::Korku::

 

 

 

 

Bütünüyle yasaklardan kurulmuş bir dünyada, korku ruhumuzun bir ayar mekanizması olmaya başlamıştı.  Yeni olanı keşfetmeye çalışmak bile, çoğu zaman korkularımızın gerisinde kalıyor, gönlümüz istese de, yasakların verdiği korku engelliyordu. 

KORKU

 

 

 

Korkuyorum.Bu ilk korkum değil elbette.Çocukluğumda karanlıklardan korkardım.  Gecenin ölüm sessizliğinde karanlıkların ardından çıkıp gelecek olan adlarını bilmediğim garip mahluklardan korkardım.  Soğuk bir elin yanaklarımda dolaşacağından, yatarken ayağımdan tutup çekeceğinden, beni alıp bilinmezliklere doğru uçuracağından korkardım.  Benden büyük mahalle çocuklarından dayak yemekten korkardım.  Okulda öğretmenden, evde babamdan, camide ilk Kur_an dersi aldığım asık suratlı, kırçıl sakallı hocadan korkardım.

 

Gaz lambasının kör aydınlığında anlatılan devler, cadı karıları odanın karanlığında oynaşan gölgelerde zihnimde bir yığın halüsilasyonlara dönüşür ve korkularımın benliğimi etkilemesine mani olamazdım.  Çoğu gecelerde nefesim kesilene kadar başımı yastığa gömer sabahın bir an önce olması için ne kadar dua biliyorsam sıralardım.  Gün ışığı, bir anlamda bütün korkulardan kaçıştı.  Bir anlamda da, yeni baştan yaşanacak korkuların ilk basamağı.

 

Çocukluk yıllarımızdan taşıdığımız korkularımız gençlik yıllarımızda başka şekillere büründü.  Sevgisizliğe şartlandırılan bir dünyanın içinden gelirken <sevmek terk edilmek/ terk edilmek acı çekmektir.> düşünceleri o masallarda anlatılan devlerin, cadı karılarının yerini almaya başladı.  Bütün şiirlerin, bütün şarkıların ve hatta bütün filmlerin ortak tek konusu ayrılıklardı, kandı ve gözyaşıydı...  Artık gaz lambalarının titrek ışığında oynaşamayan hayaller, şehrin loş ışıklı barlarında, sinema salonlarında farklı renklere bürünmüş korkular olarak zamana ayak uydurmaya başlıyordu.  Ayrılığın dayanılmaz acısını yaşamamak için en kestirme yol sevgiden uzak olmaktı.  Korku, benliğimizi saran bir sisti, ama geçmişle arasındaki fark yalnızca değişen düşüncelerimize egemen olmaya başlayan gönül aynamızın yansımalarıydı.  Çoğu zaman bu yansımalarda sevginin izlerine rastlamak güç oluyordu.

 

Bütünüyle yasaklardan kurulmuş bir dünyada, korku ruhumuzun bir ayar mekanizması olmaya başlamıştı.  Yeni olanı keşfetmeye çalışmak bile, çoğu zaman korkularımızın gerisinde kalıyor, gönlümüz istese de, yasakların verdiği korku engelliyordu.  Birileri, düşüncelerimize hudutlar çizdiği gibi, gönlümüze de, ruhumuza da hudutlar çizmeye çalışıyor ve biz çaresizliğimizin prangalarından kurtulacağımız günü bekliyorduk.  Bütün beklentilerimiz bile aslında belli bir korkuyla doluydu... 

 

Korkmamayı öğrendiğimizde cesaretin bir sınırı olması gerektiği çıktı karşımıza.  Cesaretin sınırı, yine korkuydu...

 

Cesaretimizin sınırını iyi çizememiş olmamızın verdiği ağır yük, cesaretsizliğimizin altında ezilmemize neden olurken, bütün güzelliklerimizi bu iki ince çizgi arasına mahkum ettik.  Uzanabildiğin kadarını alırsın diye cesaret verenler, ruhumuza ektikleri korku tohumlarını öylesine suladılar ki uzanmak istesek de kolumuz dirseğimizden hep bükülü kaldı...Sevdiğin kadar sevilirsin diye gönlümüze hudut çizenler, hayallerimizin pembe renklerini hep siyaha boyayıp , sevmenin azap olacağını öğrettiler.  Sonrada karşımıza çıkıp cesaretsizliğimizle alay ettiler.

 

Halbuki;

 

Sevebildiğin kadar özgür

 

Sevebildiğin kadar cesur

 

Sevebildiğin kadar insansın

 

Halbuki;

 

Bütün korkuların tek nedeni sevgisizlikmiş.

 

SIYRILDIM BÜTÜN KORKULARIMDAN

 

 

 

Geri::

Ana Sayfa::

 

 

 

 

Ó2002

Hosted by www.Geocities.ws

1