::Baliklarin Evi::

 

 

 

 

Durdum ve başımı gökyüzüne kaldırarak durumuma kıs kıs gülen kümülüs bulutlarına şiirsel olmayan bir bakış fırlattım. Sonra suya eğildim. Su üzerine yansıyan yüzümün şekli, batan bir gemiyi andırıyordu.

BALIKLARIN EVİ

 

"Bir kez okyanusa ulaşmaya gör, bir daha küçük nehirlerden söz etmezsin hiç" Hakim Sanai

Babası gibi yüzme özürlü olmasın, daha yavru iken suya alışsın diye, dört yaşını zamanın sıçrama tahtasından süt içtiği bardağa yuvarlayan Fırat'ı, deniz kıyısına götürdüm. Denizi ilk görüşü değildi ama, ona ilk kez bu kadar dikkatle bakıyordu. "Ne kadar çok su var di mi baba?" diye sordu.

"Evet, oğlum. Deniz, büyük bir sudur! Küçük su damlaları buluşurlar, denizi oluştururlar," diye yanıtladım her şeyi bilen baba ağzıyla!

"Damlalar buluşuyorlar mı baba?"

"Evet, Fıratcım, buluşuyorlar, bir araya geliyorlar!"

"Birbirlerini nasıl tanıyorlar baba?"

"...............!!"

"Nasıl tanıyorlar birbirlerini baba?"

"Büyüyünce anlatırım oğlum! Sen şimdi şunu bil yeter, denizin içinde balıklar yaşar!"

"Deniz balıkların evi mi, baba?"

"Balıkların evi, oğlum!"

Yerden yassı bir taş aldım ve suya fırlattım. Çırpıntı bile yapamayacak kadar yorgun olan denizin üzerinde birkaç kez kayan taş, sulara gömüldü. Bu durum, Fırat'ın çok hoşuna gitti. Yerden bir kaç taş da o alıp, denize attı, ama boşuna. Kırmızı renkli, yassı bir taş bulup ona verdim. Taşı fırlattı. Bu kez, büyük bir şans eseri suyun üstünde iki kez sıçrayıp yitti taş.

Fırat biraz bekledi, sonra "Deniz, taşımı geri ver!" dedi.

Deniz, ses etmedi!

Fırat sözlerini, kızgın bir sesle yineledi.

Aaaa, denize bak sen! Oralı bile olmadı!

Fırat bana dönüp ağlamaklı bir sesle, "Baba bak," dedi, "taşımı geri vermiyo, deniz!"

"Ben şimdi alırım ondan taşını !"dedim.

Paçalarımı sıvadım, ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkardım. Fırat'ın küçük kolunun güçsüzlüğü nedeniyle çok uzağa düşmeyen taşı bulmak için denize girdim.

"Balıkların evine girdin baba!" dedi telaşla Fırat.

"Onlar burada değil, derinlerde oturuyorlar oğlum" diye seslendim.

Taşın battığı yeri göz kararı bulup kırmızı renkli taşları çıkarmaya başladım. Hiçbirisi Fırat'ın su üzerinde sıçrayan taşına benzemiyordu. Fırat kıyıda sabırsızlıkla bekliyordu, bense taşı bulamıyordum. Babalık onurumun iki paralık olacağı düşüncesiyle paniğe kapıldım. Ağa takılmış ahtapot gibi debelenerek taşı arıyordum. Denizlerin tanrısı Poseidon'un, Andersen masallarındaki denizkızının ve Kaptan Cousteau'nun yardımıyla taşı bulduğumda, yüzümün iki kıyısı kocaman bir gülücükle birbirinden ayrıldı! Taşı Fırat'a verdim, sevinçle yeniden fırlattı. Taş bu kez suyun üzerinde sıçramadan denizin dibini boyladı. Ben, ikinci bir İnebahtı yenilgisi yaşamak istemediğimden, taşın suya gömüldüğü yeri gözümün içindeki haritada hemen işaretlemiştim. Yavuz zırhlısı gibi suları yara yara onu almak üzere yürümeye başlamıştım ki, Fırat arkamdan seslendi:

"Baba, o taş benim taşım değil ki!"

"Niye oğlum? Onu buldum ya!"

"Yok baba, bu taş zıplamadı! Benimki zıplamıştı!"

Durdum ve başımı gökyüzüne kaldırarak durumuma kıs kıs gülen kümülüs bulutlarına şiirsel olmayan bir bakış fırlattım. Sonra suya eğildim. Su üzerine yansıyan yüzümün şekli, batan bir gemiyi andırıyordu. Başımı suyun içine soktum ve yosunların arasında kendi çocukluğumu gördüm :

Denizle ilk karşılaşmamdı. Babamın memur olarak çalıştığı, kıyılara uzak taşra kasabasından, dedelerimin oturduğu Gebze'ye tatile gitmiştik. Beni, deniz kıyısındaki Eskihisar köyüne götürüp bir tepe üzerine kurulmuş olan kaleye çıkardılar. Gün batıyordu. Denizin üstünde turuncu-kızıl arası bir renk vardı. Bana mavi olduğu söylenen denizi tanıyamamış, "Baba, deniz nerede?" diye sormuştum.

Yıllar sonra, Galeano'nun " Kucaklaşmanın Kitabı" adlı yapıtını okurken, "Sanatın işlevi/1" adlı bölümde çarpıldım ve o akşamüstüne geri döndüm:

"Diego, denizi hiç görmemişti.Babası, Santiago Kovadloff, onu denizi görmeye götürdü. Güneye gittiler.Deniz, yüksek kum tepelerinin ardında uzanmış, beklemekteydi. Çocukla babası uzun bir yürüyüşten sonra kum tepelerine ulaştıklarında deniz, gözlerinin önünde patlayıverdi. Parıltısı öylesine uçsuz bucaksızdı ki, bu güzellik karşısında çocuğun dili tutuldu. En sonunda, titreyerek, kekeleyerek, konuşmayı başarabildiği zaman babasına yalvardı: 'yardım et de göreyim!'

"...................

Akgün AKOVA

 

 

 

Geri::

Ana Sayfa::

 

 

 

 

Ó2002

Hosted by www.Geocities.ws

1