarkan'ın sunacağı imajdı ve tam da burada
Tarkan'ın farkı ortaya çıktı. Tarkan'ın fazladan bir çaba göstermesine lüzum yoktu. Çünkü Tarkan'ın görünümü, hal ve
tavırları kendiliğinden aranan bir "imaj"dı
zaten. Şahane bir
alaşımdan söz ediyoruz. Bir
kere seksi ve bunu nerede kullanacağını biliyor. Hem romantik, hem küstah. A yüzünde "ah yanardöner bir
acayipsin" diye sitem ederken, B yüzünde "unutmamalı o güzel
günleri" diyebiliyor. Bir
klibinde en kırılgan haliyle göz süzerken, diğerinde
partnerini yatağa davet eden güçlü erkek bakışlarını
fırlatıyor. Müzikal
formların da güzel bir kaynaşması var onda. Arabesk motifleri eksik etmiyor
şarkılarından, ama tamamen Batı müziği
formatındaki bir düzenlemeyi de sunmayı da ihmal etmiyor B5 olarak
da olsa. Öte yandan bir yerde Türk
Sanat Müziği'nin sınırlarına dalarken, bir başka
şarkıda flarmoni orkestrasını stüdyoya sokabiliyor. "En iyi imaj hiç olmayan
imajdır" düsturunun ideal bir örneği Tarkan. Kapsayıcı olabilmek, herkese
hitap edebilmek; aynı anda çok şey olup, hiçbir şey
olmamayı gerektiriyor ve Tarkan da bunu çok iyi
başarıyor. Avrupa'daki
başarısına gelince, müziğinde ve görünüşünde
oryantal figürlerden en ufak bir iz olmayan ve Batı'daki popun
aynısını, hatta daha iyisini yapan nice popçumuz bir türlü
Avrupa semalarına açılamazken, Tarkan'ın başarısını,
Avrupa'nın o bıktıran oryantalist perspektifinde aramak
yanlısıyım. Bir
Avrupalı'nın Tarkan dinlerken belli belirsiz bir üstünlük duygusuna
kapılıyor olduğunu iddia etmek bilmem çok mu spekülatif
olur? Mustafa Sandal: Ölçütlerimiz belli ve
bu ölçütler bağlamında Sandal'ı da başarılı
popçular arasında saymak gerekiyor.
Ancak, benim tahammül sınırlarımı öylesine
zorluyor ki kendisi. Alternatif,
kullanılmamış, dillere pelesenk olma ihtimali yüksek
şarkı sözleri yazmaya çalışması olumlu bir
tercihmiş gibi görünmekte. Ama
ortaya çıkan eserlere bakınca, keşke o da herkes gibi yazsa
şarkı sözlerini demekten alamıyorum kendimi: "Bu kız
beni görmeli / Bana kazak örmeli", "Onun arabası var / Güzel
mi güzel / Şöförü de var özel mi özel / Bastı mı gaza gider mi
gider / Maalesef ruhu yok / Onun için hiç mi hiç şansı yok" ve
sonuncusu "Seni tek geçerim bu âlemde". Bana itici gelenler başkalarına neden bu kadar çekici
geliyor? Son bir söz: Harun
Kolçak'tan bile daha kötü dans edebilen Mustafa Bey, kliplerinde dublör
kullanmayı düşünmezler mi acaba? Atilla Taş: Bu bir Erol Köse
prodüksiyonudur. Sırf bu yüzden
temkinli yaklaşılması icap eder. Çok kitap okuduğundan, okuduğu kitapların neler
olduğundan bahsettiğinde ona inanıyorum. Ama Dostoyevski'yle haşır
neşir olmuş bir insanın, nasıl olup da pembe bir ceketle,
özellikle gıcıklaştırılmış bir dans
eşliğinde "Boğazına dursun ham çökelek" diye
çığırabildiğini aklım almıyor. Çıtır Kızlar ve Birkaç
İyi Adam: "İyi kızlar cennete / Kötü kızlar her yere
/ Çıtır kızlar nereye / Nereye de giderler." Bizim
tercihimiz gözden ırak bir yeri seçmeleri yolunda olacaktır
elbette. Bunlar da Yonca Evcimik'in
Sezen Aksuculuk oynamaya çalışıp, eline yüzüne bulaştırmasının,
neyse ki unutulan sonuçları. Yeşim Salkım: Bir zamanların
sosyal içerikli radyocusu Beyaz, Star'da yaptığı programda
patronlarından Hakan Uzan'ın eşini ağırladı
birkaç ay önce. Söz konusu eşin,
kocasının kanalında bulunmuş olmanın verdiği
rahatlık ve küstahlıkla Beyaz'ı aşağılar bir
tavır takınması ve laflarıyla rezil etmesi görülecek
şeydi. Söz konusu eşin
adı Yeşim Salkım.
Sinemada müzikten daha başarılı olduğu bir gerçek. Başka da üstünde durmayı
gerektirecek bir yönü yok. Ege: Akdeniz pop diye bir şey olur
mu? Olmaz tabii ki. Ege'nin hakkında şarkı
yaptığı yaz aşkıyla birlikte şirin bir tatil
beldesinde inzivaya çekileceği günleri görecek miyim acaba? İzel: Önce İzel-Çelik-Ercan,
sonra İzel-Ercan ve en sonunda da İzel. Bölünerek çoğaldılar sevmeyenlerine inat. Neden "seksi" olmaya çalışıyor
ki İzel? Üstüme vazife
değil ama, nedendir bu zorlama, bu inat? Yoksa, çilli vatandaşlarımıza bir mesaj mı
verilmek isteniyor. Mirkelam: Onun farklı bir yerde
durduğu benim bir kuruntum mu diye düşünmekteyim
yıllardır. İki kasette
20 şarkı ve hepsinin altında aynı imza var: Söz-müzik:
Mirkelam. "Kahpe kader sen bana
ne zaman güleceksin / Ah bir joker bu ele ne zaman vereceksin"
sözlerinin de gösterdiği gibi, karşımıza ne yaptığını
bilen bir adam var. İşinin
insanları eğlendirmek olduğunu biliyor, ne çok ciddiye
alıyor ne de aşırı basitliğe geçit veriyor. Ölçülü, güzel ve kendisi gibi olabilen bir
adam. Bülent Ortaçgil için
hazırlanan "Şarkılar Bir Oyundur" adlı albümde
Ortaçgil'in "Bütün Çiçekler Su İster"
şarkısını öyle bir yorumlayışı var ki,
Ortaçgil'e "benim şarkım da pop olabiliyormuş"
dedirtmeyi başardı.
İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ediyorum. Soner Arıca: Bir yerde bir hata
yaptı ama, bunu kendisi de anlayamadığından silindi
gitti. 94 yazında bir izci
kampında, her gün, bıkmadan bize dinletilen bir Soner Arıca
şarkısı vardı: "Beni yaktın yıktın
gittin vefasız".
Hatırlatmak istedim. Hakan Peker: İşte sektörün
başat isimlerinden birisi. Her
döneme ve kitleye hitap edebilen, esnek bir yapı arz ediyor. Yıllar öncesinin bir Hakan Peker
klasiği, küçük çaplı bir efsane olarak Hakan Peker tarihinin
şanlı sayfalarını süslemekte: (Bu arada "Bir
efsaneydi efsaneydi / Senle beraber olmak" şarkısını
da analım.) "Hey Corc versene borç / Olmaz Maykıl bende de
yok." Corc ve Maykıl adlı iki arkadaşın diyaloglarından
oluşan bu nadide şarkıda, Maykıl senedinin günü
geçtiğinden zor durumdadır ve haciz tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Böyle bir
durumda Maykıl, tabii ki karagün dostu Corc'a koşar ilk iş
olarak. Fakat o da ne, Corc'un
sıkışık bir zamanıdır ve Corc
arkadaşının talebine içi kan ağlayarak da olsa
"Olmaz Maykıl, bende de yok" diye yanıt vermektedir. Şarkı arkadaşlar
arasındaki dayanışmanın ana teması olduğu ince
bir ebedi eser olacakken Corc'un duyarsız tavrı bu
olasılığı ortadan kaldırmıştır. Bu arada, Hakan Peker'in
"breakdance" patlamasının yaşandığı
yıllarda bu yöndeki girişimlerini hatırlayacak denli çöplük
hafızalı, güzel insanlar var mı acaba aramızda? Candan Erçetin: İtiraf etmeliyim
ki, o değişik.
Yukarıda da değinmiştim, pop müziğin kitlesi ve
ifade haritası farklı bir alanı olabileceğinden. Candan Hanım da bu alanın en
iyilerinden birisi. Ona da gereksiz
bir ayrımcılık atfediliyor, bu işin üzücü
tarafı. Öte yandan, gerek
mesleki formasyonu, gerek tavrı, gerekse de işine gösterdiği
özenle, farklı olduğunu belli ediyor. Peki gelmiş geçmiş en kötü klip yönetmenlerinden olan
Mete Özgencil'le ortak çalışmalarının biteceği gün
gelecek mi? Çelik: Rivayete göre, 96
yılında Kral TV Müzik Ödülleri Töreni'nde Mazhar Alanson, Çelik'le
karşılaşır ve şöyle selamlar: "N'aber Çelik,
Atatürk nasıl?" Çelik ayrı bir alemden gelmiş gibi. Onu ve onun yüce amaçları uğruna
çırpınışlarını anlatmaya cümleler kafi
gelmiyor. O zaman bırakalım
da, onu "ilelebet magazin" insanı Kenan Erçetingöz
anlatsın: "Çelik inanılmaz akıllı bir çocuk. Çok ilginç fikirleri var. Bugüne kadar Türkiye'de söylenmemiş,
söylenmeye cesaret edilmemiş."3 Bu noktada bir soluklanalım. Anlaşılan pop çağı
deyimiyle "şoke olacağız". "'Üretmek lazım' diyor, 'Üretmeyen toplumun sonu yok'
diyor. Verdiği mesajlar
müthiş... "4 Görüldüğü
gibi, Çelik tıpkı bir florasan gibi, ışık
saçıyor etrafına. Devam
ediyoruz: "Açık açık söylüyor, tehditlere
aldırmıyor: 'Dönün, Türkiye'nin tarihine bakın. (...) Benim şu anda yönetim biçimim
elden gidiyor. Cezayir olduğu
zaman, İran olduğu zaman mı bunlar Atatürk demeye
başlayacaklar? Diyenleri
görüyoruz. Hepsini kıtır
kıtır kesiyorlar.
Açıktır bu iş.
Ordu bu işe sahip çıkıyor.'"5 İşte Türk
popunun allamesi Çelik. Uzun
saçlarıyla, "Ateşteyim ateşte ateşte / Aklım
düştü bir kıza işte" şarkısını
söyleyen Çelik daha zararsız değil miydi? Ama önyargılı olmamak gerek. Biliyorsunuz, "devir
değişti, eee tabii Çelik de değişti."
Değişimin ilk sinyalini "gücetapan"lar gibi
davranmayıp, motivasyon üstadı Kadir İnanır'a
karşı, kız arkadaşını savunarak gösterdi. Umuyoruz arkası gelir. Bu liste ne yazık ki böylece
uzayıp gidiyor ve bir süre sonra baktım ki, sürekli aynı
şeylerden söz etmek zorunda kalıyorum. Yalnızca isimler değişiyor. Kimsenin hakkı yensin istemem, o
bakımdan listenin kalan elemanlarına kısaca değinip
yazıyı bitirmek istiyorum: Mansur Ark: Hatırlamak
istemediğinizi tahmin ediyorum. Yıldız Tilbe: Türk popunun
kaybedeni. Bora Öztoprak: Çiçek
Dilligil'le evlenmesi Kaygısızlar fanatiklerini mutlu etmişti. Şahsenem: Hayırlı bir
icraatını görmüşlüğüm yok. Azeri olması bir avantaj mı? Bora: "Hadi hadi şeker /
Canım seni çeker." Yoruma gerek var mı? Niran Ünsal: Vardı, belki hala
vardır. Rüya Ersavcı:
"Kızım seni Edi'ye vereyim mi? / Kızım seni Büdü'ye vereyim mi? / İstemiyorum baba." Tiyatral
bir klibi vardı. Garipti. Aylin Livaneli: Kalıtıma
inanır mısınız?
Ben inanırım. Deniz
Arcak: "Zehir Ettin" vasatın üstünde bir şarkıydı,
arkası gelmedi. Hazal: Adı anılsın
istedim. Jale: Saç renginin beyaz olması
ilginçti. Sinan Erkoç: Sen kalk, Goran Bregovic'e
ait şarkıya Türkçe söz yaz ve Iggy Pop gibi vokal
yapacağım diye uğraş.
"Bu ne cüret?" diye soran olmadı mı acaba? Akın: Söylenecek bir şey yok. Şebnem Paker: Eurovision
üçüncümüzün "Dinle" adlı eseri güzeldi halbuki. Neden kaybolup gittiği
araştırılsın isterim. Rengin:
"Aldatıldık" adlı eseri hatırlanıyor hâlâ. Metin Arolat: İlk erotik
kliplerden birinden hatırlayacaksınız. Söz konusu klipte Merve İldeniz'in
göğüs nahiyesine dökülen şeyin dondurma mı, yoksa yoğurt
mu olduğu bir hayli tartışılmıştır samimi
arkadaş hasbıhallerinde.
Melis Sökmen: Burçlarla ilgili şarkı yapmak ilginç bir fikir
gibi görünüyorsa da, sonuç pek hatırlanacak cinsten değil. Ozan Orhon: O kiloların
birazını olsun verebilseydi Ozan Bey, şimdi Ebru
Şallı'nın eski eşi olarak hatırlanmazdı belki
de. Zeynep: Milliyetçi popçu
kontenjanından listede. Uzun
süredir adını duyulmuyor olması hayra alamet. Levent Yüksel: Başlangıç
şahaneydi, nedendir bilinmez arkası gelmedi. "Medcezir Manzaraları"ndan
"Tövbe"ye, garip bir rota.
Ait olamayanlardan. Rafet El Roman: Ayrı bir yerde
duruyor. Orası kesin. "Şu Hayatta Neler Oluyor"
ilginç bir çalışmaydı.
Nazan Öncel: Kötü bir başlangıcın ardından nefis
bir rotaya savruldu. Ona sadece
saygı duyuyoruz. Kenan Doğulu: Roma'yı
yakmaktan bahseden bu arkadaşımız için erken bir jübile
düşünülemez mi. Ozan Orhon'a,
Harun Kolçak'a, Ferda Anıl Yarkın'a göre yalnızca daha yakışıklı
olduğu için daha popüler olması haksızlık değil mi? Ercan Saatçi "Ya sev, ya terk
et!" ana temalı şarkısını bilenler
vardır. Gülüp geçilemeyecek bir
durumla karşı karşıyayız. "Bizim oranın cinayetleri"nden bahseden son
bestesini de hatırlayınca durum iyice vahimleşiyor. En kötüsü de söz konusu zatın bir
Fenerbahçe taraftarı olması. Tayfun: "Hadi yine iyisin /
İyisin iyisin / Sen işini bilirsin / Bilirsin bilirsin."
Klibini her seyredişimde içim giderdi, boynu kopacak diye. Deniz Seki: Bilkent Üniversitesi'ndeki
konserine binlerce kişinin gitmiş olması, hem Deniz Seki
hakkında, hem de üniversitenin öğrenci profili hakkında fikir
veriyor. Pınar Aylin: "Kamyonetin
arkasında oturup şarkısını söyleyen kız"
fikrini bulan kişi mutlu mudur acaba hayatından? Sibel Alaş: Umut verici bir
çıkıştı, ne yazık ki arkası gelmedi. Hilal Cebeci: Abartı,
bayağılık, sahtelik...
Onu Ahmet Yılmaz'ın saygıdeğer karakteri
Kılllanan Adam'a havale ediyorum. Gülşen: Pijamayla şarkı
söylemek, hiç de orijinal bir fikir değildi. "İmaj maker"larına duyurulur. Doğuş:
Viva-Gala-Şamdan'dan çok Hafta Sonu kulvarına hitap ediyordu, belki
de o yüzden istediği başarıyı elde edemedi. Rober Hatemo: Geçelim. Ümit Sayın: Suavi'nin
seslendirdiği nefis bestesinden söz edilir hep. Kendi icrasında herhangi bir
pırıltıya rastlayamadım ne yazık ki. Demet: Bir Gürol Ağırbaş
bestesi olan "Arnavut Kaldırımı"yla kurtarıyor
kendini. Vasatın üstünde
olduğunu söylemeliyim. Yaşar: Farkını fark
ettiklerimizden biri de Yaşar.
Şahsen bana hitap eden bir müzik değil
yaptığı ama, efendi olmaya çalışmayıp gerçekten
efendi bir adam olduğu için ve garip bir referans ama, ünlü olmadan önce
yazdığı şiirleri göndermek için Metin
Üstündağ'ı seçtiği için. Gökhan Tepe: Almayalım biz,
kalsın. Ciguli: Türkiye'nin en iyi
popçularından biri.
Basitliğin içindeki güzellik.
Kendini kasarak değil eğlenerek şarkı söylüyor ve
eğlendiriyor. İmaj
uğruna yapılan onca maskaralıktan sonra "Ciguli
Forte", gerçekten ilaç gibi geliyor. GMG: Mazhar Alanson'un "MFÖ öldü
mü ki, onun mirasını sahipleniyorsanız" deyip
fırçalaması ağır gelmişti o zaman için bana. Ama yıllar geçti aradan ve hak verdim
Alanson'a, hele kliplerini gördükten sonra. Sibel Tüzün: Sibel Hanım bir sabah
erkenden uyanır ve rockçı olmaya karar verir. Buna diyecek bir şeyim yok da,
konserin ortasında sigara içip izmaritini de seyirciye
fırlatmanın rockçılık değil terbiyesizlik
olduğunu biri anlatmalı Sibel Hanım'a. 1) Tanpınar. A.H.
(1962) Saatleri Ayarlama Enstitüsü.
Dergâh: İstanbul 2) Bu muhteşem listenin
oluşmasında emeği geçen, 63.Yurt 7. Kat camiasına selam olsun. 3) Erçetingöz. K.
"Çelik ile Yüz Yüze", Sabah, 01/98. 4) A.g.e 5) A.g.e |
Geri:: |
Ó2002