::Kara
Kent Ankara::
|
Nedense 'şehir' diyesim gelmiyor o şehir için, 'kent' daha
uygun gibi... Şehir canlı, şehir çok
renkli, şehir sürpriz dolu; kent donuk, kent gri, kent düzenli... İstanbul şehir, Ankara kent... |
Kara Kent Ankara Pazartesi
günü Ankara'daydım... Ankara
soğuk şehir, Ankara kara kent. Ankara
içimde yara kent. Ankara,
gereksiz şehir... Meclise
uğramadım, Anıtkabri görmedim, Atatürk Orman Çiftliği'ni,
emekliye ayrılan bir personelin veda yemeğinde konuk olarak
bulunmaktan öte görmüşlüğüm yok.
Eymir'in kıyısında gözlerim buğulanmadı,
Kale'ye çıkmadım, Atakule'de yemek yemedim, Kocatepe'de abdest
almadım, Diyanet'e fetva sormadım, makam arabalarını
görmezden geldim, Hacı Bektaş'ta dua etmedim (Ankara'daydı,
yanılmıyorum değil mi..?)...
Havasını solumadım...
Ankara'da geçirdiğim vakti yok saydım, belki de
yaşamadım... Ne
oluyor, nasıl gelişiyor bilmiyorum ama kaderim birileriyle hep
Ankara'da kesişiyor. Hatıralarım
var bu sevmediğim, sevemediğim şehirle... Şehri
ne kadar sevemediysem, şehirdeki bazılarını da bir o
kadar sevdim... Bu ne
belalı bir çelişkidir... İlkin
8-9 yıl kadar önce adım attım kara kente... Ve hayatım boyunca bir daha
karşılaşmak istemeyeceğim manzarayı da o gün o
kentte, kardeşimle birlikte görmüştük... Kafa derisi itinayla yüzülmüş bir insan
başını hayatınızda kaç kere görebilirsiniz
ki... Ankaralılar hatırlar,
eski otogarın tuvaletindeki çöp kutusundan
çıkmıştı...
İşte o baş, tuvalet bekçisi tarafından
poşetiyle orta yere bırakıldığında,
manzarayı en yakınından gören birkaç talihliden biri
bendim... Kısmetin böylesi... İstanbul'dan
günübirlik kalkıp geliyorsun ve seni karşılayan manzaraya
bak... Gezmeye değil de kelle
görmeye geldik sanki... O et
yığınının bir insana ait olduğu fikri zihnimde
canlandığında duyduğum güvensizlik hissinin tarifi
yok... Bir savaşın
ortasında ve mermi yağmuru
altındaymışımcasına gizlenmek ihtiyacı
hissetmiştim... Sanki fail
oradaydı ve manzarayı izliyordu ve de rastgele birini oracıkta
öldürecekti... Çevremdeki herkese
potansiyel cani gözüyle bakmaya başlamıştım... Az sonra kardeşim de çıkıp
manzarayı görmüştü...
İşin ilginç yanı, tuvaletçi ne kadar panik içinde
aklını yitirmişçesine davranıp sağa sola
koşturuyor, oturuyor, kalkıyor, sürekli "nasıl? çöpteydi abi. nasıl?
nasıl?" diye sayıklıyorsa ben ve kardeşim de
sanki insan mezbahasında parça başı çalışıyoruz
da manzaraya alışığız gibi sakince yorum
yapıyorduk... Hatta
kardeşim, dünya ile bağını koparan tuvaletçiyi
yakalayıp ücretini bile ödedi...
Evet soğukkanlı ve sakindik ama ta derinden gelen
güvensizlik hissi, bizi biran önce şehri terketmemiz yönünde
dürtüyordu... terkettik... Yıllar
sonra kardeşim o şehre asker düştü... 97 yılı eylül ayında,
kardeşimi ziyaret için garda trenden indiğimde, kara kente ikinci
defa ayak basmış oluyordum...
Buz pateni yapanları izleyip, annemin özel olarak
yaptığı zeytinyağlı sarmaların üstüne
Bahçeli'deki bir pastanede dondurma ve baklavayı da cila olarak
çektikten sonra teslim saati gelmişti... Sonrasında iki farklı bilardo salonunda
Ankaralıları ezici farkla yenip İstanbul
bayrağını sallandırdım. İkinci rakibimin refakatıyla tren garına ulaşıp
İstanbul yoluna düşmekten başka hatıratım yok o
günle ilgili... O gün farkettim ki
Ankara'da kimim kimsem yok... Dostum,
akrabam, arkadaşım, selamlaştığım hiç
kimsem... O gün de sevemedim o
kenti... Nedense
'şehir' diyesim gelmiyor o şehir için, 'kent' daha uygun gibi... Şehir
canlı, şehir çok renkli, şehir sürpriz dolu; kent donuk, kent
gri, kent düzenli... İstanbul
şehir, Ankara kent... Ve 98
yılı ile başlayan Ankara-Konya merkezli iş seyahatlerimiz
sebebiyle, çetelesini tutmadığım için sayısını
bilemediğim defalar gelip gittim bu kente... Ama işim biter bitmez terkettim... Aynı yıl ilk kardeşim terhis
olurken, ikinci kardeşim asker oldu ve ağabeyinden Ankara nöbetini
devraldı... 99
yılı Eylül, Ankara'ya yeni bir ziyaret vakti... Adana'dan dönerken ikinci kardeşime
uğradım... Mamak'tan
Kızılay merkezine yürüyerek yaptığımız
seyahatin, Ankara'yı biraz daha tanıyıp kente karşı
sevgisizliğimi arttırmaktan başka etkisi olmadı... 99 Eylül
sonu... Bir pazar sabahı gene
Ankara'dayım... Bu sefer
yalnız değilim Ankara'da, kimim kimsem var... Kimim'i göremiyorum ama Kimsem'le oturup
akşam vaktine kadar sohbet ediyorum...
Dönüş Varan'la... Uzun
yolculuklardan sıkılmışım... Yol çabuk bitsin istiyorum... 5.5 saat bile çok geliyor... 2000
Ocak... Esenboğa'ya iniyor
uçak... Saat 12.30... Yerler karlı... O'nu görmeye gelmişim... Sarı bir gülü çöpe atıyorum
Gaziosmanpaşa'da... O
ağlıyor, ben sessiz...
Ayrılıyorum...
İstanbul'a nasıl döndüm bilmiyorum... Geçen
pazartesiye kadar bir daha adım atmadım kara kente... Geçen
pazar, 25 Kasım...
Haydarpaşa'dan trene biniyorum... İstanbul soğuk, İstanbul karlı... Üşüyorum... Ankara'ya kadar kar var...
Yolda çok üşüyorum...
Montum, berem, yarım parmak eldivenlerim
ısıtamıyor beni... Gidiş
bile soğuk Ankara'ya...
Pazartesi... Ankara kuru ama
güneşi bile soğuk...
Üşüyorum bu kentte...
Titriyorum... Kimler
var kimler yok..? Kimim yok, evlenip
yurdışına gitmiş...
Kimsem var, yeni eve geçmiş...
Sevdiğim dostum var, akşama kadar yolumu gözlemiş,
yemekte bana eşlik etmiş...
Dostum var, evine konuk etmiş, annesi börek
yapmış... O yok... Ve dönmeyecekmiş... İçim üşüyor gene... akk
(ankara kerten kelesi) |
Geri:: |
Ó2002