::Siir ve Adam::

 

 

 

 

Burada silinmiş iki buçuk satır var.  Okumak için boşuna uğraştım.  Telefonum çalıyor kesik kesik.  Açmıyorum.  Bu kadar ısrar niye.  Susuyor en sonunda.  Yeniden okumaya dalıyorum.  "Canım" diyorum içimden.

 

ŞİİR VE ADAM

 

 

Bundan bir yıl kadar önce, İstanbul Maçka'da eski bir binanın birinci katında oturan amcam vefat etmişti.  Sık görüşemememize rağmen, bu ani ölüm beni derinden sarsmıştı.  Hiç evlenmemiş olan bu adama karşı çocukluğumdan bu yana büyük yakınlık duymaktaydım.  Aynı soy ismi taşıyan son kişiyi de yitirdiğinde, insan kendisini yapayalnız kalmış gibi hissediyor.  Amcamın ölümünden birkaç ay sonra evine gidebilmiş, eşyalarının bir kısmını saklamak üzere almış, bir kısmını da ihtiyacı olanlara dağıtmıştım.  Aldığım eşyaların içinde, amcamın el yazmaları ile mektupları, fotoğrafları vardı.  Bunları artık bir müzeye dönüşmüş olan ve içinde soy ağacımı paylaşan insanların bıraktıkları ile dolup taşan evime taşımış; hüzünlerle örülmüş gecelerde, geçen zamanın yasını tutuyordum.

 

 

Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, amcamın yazdığı şeyleri okumaya başlamıştım.  Okurken bana oldukça ilginç gelen mektup şeklinde yazılmış, günlük notlar vardı.  Yazı karakteri birden fazla olduğundan bu yazıların kimin tarafından kaleme alındığını anlamam mümkün olamamıştı.  Belki de amcamın aşık olduğu yegane kadının satırlarıydı.  Aşağıda okuyacağınız bölümlerden benim kaleme aldıklarım 7-8 ay öncesine rastlıyor.  Diğer yazıların ne zaman yazıldığı konusunda ancak fikir yürütebilirim.  Bu yazılar konusunda, daha sonra bir dizi araştırma yaptım.  Sonuçta anlatılan olayların büyük bir kısmının gerçek olduğu sonucuna ulaştım.  Olay bir hikayeden çok mektuplara, mektuplar üzerine gelişen düşüncelere ve amcamın bu kağıtlara eklediği yazılara dayanıyordu, işin tuhaf yanı...

 

 

" " 18 Eylül Gitmişti.  10 gündür haber yoktu.  Küsmüş müydü?  Gittiği günü düşündüm.  Torbasında 35'lik bi rakı, Doluca şarap, üzüm dalmıştı içeriye.  Bi de gül getirmişti, gömleğinin içinde.  Göğsü kanamıştı dikenlerden, ama o gülüyordu.  Hoştu.  Bi sürü şey anlatıyordu.  Arada bir şairliği tutuyordu.  Belli ki gülün verdiği acıdan sevinç duyuyordu.  "Acısız kent yazısız kitaba benzer..." diyordu birden.  "Defter ya da kağıt olmalı bence" diyordum.  Ses etmiyordu.  Çağırmamıştım ki, niye gelmişti?  Şarap içerken ışıkları söndürmüş, konuşmaya ihtiyacım var demişti; tuhaftı.  Onu anlayacak durumda değildim.  Evin içinde göz gezdiriyor, eski eşyalardan anlam çıkarmaya çalışıyordu.  3-4 yıl öncesi geçiyordu usumdan.  Yanımdayken varlığı sevinç katardı yüreğime.  Bir iletişimimiz vardı, baktık mı birbirimizin içini okurduk.  Sevgililerimizle bile paylaşmaya kıskandığımız şeylerimizi dökerdik ortaya.  Sanıyorum ikimiz de herkesten gizlemiştik birbirimizi.  Sanki anlatırsak büyü bozulacakmış gibi gelirdi.  Görünen yaşamda olmayan çizgiler gibiydik.  Dokunuşlarımızda incitme korkusu vardı, en sarhoş zamanlarda bile üstüme abanmaya kalkışmaması bundandı derdim.  Peki öyleyse niçin sevişmişti benimle?  Duymamış mıydı `evet seni istiyorum ama ne olur yapma' çığlıklarımı?  Niçin gözlerime bakmamıştı?  O an dökülüvermişti ağzımdan, "ahlakım seninle bir daha sevişmememi gerektiriyor." Yüzüme bile bakmadan içerdeki odaya çekilmiş, kapıyı kapatmıştı.  Kapının açılmayacağını bilerek beklemiştim.  Saatlerce.  Ses yok.  Uyuyakalmışım.  Uyandığımda hava aydınlanıyor, her yerim tutulmuş.  Odaya geçiyorum.  Uyandırsam...Yanında karalanmış bir kağıt duruyor, alıp okuyorum.

 

 

"Sevişmek değil derdim Tutunmak Yüzmeyi bilseydim hiç Çağırır mıydım seni

 

 

Tamam anlaştık bi Daha çağırmam seni"

 

 

Kırılmış.  Gidecekti biliyordum.  Dönmeyecekti...  Üç ay kadar önce izini bulduğumda, sevincimden dünyalar benim olmuştu sanki.  Defalarca aramıştım.  Sonuçsuz, telefonlarıma çıkmıyordu.  Yanıtsız notlar yazıyordum.  Gitsem yanına diye düşünürken, "seni görmek istiyorum" demişti.  Gelmemişti.  Yattığımız geceye kadar her gün aramış konuşmadan bir dize fısıldamıştı kulağıma.  Konuş benimle diyordum, konuşmuyordu.  Bekliyor ve kapatıyordu telefonu.  Dizelerin hepsini bir araya getiriyordum ama anlamlandıramıyordum.  Geldiği ilk günü düşündüm.  Hava aydınlanıncaya kadar içmiştik.  Ne çok şey vardı konuşacağımız.  Özlemimiz bitecek gibi değildi.  Değişmiş miydi ?  Hayır.  Bakarken içimi okuduğunu görüyordum.  Yeni keşfettiğim şairleri gösteriyordum, dizeleriyle karşılık veriyordu.  Sevinçle kucaklamıştım bedenini.  Öpmüştü dudaklarımdan.  Bir anda kendiliğinden oluvermişti her şey.  İtmek istememiştim ki.  Evet, evet, evet, hayır.  Durmamız olanaksızdı, bunu biliyordum.  Kafam göğsünde sızmışım.

Gitmişti uyandığımda, nereye gitmişti.  Bakkala ?  Not da bırakmamış .  İşyerinden aradılar, geç kalmışım yine.  Kaçmıştı.  Yanlış olan ne vardı ki kaçmıştı.  Arar diyordum, iki gün boyunca aramamıştı.  O iki gün boyunca arayıp sevincini benimle paylaşmasını beklemiştim.  Beklemek yoruyor insanı.  Uykusuzluk.  Alkol.  Hastalanmıştım.  Niçin dönmüştü.  Çağırmamıştım ki.

 

3 Ekim

 

Bu gün düzeldim biraz.  Telefonunu çeviriyorum.  Cevap yok.  Oysa sekreteri cevap verirdi !  Bir haftadır telefonu açan yok.  Dayanamıyorum.  Gideceğim.

 

 

 

3 Kasım

 

Gitmiş.  Hiçbir iz yok.  İşlerini birine devretmiş.  Haluk.  O da haber alamamaktan yakınıyor.  Çay söylüyor.  Gençten birisi.  "Askerden geldim işyeri açamadığımdan yardım ediyordum.  Gideceğim dedi bir gün.  Tuhaflaşmıştı, arasa soracağım şeyler var" diyor.  Üzgün.  "Bir de müşterilerinden aldığım paralar var, yerini bilmiyorum ki göndereyim".  "Odası böyle miydi ?" diye soruyorum.  "Hayır" diyor.  "Değiştirdim.  Keyfine göre düzenlemişti.  Duvarlarda siyah beyaz resimler dururdu" diyor.  Düşünüyorum.  Edip, Şarlo, Nazım başka kim vardı acaba?  "Odanın içi kitap kaynıyordu.  Dağınıktı.  Şu köşede satranç tahtasıyla eski bir kadehi vardı.  Şarap içerdi onunla.  Kırdığında saatlerce ağladı." diye devam ediyor.  Bakıyor.  "Neyi olurdunuz ?" Sahi neyi oluyordum.  "Arkadaşıyım" sözleri dökülüyor dudaklarımdan .  "Evi nerede" diyorum son bir umut.  Bir kapının arkasını gösteriyor.  "Kilitli" diyor.  Ayrılıyorum.  Bir iz bulurum diye boşuna bakıyorum sokaklara.  Yıkık bir kilisenin önünden geçiyorum.  Freskleri kazılmış.  Sağlam duvarının üst kısmında yuvarlak hatlı bir işleme görüyorum.  Biliyorum gözleri saatlerce burada takılı kalmıştır.  Bunu yapanları düşünmüştür, bundan anlam çıkaranları, önünden geçenleri...  Dönüyorum.  Öyle güçsüzüm ki .

 

 

16 Şubat

 

Telefondaki ses "Size teslim edilmek üzere bırakılmış bir çanta var.  Adresinizi verin getireyim".  "Kimden?" diyorum.  "İsmini bana da söylemedi", diyor.  Biliyor da söylemiyor, kolay güvenmez çünkü.  Sahil yolunda vermesini istiyorum.  Kendisini tarif ediyor.  Telaşlı çıkıyorum.  Bulmam zor olmuyor.  Elindeki çantayı tanıyorum.  Kalabalık değil.  Yürüyoruz.  Üstü başı dağınık, belli ki işsiz.  "Nerede?" diyorum.  "Bilmiyorum, pek tanıdığım söylenemez" diyor.  Söylemek istemiyor besbelli.  Çantayı alıp gidiyorum.  İçinde ne var?

 

Eve geldiğimde çay koyuyorum ocağa.  Çantayı açıyorum.  İki defter, biri büyükçe.  Bir şeyler karalanmış kağıtlar.  Saati.  Kalemi.  Bir sürü jeton.  Fotoğraf makinesi, flaşlı basit makinelerden.  Birkaç tane fotoğraf.  İkisi evimdeki eski eşyalara ait, eski bir çeşme fotoğrafı ile eski bir evin dış görüntüsü.  Biraz da para.  Paketin dibinde bir gül duruyor, yaprakları kurumuş.  Saklamış mı?  Jetonlara takılıyor gözüm.  Arayacakmış.  Şiir geliyor aklıma.  "Tutunmak, bi daha çağırmam seni..." Ağlıyorum.  Yaşıyor mu acaba?  Eşyalarını sever, ayrılamaz.  Kağıtları alıyorum elime.  Galiba mektup.  Sayfalandırıyorum.  Okuyamıyorum.

 

17 Şubat

 

Kağıtları önüme aldım.  Başlayamıyorum.  Canım acıyor, daha doğrusu içimde bir sancı var.  Okuyacağım.  Pastel renkli düz kağıda yazılmış.  Bir defterin orta yerinden sökülmüş.  Zor okunuyor.  Işığı biraz daha açsam !

 

"Yıllar var ki kendi kozamı örüyorum.  Edip'in ipekböceğini anlatan şiirini hatırla.  İnsanların bir çoğu gibi iki kişilikli yaşadığımı biliyorsun.  Dışa karşı, yüzeysel ve güçlü.  Bu kişiliğimin kırılması söz konusu değil.  Hiçbir beklentisi yok bu kişiliğimin.  En aşağılık ve alçakça yaklaşımlardan dahi parçalanmadan çıkmayı beceriyordum.  Bunlara karşı insan güçlü olabiliyor.  Hele hele Borges'in "Alçaklığın Evrensel Tarihi" kitabını okuyup da Hitler'in , Musolini'nin bu kitaba girememiş olduğunu görünce, karşılaşılan alçaklıklar, satmalar küçülüveriyor insanın gözünde ve daha dayanılası hale geliyor.  Ancak insanın ikinci kişiliğine bunları anlatması kolay olmuyor.  Yaşamın dayatmalarından kaçamıyorsun.  Bir süre sonra ikinci kişiliğinden uzaklaşmaya başlıyorsun.  Delirmemek için bir yol belki de.  Yaşamın akışı sırasında bir süre yüzeysel ilişki ağı içinde zaman geçiriyorsun.  Fakat nereye kadar?

 

Beni aradığını bilmeme rağmen ortaya çıkmıyordum.  Kırılan yerlerimin tamire ihtiyacı vardı diye düşünüyordum.  Zaman içinde kırılan parçaları bodruma kilitlediğimi fark ettim.  Kolay olmadı elbette.  Bir çok dostu ve anıyı geride bırakarak çekip gitmek.  Bazen bir yerde bir dostla karşılaştığımda görünmeden uzaklaşmanın yollarını arıyordum.  Ama kaçmayı en çok istediğim zamanlarda dahi bulunmayı o kadar istiyordum ki.  Yaptığım işten dolayı yerimin bulunması kolaydı, dostlarım, sevdiklerim bulurlardı beni.  Ama öyle olmadı.  Sen ve birkaç kişinin bulamamasını hiç affedemedim.  Beni bulduğundaysa doğruyu söylemek gerekirse sana karşı bir şey hissedemiyordum.  Sahte yaklaşımlardansa karşılaşmamayı ve konuşmamayı tercih ettim.  Bir yere kadar.

Yabancı olarak algılandığım bu yerlerde tutunmam kolay olmadı.  Aylarca sokakları arşınladım.  Belki benim gibi birileri bulunur diye.  Mesleğim, okumuş kesimle tanışmamı kolaylaştırıyordu.  Ancak düşleri yoktu bu insanların.  Bilirsin sıradandılar.  Ya boş umutların peşindeydiler ya da yenilgiyi kabullenmişlerdi.  Yenilgiyi kabullenmeleri değil umutlarını yitirmeleri beni çok kızdırıyordu.  Ev ve iş yaşamından başka bir kaygıları yoktu.  Sıkılıyordum.  Bekarlığımın ayağıma bağ olacağını hiç düşünmemiştim.  Öyle oldu.  Birkaç dostum vardı , onlarla da bu yüzden görüşemiyordum.  İçim içimi yiyordu.  Dostlarım evlilik yaşamı içinde köreldikçe küçülüyorlardı.  İkinci kişilikleri hobileri ile birlikte belki de bir daha dönmemek üzere ev denilen duvar yığınının içine gömülüyordu.  Bazen, bir sorunları oluyordu eşleriyle, bazen eşleri akraba ziyaretlerine gidiyordu.  Ayrılıklar.  Bu dönemlerde kaçıp yanıma yerleşiyorlardı, bekar evi gelmelerini kolaylaştırıyordu herhalde.  İlk zamanlarında şaşkın oluyorlardı, acı çekiyorlardı.  Acı olmadan insan büyümüyor nedense.  Böyle zamanlarda, herkesin içten dostlar aradığını ancak kendilerine gelen çağrılara kulak tıkadıklarını daha iyi anlıyordum.  İnsanlar nedense kendi sorunlarını taşımak isterken kendilerine sorun taşınmasını istemiyorlardı.  Paylaşmadan ......................................................................

......................

......................................................................

............................................

......................................................................

............................................"

Burada silinmiş iki buçuk satır var.  Okumak için boşuna uğraştım.  Telefonum çalıyor kesik kesik.  Açmıyorum.  Bu kadar ısrar niye.  Susuyor en sonunda.  Yeniden okumaya dalıyorum.  "Canım" diyorum içimden.

 

"Bunalmıştım.  Anlatamayacağım kadar bunalmıştım.  Yalnızlığı severim, bilirsin.  Bir ozanın dediği gibi "yalnız kalabilmek için bırakmıştım yalnızlığımı".  Fakat iş yoruyordu beni.  İnsanlar yoruyordu.  Kendimle kalamıyordum ki.  Gecelerim yalnızdı -tek başına değil-.  Paylaşılmayacak kadar yalnız.  Ben yalnızlığımı paylaşmak istiyordum.  Olmuyordu.  İnsanlar gelmiyordu.  Bir maçın seyredilmesi bile, güzel bir akşamın harcanmasına yetiyordu.  Gecelerde insanlar biraz daha bayağılaşıyorlardı nedense.  Duvarların arasında birbirlerine sunuyorlardı en büyük işkenceyi.  Gündüzleri adam kesiliyordu başımıza.  Bunlar o adamlar mıydı, bazen şaşırıyordum.  Bu adamlara ben bir beklentiye yol açan adamlar diyorum.  Sadece beklenti.  Bense gündüzleri iş adamlığı yaparken, geceleri adam gibi adam olmaya çalışıyordum.  Uyumsuzluğum bundan mı diye düşünüyordum, kırılganlığım bundan mı?  İş yaşamının ağırlığını, sahte ilişkilerin yükünü bırakıyordum gecelere.

 

Bir zaman sonra İstanbul'a alıştı ayağım.  Geziyordum geceleri, tek başına.  Tek başınayken yalnızlık çekmiyor insan.  Geceyi düşleyenleri buluyordum kimi zaman, geceyi dışarıda geçirmek zorunda olanları...  Şarabın son yudumunu bile paylaşıyorduk bu insanlarla.  Ertesi gün yoktu bu ilişkide, içkileri kim getirmiş yoktu.  Yalnızca sen olduğun için ve sen olabildiğin için vardın bu gecelerde.  Şiirler vardı, şarkılar naralar...  Kavga ediyorduk bazen.  Polislerden kaçıyorduk, zorbalardan; saklanıyorduk.  Günün ilk ışıklarıyla birlikte "...kalkıp gidiyorduk..." işte.  Bir daha geldiğimde bir çoğu olmuyordu.  Yer mi değiştirmişlerdi, yaşamla yeniden mi barışmışlardı bilemiyordum.  Kimisi bir gece dayanıyordu böyle bir yaşantıya kimisi biraz daha uzun.  Yakup da onlardan biriydi.  Hani sana paketi getiren.  Nerede bir kaya üzerine badana boyasıyla yapılmış bir resim görürsen bil ki o Yakup'un işidir.  Yakup'un düşüdür, bütün İstanbul sahilini resimle işlemek.  Bu gecelerin onu bitirememesi bundandır.  Uzatmayayım soğuk kış gecelerine kadar onlarlaydım.  Son gittiğimde birlikte üşüdük.  Biliyordum bir daha gelmeyeceğimi, ne gam.  Paltomu bırakmıştım gizlice, görmesinler.  Hüzün istemem.  Bir yıl kadar sonra gidebildiğimde karalanmış bir sürü yazının arasında ismimi gördüm birden.  Yazıyı okuyabilmek için bir fener gerekti.  Yok!..  Birkaç gün sonra oradan geçenler elinde bir bezle kaldırımları silen birisini gördüklerinde ne düşünmüşlerdir, kim bilir? 

 

 

Bundan sonraki zamanlardan anlatacak fazla bir şey yok.  Anlattığım gibi kendimden öylesine uzaklaşmıştım ki.  Kimi dönem kendim olmayı başarabiliyor, bir fotoğraf makinesi ile dolaşıyordum çevreyi.  Resimler çekiyordum.  Resimler.  Kimisinin yüzü olmuyordu.  Kimisinin mekanları.  Hani senin bir sözün vardı "insanların mekanlarının olması güzeldir" diye.  Resimlere öyle bakıyordum işte.  Mekanıyla bütünleşmiş bir yüz bulduğumda inanılmaz derecede mutlu oluyordum.  Sende en hoşuma giden neydi bilir misin?  Sözlerin bir güzellik katardı yaşama.  Hele aşık olduğun dönemlerde sözlerin bir başka güzel olurdu.  Bana aşık değildin bilirdim.  Kıskanmazdım ki.  Heyecanın, güzelleşmen beni de etkilerdi.  Aşık olan benmişim gibi güzelleşirdim.  Fark etmezdin.  Bu dönemlerde en çok elle yazı yazmayı unuttuğumu anlıyorum şimdi.  Niye mi kurşun kalem kullanıyorum, silme özgürlüğü tanısın diye.  Bundan sonrası biraz sert.  Zayıf bir zamanında okumamanı salık veriyorum."

 

Ne yazmış ?  Çok mu sert, acı haberlerle mi dolu ?  Bilemiyorum.

 

24 Şubat

 

Çayla birlikte peynir, zeytin, reçel yiyorum.  Midem yatışıyor biraz.  Ortalık iyice dağınık.  Şarap şişeleri, bira şişeleri ortalıkta.  Elif'le Ahmet bendeydi.  Ne çok içmişiz böyle?..  Toplasam mı?...  Mektup !..

 

"Bağışlayamıyorum işte.  Bana yaptıklarını bağışlayamıyorum.  Yaşamımda belki de ilk defa bağışlayabilmek için büyük bir çaba harcıyorum...  Olmuyor!..  Evet izimi bulmuştun.  Telefonların geliyordu, bağlatmıyordum.  Panikteydim.  Bıraktığın gibi değildim.  Salmıştım kendimi iyice.  Bu halimle bir şeyler duyumsamam mümkün değildi.  Tek başına kalmamak için sürekli birilerine gidiyordum, birilerini çağırıyordum.  Uykularım bölünmeye başlamıştı yeniden.  Uyanıyor acemi dizeler yazıyordum, kağıtlara, gazete kenarlarına.  Yeniden adam mı oluyordum?  Adam olmak güzeldi.  Şiirler akıyordu önümden.  İstanbul çağırıyordu yeniden.  Yıllardır aramadığım dostlarım, eski sevgililerim mektuplar alıyordu benden.  Telefonlarda sesimi duyuyorlardı.  Coşkulu mektuplar geliyordu, telefonlarda sıcak sesler.  Meğerse ne çok özlemişler beni.  Sanki aralarında gizli bir anlaşma vardı.  Telefon numaram elden ele ne çok kişinin eline geçmiş.  Susmak bilmiyordu telefonum.  Görüşme dilekleriyle son buluyordu çoğunluk.  Herkes yaşıyor muydu, değişmişler miydi?  Bir insanın birisiyle barışabilmesi için önce kendisiyle barışık olması gerekir diye düşünüyorum.  Telefonlarda verdiğim randevulara gelmeyişim bundandı.  Daha kendimi tam olarak affedememiştim ki.  Geldiğim akşama kadar yavaş yavaş barışmıştım kendimle.  Sevinçliydik.  Sanki hiç ayrılık girmemişti araya.  Radyodan bir kanal ayarlamıştın.  "`Şehir ve adam' bu programın adı" demiştin.  İlk kez dinliyordum, yaşadığım yerlerde çekmiyordu ki bu radyo.  Nereden bilecektim.  Adamın biri, gece yarımda başlıyordu şiirler okumaya.  Ne şairlerinin adı geçiyordu, ne şiirlerin adı.  Şiir okurken rakısını yudumluyordu.  Kadeh sesleri geliyordu bir yandan.  Kıyaklaşıyordu kafası.  Telefonlar geliyordu, kentin bilmem neresindenim diyordu bir çoğu, yalnızım diyordu.  Koyu bir muhabbet geçiyordu arada bir, eski bir şarkı çalıyordu aniden.  Sarılmışım sana, farkına bile varmadan.  Adamın sesi bayılmaya başlamıştı, rakı sarhoşluğu.  Kelimeler uzuyordu artık.  Gece bitiyordu ve seninle öpüşüyorduk, sevişiyorduk.  Bunun için gelmedim diyorum.  "Olsun" diyorsun.  Radyodaki ses gidiyor, bir müzik alıyor yerini.  "Şimdi Sultanahmet'te çorba içmeye gidiyor" diyorsun.  Sarılıp uyuyorsun sonra.  Ben uyuyamıyorum.  Sırtımı çizmişsin, kanıyor.  Bu çizikler öylesine derindi ki bir aya yakın zaman kaldı sırtımda.  Aynadan bakıp bakıp gülüyordum hemen her gün.  Mutluluktan uçuyordum işte.  Uyanırsan?  Uçup gider mi bu mutluluk?  Seni öpüp çıkıyorum.  Döner miyim tekrar, bilmiyorum.

 

 

O gün bir dostu uğurluyorum.  Ölmüş.  Hüzünleniyorum.  Telefon etmek gelmiyor içimden.  Ertesi gün, bir kara haber daha.  Bir ay olmuş, bu dünyadan göçüp gitmiş Kemal.  Nasıl duymadım?  Uzun uğraşlardan sonra buluyorum telefonunu.  Ağlıyor karısı telefonda.  Üç ay yatmış hastanede, düzelememiş.  Kanser.  Eve göndermişler, acılar, haykırışlar.  Gözünün önünde eriyip gidiyor sevdiceğin, çaresizlik.  Öldüğünde bir kalabalık basmış evi.  Acısını bile yaşamaya bırakmamışlar ki.  "Bir ay geçti üstünden atlatamadım, dönüp bakıyorum kimse yok etrafımda.  Sahi o kalabalık nereye gitti." diyor birden.  "Ondan bir çocuk yapmak istedim, karşı çıktı.  Perişan olacağımı düşünüyordu.  Israr ettim.  5 ay oldu karnımda taşıyorum.  Ayakta durabilmem biraz da bundan" diyor.  "Geleceğim, işleri yoluna koyar koymaz geleceğim" diyorum.  Vedalaşıyoruz.  Kemal'i düşünüyorum.  Dayanılacak gibi değil.  Sana koşuyorum.  Gölgem olarak geliyorum.  Konuşacağım.  Konuşacaklarım belki de sığmayacak geceye.  Bir duvar oluyorsun karşımda.  Bir telefon geliyor, saatlerce konuşuyorsun.  İçeriye geçiyorum.  Zaman geçiyor, dönüyorum.  Sinirli bir şekilde dolanıyorsun evin içinde.  Fazlalığım bu akşam, anlıyorum.  Sevişmemiz geliyor aklıma, bundan dolayı diyorum.  Kulaklarım duyduğu söze inanamıyor.  Gitsem?...  Gidemem, kalıyorum.  Bir kağıda döküyorum hırsımı.  Nasıl oldu da uyudum bilmiyorum.  Uyandığımda sen uyuyorsun.  Kağıdı alıyorum bir not var senden, okumuşsun.  Niçin okudun?  Notu okuyorum, bir özür.  "Sana bir gece borcum var galiba?...".  Çıkıp gidiyorum.  Önceki sözün değil bu yazdığın kırıyor beni.  İçimden diyorum ki "Bir gece neyin diyeti.  Sonra çık git." Ve diyorum ki yeniden "Bu borç bir gecelikse hiç yaşanmayacak ve bir daha görmeyeceksin beni."

 

 

Birkaç gün geçiyor.  Ankara'ya gidiyorum ilkin.  Arkadaşları görüyorum.  Yaşlanmışım.  Öyle diyorlar.  Sakarya'da bira içiyorum.  "...açtım ve baktım/bir milyon kişi ayakta bira içiyordu..." "...yağmur dindi/ sevgilim/bak dinle/her şey dindi/ acıysa dinmemiş halde".  Ankara değişmiş.  Metroya bakıyorum şaşkın.  Kitapçıya uğruyorum.  Satıcı hatırlıyor hemen.  Ulysses'i alıyorum.  Arka kapağın içinde bir dip not, -herkesin bildiği ama kimsenin okumadığı bir kitap.- Tıpkı yaşamlarımız gibi diyorum...Tıpkı yaşamlarımız gibi.  Bir hafta geçmiş.  Zühal'e uğruyorum, karnında Kemal'in yadigarı.  Hüzünleniyorum.  Karar verdim, gideceğim.  Seninle bir ilgisi yok gitmemin.  İşi birine bırakıyorum.  Biraz eşya alıyorum yanıma.  Arabanın aldığı kadar kitap, kaset, notlar, biraz giysi, biraz da ufak tefek şeyler.  O günden beri geziyorum.  Nereye isterse canım oraya gidiyorum.  Bir dosta uğruyorum bazen.  Birkaç gün geçiyor hemen.  Pazartesileri "Şehir ve Adam"ı dinliyorum.  Şiirler yazıyorum, fakat istediğim gibi değil henüz, günden güne düzeliyor.  Her pazartesi İstanbul'dayım, çünkü başka yerden çekmiyor bu radyo.  "Bu kentin neresinden arıyorsunuz" sorusuna, "kıyısından" diye cevaplayan bir kız var.  O sen misin?  Sesin o kadar benziyor ki; kelimelerin...  Aranmamışlık var sesinde, kırılganlık var.  Arayayım diyorum, arayamıyorum.  Bir iki çaldırıp telefonunu kapatıyorum.  Seni bağışlayamıyorum...  Bir kenti geziyorum işte.  Bazen başka bir kente gidiyor ve dönüyorum.  Bir kent nasıl yaşar, eskiyen nedir, kaybolan nedir, yeni olan ne var?  Ay nasıl doğar kentin üstüne, güneş nasıl, bir yağmur nasıl ıslatır kaldırımları ?  Kim yaşar bu kentte, nasıl yaşar, yüz çizgilerinde ne var?  Bir çocuk geçer önümden, belli ki çalışmaya gidiyor, uykusuz gözleri.  Gidenler, kalanlar, kalmak zorunda olanlar kim?  Bunları arıyorum bu kentte.  Bir gezgin gibi tutkuluyum, bir de şairlerin büyüteçleriyle, fotoğrafçıların gözlerini alabilirsem yanıma öğreneceğim diyorum bazen.  Bir dize geliyor usuma, "perdesiz çalıyor kentin gürültüsü".  Bir öykü yazıyorum ama bitmek bilmiyor.  Ne diye uğraşıyorum?  diyorum bazen, Borges'in sözü geliyor aklıma, ".kendim, dostlarım bir de zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum." Yeniden yazmaya başlıyorum.  Ama bilesin ki ne yaparsam yapayım bağışlayamıyorum seni.  İç dünyam/gölgemde yer alan birisinin bana bunları yapmasını bağışlayamıyorum.  Gönderdiğim şeyleri ne yaparsan yap.  Bana gerekli değil artık.  Bu mektubun imzaya ihtiyacı da yok.  Hoşça kal."

 

 

Neler yazmış.  Bunları hak etmiyorum diye düşünüyorum.  Gelsen, konuşsan, açıklasak kimi şeyleri bundan iyi değil miydi?  Radyoyu dinliyormuş, ben olduğumu nasıl anladı?  Çağırmamıştım son geldiğinde biliyordu.  Onu hep sırdaşım, canımdan bir parça olarak düşünmüştüm.  Cinsiyeti yoktu.  O gece yıllardır, yanımda yokken bile umutla hatırladığım bir insan yok oldu içim boşaldı.  Herkes gibi miydi?  Evet, evet ben de bağışlayamıyordum onu.  Benim ona borçlu olduğum kadar onun da özür borcu vardı.  Peki içimdeki bu sıkıntı neden?  Şimdi çıkıp gelse, konuşsak...  konuşsak...konuş....

 

3 Haziran

 

Bu gün Nazım'ın ölüm günü.  Belki arar.  "Saman Sarısı" nı okuyorum.  Usta yaşamından usunda kalan bütün izlekleri sığdırmış bu şiire.  Bu yüzden özel bir şiir.  Bu şiiri birlikte çok okumuşluğumuz var.  İş yerinden ayrıldım.  İdare edecek kadar param var.  Haluk ayda bir para gönderiyor.  Niçin bana gönderiyorsun diyorum, öyle istedi diyor.  4-5 ay daha para gönderebileceğini söylüyor.  Ne çok alacağı varmış böyle.  Selda, babasıyla kavgalı.  Her şeye karışıyormuş.  İki gündür bende.  Epeyce uykusuz, içeride uyuyor.  "Şehir ve adam" bu akşam Nazım şiirleri okuyor.  Hüzünlü çıkıyor sesi.  Anlamsız telefonlar geliyor, konuşmadan kapatıyor.  Konuşacak şeyi olmayanlar aramasın beni gibi bir şeyler söylüyor bir ara.  Uzun bir müzik.  Hiç bu kadar aralıksız müzik çalmazdı oysa.  Gitti mi yoksa ?  "Bağla Cengiz" diyor birden.

 

 

"Bu arayan da renk vermezse geceye, dinleyenlerimden özür dileyerek programı kesip gideceğim" diyor.

 

 

-Alo bu kentin neresinden arıyorsunuz ?

 

 

-Neresinden aradığımın önemi yok.  Bu kentin içindeyim işte.  Bu kenti yaşamak için arada bir uğruyorum.  Uzaklardan geliyorum ve geldiğimde radyoyu dinliyorum.  Ne mi arıyorum, söyleyeyim.  Affan Dede'nin çocukluğumu sattığı dükkanı arıyorum.  Uykusu kaçanları, çağrılmamış Yakup'ları.  Düşlerin peşindeyim anlayacağın.

 

-Ahh şairlik var galiba?

 

 

-Yok.  İyi bir okurum yalnızca.  Bak ne güzel rakı içiyorsun .  Bense Adalara karşı biramı yudumluyorum.  Üstüme döküyorum bazen.  Edip'in dediği gibi "ortaya biranın dökülüşünü" koyuyorum.

 

 

-Heeey heeey hey.  Ne işle meşgulüz?

 

 

-Arada bir gezginliğim tutar.  Yas tutarım.  Yaktığımız ozanlara, içeri tıktığımız onca güzel insana.  Birilerinin bu yası tutması gerektiğini düşünürüm.  Sen düşünmez misin?  Senden bir dileğim var bu akşam.  Saman sarısı.  Uzun şiirdir.  Nefesin yettiği kadar okusan da olur.  Ustayı düşününce aklıma saman sarısı gelir, bir mavi deniz gelir, kız kulesi, martılar gelir.

 

 

-Haklısın.  Çok haklısın...Gitme bir yere orada kal.  İsteğini yerine getirmeye çalışacağım.  Bu şarkıyı bütün dostlara çalıyorum.  Saman sarısı...saman sarısı...Cengiz nerede bu şiir?  Bu o!  Yaşıyor!  Şarkı başlıyor.  Telefondaki ses konuşuyor yeniden.

 

 

-Çok bekletme beni serseri.  Cep telefonu faturasını sana yollarım sonra.

 

 

-Bu programın bir bedeli olmalı.  Senin için de telefon parası.  İlla bu parayı alacağım diyorsan onu da öderiz ne yapalım.

 

 

-İstemez, takıldım sadece.  Kıyıdan arayan kıza selam.

 

 

-Kime kime ?

 

 

-........................

 

 

-Kapanmış dostlar.  Kentin her neresindeysen bizden de sana selam.

Şarkı başlıyor yeniden.

 

 

Şaşkınım.  Cep telefonu.  Böyle şeyler kullanır mıydı?  Numarası yok ki arayayım.  Radyoyu çeviriyorum.  Meşgul.  Tekrar deniyorum, çalıyor.  Cengiz beklememi söylüyor.  Bekliyorum.  Dakikalar geçiyor.  Bağlanmak bilmiyor.  Kapatıyorum.  Bağlasa söyleyeceğim oysa.  Lütfen dön...  Selam göndermesi bağışladığı anlamına mı geliyor ?  Alt üst oluyorum yeniden.

 

 

 

18 Eylül

 

 

 

Bir yıl olmuş neredeyse gideli.  Her Pazartesi radyoyu dinliyorum.  Belki yeniden arar.  Aramıyor...Ben arıyorum.  Affan Dedenin yerini birlikte arayalım diyorum.  Beni ara diyorum.  Aramıyor.

 

 

Haluk'u arayıp cep telefonu numarasını istiyorum.  Bilmiyorum diyor.  Ankara'dakileri arıyorum.  Hiç kimse bilmiyor.  Kayıp yine.  Beşiktaş iskelesinde Yakup'u görüyorum.  Üstü başı düzgün bu sefer, elinde kitap ve defterler duruyor.  Üniversiteli diyorum içimden.  Sesleniyorum, tanıyor.  Konuşuyoruz.

 

 

-Ben de özledim diyor.  En son İtalyan şarabı getirdiydi.  İçip neşelenmiştik.  Bana sorarsan iyi değil durumu.  Dalıp dalıp gidiyor.  Üstü eskimiş, arabasını satmış.  Külüstür bir araba almış.  İşi eskisi gibi değil galiba.

 

 

-Nasıl bulurum onu.

 

 

-Bilmiyorum...

 

 

-Bak onun kurtulmasını istiyorsan bulmama yardımcı ol.  Yalvarıyorum.

 

 

-.............

 

 

-Gittiği belli bir yer var mı ?

 

 

-Ortaköy'e geldiğini biliyorum bazen.  Ama ne zaman gelir belli değil.

 

 

-Gittiği zaman kaldırıma ne yazmıştın?

 

 

-Ne zaman?

 

 

-Hani sizden kış öncesi ayrıldığında.

 

 

-Yakup seni çok özledi, çağrılmak istiyor diye yazdım.  Bana hep çağrılmayan Yakup derdi, ondan.  Bir de, bu Ortaköy sarhoşları neden kaçar aniden, diye yazmıştım.

 

 

-Görürsen beni mutlaka arasın olur mu ?

 

 

-Söylerim.

 

 

Vedalaşıyoruz.  Biliyorum sever o şiiri.  Yakup'u da çağrılmayı da sever.  Karar veriyorum çağıracağım.

 

 

 

3 Ekim

 

 

-Alo

 

 

-Bu kentin neresinden arıyorsunuz ?

 

 

-Kıyısından.  Hala kıyısındayım.

 

 

-Bi türlü gelemediniz bu taraflara.

 

 

-Gelmek isteyen yok ki.

 

 

-Kentin yüreği kıyısında atmaz.  Bu yürek çarpıntılarını duymak istiyorsan bu taraflara geleceksin.

 

 

-Sen onu bırak da bir insanın yüreği neresinde atar onu söyle.  Bir aptallıktı yaptığım, kaybettim Yakup'umu.  Şimdi Yakup'umu çağırıyorum.  Çağırıyorum, gelmiyor.  Biliyorum gelmeyecek.  Çağrısına uymadığım için gelmeyecek.  Kırdığım için gelmeyecek.  Ama artık ben de bekleyemeyeceğim.  Tükendim.  Benim için bir veda şiiri okumanı istiyorum serseri.

 

 

-Ne vedası, ne şiiri.  Tamam gelme, kabul ama kıyıda kal hiç olmazsa.

 

 

-Söz veremem.  Gidiyorum işte.  Bu kenti bırakıyorum ardımda, bu ülkeyi, dostlarımı, Yakup'umu, radyomu, odamı, göz yaşlarımı ve sevinçlerimi bırakıyorum.  Şiiri bestelenmiş iki şarkı var onları istiyorum.  Ezginin Günlüğü söylüyor, " Vazgeçtim bu dünyadan/tek ölüm paklar beni" .  Bir de Yeni Türkü söylüyor, Ahmet Erhan'dan " Kalırsa bir soru kalır benden." Hadi be serseri şu son saatlerimde benim için çal.  Vedalaşalım.

 

 

-Dur sen ne yapıyorsun öyle.  Bir şeylere kızarak terk edip gitmek var mı öyle.  Usta ne demiş "Yaşamayı seveceksin..."

 

 

Radyoyu kapatıyorum.  Gelecek mi?  Telefon çalıyor, açmıyorum.  Tekrar çalmaya başlıyor, dakikalarca sürüyor çalması.  Evde olduğumu bilen birisi.  O.  Açıp hemen kapatıyorum.  Tekrar çalmaya başlıyor.  Bu kez açmıyorum.  Zil sesini bekliyorum.  Gelecek, biliyorum.  Polis sirenleri çalıyor dışarıda.  Buraya mı geliyorlar.  Hayvan herif !..  Giyinip fırlıyorum evden.  Telefonum çalmaya başlıyor yeniden.  Ses uzaklaşıyor.  Polisler benim binaya giriyorlar.  Yokuş yukarı yürüyorum.  Bu gece eve dönemem.  Kime gitsem?

 

 

 

4 Ekim

 

 

 

Gece yarısı olacak neredeyse.  Binaya giriyorum.  Alt katta oturan komşu çıkıyor kapıya, heyecanlı.  Hep selamlaşırız da adamın yüzüne bakmamışım hiç.  Uzun boylu, zayıfça, yalnız yaşıyor belli ki.

 

 

-Kızım nerelerdesin.  Bütün mahalle ayağa kalktı.  Polis zile bastı, kapı açılmayınca kırdılar kapıyı.  İçerde seni bulamayınca kapıyı iple bağladılar.  İntihar ihbarı mı ne almışlar.  Biz de heyecanlandık.  Vallahi bekledim hep, hiç uyumadım.  Şükür ki buradasın.  Sağsın.  Bir şeyin yok ya?

 

 

-Ciddi misiniz?  diyorum.  Şaşkın görünüyorum.  Merak etmeyin ben hallederim, teşekkür ederim.  Selam verip çıkıyorum.  Aşağıdan sesleniyor.

 

 

-Yarın karakola uğraman gerekiyormuş.

 

 

-Uğrarım.

 

 

Kapı iple tutturulmuş.  El sığacak kadar aralık.  İpi çözmek uğraştırıyor.  Komşu bakıyor aşağıdan.  İçerisi karanlık, korkuyorum.  Sandığı taşıyıp kapının arkasına koyuyorum.  Taşıyabileceğim ne kadar eşya varsa kapının arkasına yığıyorum.  Duştan çıkınca canım tatlı istiyor.  Biraz reçel olacak.  Sigaram elimden düşecek neredeyse.  Yatağa geçiyorum.  Dalıp gidiyorum.

-Bağırma sakın!

 

 

- ....................!

 

 

Gelmiş!  Bir kol uzanıp sarıyor bedenimi.  Kolu ne kadar uzun, unutmuşum.  Elleri delip geçiyor sırtımı.  Ağlıyorum.  Ağlıyorum.  Ne çok beklemişim meğerse seni.

 

 

-Canım diyorum.  Canım...Canım..."

 

 

 

Cesur kızmış.  Kapısı kırık evde kaldı sabaha kadar.  Bende kal dese miydim?  Hoş kız.  Gelir miydi?  İçimde bir merak var.  Polisler geldiğinde kapıdan sıvışıp gidivermişti.  Polisler arıyor diye ses etmediydim.  Söylerdim yoksa.  Boşuna bekledi o kadar insan.  Kapı sağlammış.  Epey uğraştılar kırmak için.  Dört gün geçti kızdan haber yok.  Hiç görünmedi.  Kapının kilidini bile yaptırmamış.  İşe gider gibi çıkıp gitmişti oysa.  Meraklanıyorum.  Acaba içeride uğraşırken mi gelip gidiyor.  Bakıyorum.  İp dışardan bağlı.  İşteyse gelmesine çok var daha.  Ya gelirse.  Endişelendim derim, ne olacak sanki?..

 

 

Bu kız bir daha görünmedi.  Bir ay kadar sonra ev sahibi eşyaları bodruma koydurdu.  Gelmeyeceğini düşündüğümden, eşyalarının bir kısmını evime taşımıştım.  Komşulardan biri yakalayacaktı neredeyse.  Notları, radyosu, vitrinde ne kadar eski eşyası varsa bende.  Mumluklar, kadehler, ne olduğunu anlayamadığım bir sürü şey var.  En çok fötr şapka hoşuma gidiyor.  Şapkayı taktığım zamanlarda, kendimi eski İstanbul efendilerine benzetiyorum.  Günlükleri okudum.  Bir sevgilisi var mıydı gerçekten, kurmaca mı belli değil.  Arada bir gelenler olurdu ama sürekli gelen birisini hiç görmedim.  Hep geç gelirdi, dışarıda mı buluşuyorlardı?  Günlüklerde böyle bir şey yok.  Ne iş yapıyordu, hiç bahsi geçmiyor.  Çalıştığı işyerini bilen kimsede yokmuş, ev sahibi öyle diyor.  Günlüklerde bahsi geçen adamın gönderdiği mektupların, fotoğrafların, notların hiç birisine rastlamadım.  Olsalar alırdım.  Bu kadar uzun bir mektubu niçin günlüğe çeksin?  Belli ki kurmaca.  Yalnızmış.  Hiç de yalnızlık çeker gibi durmuyordu.  Kadınlar biraz daha kendilerinden emin görünüyorlar.  Belki de öyle görünmek zorundalar.  Benden de bahsetmiş.  Alt kattaki komşu, selamlaşırmışız da yüzüme hiç bakmamış.  Belli ki yalnızmış diyor.  Nasıl anladı?

 

 

Bir yıl olmuş neredeyse.  Hiç iz yok.  Birkaç kez polisler gelip sordular.  Artık arkadaşları da gelmiyor.  Bu sokakta bıraktığı ne kadar iz varsa silindi.  Her sabah pencereden bakıyorum, gelecek diye.  Geceleri tıkırtıları dinliyorum.  Bazen bir rüya görüyorum.  Başımda beklerken görüyorum.  Lamba yanmıyor, sokağın ışığı vuruyor içeriye.  Uzun kibritleri tutuşturuyor, bu kibritleri nereden bulmuş bilmiyorum, Andersen'in kibritçi kızından daha uzun bir düş görüyorum.  Kibrit sönüyor, bir tane daha yak diyorum, isteksizce başını iki yana sallıyor.  Uzanıyorum, dokunamıyorum, dumanların içinde kayboluyor.  Kapının kapanışının sesini bekliyorum, ses yok.  Kalkıp kapıya yöneliyorum, kilitli, hiç açılmamış.  Bir sigara yakıp koltuğa oturuyorum.  Vitrinin üzerinde duran fotoğrafa bakıyorum, bu fotoğrafı büyülttüm ve evin her yanına bir tane yerleştirdim.  Yüzü gülümsüyor.  Ve ben o yüzü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum.  Bekleyeceğim diyorum.

 

 

Delirdi diyorlarmış, evden çıkmamam tuhaflarına gidiyor kimilerinin.  Önemi yok, delirmediğimi biliyorum.  Çiçekleri sulamak geliyor içimden.  Güvercinlere ekmek doğruyorum.  Acısız kent yazısız deftere benziyor diyorum.  Kız geliyor gözümün önüne, defter.  Defterde bir satır olabildin hiç olmazsa diyorum.  İşe, okula yetişmek için bir kalabalık hücum ediyor sokağa.  Benim işim, beklemek.  Ciğerlerim havasız kalıyor.  Ciğerlerimin rahatsızlığından ilk defa haz alıyorum.  Bir de sigarayı azaltmak zorunda olmasam diyorum.  Parmaklarım uyuşuyor.  Hareketsizlikten diyorum.  Kapıyı açıp sokağa yöneliyorum."

 

 

14 Eylül

 

 

Fikret amcamın ölümünün üzerinden 2 ay geçti.  Benden başka mirasçısı yoktu.  Son yılları zorluk içinde geçmişti.  Hastaydı.  Emekli etmişlerdi.  Dedemden kalan 3 evin birinde oturur birinin kirasını alırdı.  Birinin kirasını ise her ay bana yollardı.  Yalnızdı.  Okul, arkadaşlarım, gezmeler, telaş.  Son yıllarda iyice dağıtmıştım.  İçim rahat değil.  Bize geldiği zamanlarda evdeki hava hemen değişirdi.  Sorunları çoktu, fakat hep gizlerdi.  Babamdan çekinirdi, hepimiz gibi.  Ortak bir bağımız vardı sanki.  Ölümünden bir hafta sonra bulmuşlar cesedini.  Öldüğünde uzun süre evine girememiştim.  Eşyalarına bakamayacağım gibi bir his var içimde.  Merak.  Amcamla ilgili anılarım canlanıyor gözümde.  Bunları burada anlatacak değilim.  Burada anlatacağım bulduğum günlük-öykü gibi şeyle ilgili.  Amcamın edebiyatı sevdiğini bilirdim.  Kopmuştu bir ara.  Okuduğum şiirleri dinlemez olmuştu.  Son zamanlarında ki seyrek karşılaşmalarımızdaysa yeniden doğmuştu sanki.  O hastalıklı adam gitmiş yerine gözleri parlayan, soran, okuyan bir adam gelmişti.  Aşık olmuşsun der takılırdım bazen.  Gülerdi.  Aşıkmış.  Hiç evlenmemiş olan amcam beklemeye mi adamıştı kendisini?

 

 

Bu günlük-öykü ne zaman yazılmış bilmiyorum.  Yıl yazılmadığı gibi, anlatılan olaylardan yılları çıkarmak da mümkün değil.  Radyo programından bahsediyor.  Bu program 6-7 yıldır yayınlanıyormuş.  Bakkaldan apartmanda oturan yalnız bir kız var mıydı diye soruyorum. 

2 yıl kadar önce eşyalarını da bırakıp giden bir kızdan bahsediyor, doğruymuş.  Evin her tarafında kızın büyütülmüş değişik fotoğrafları duruyor.  Bunlardan birkaç tanesini alıyorum.  Fotoğraflar eski duruyor, siyah beyaz belki de ondan.  Yüzünü inceliyorum.  Kısa saçlı, kumral, 30 yaşlarında diyorum.  Yüzü 1930' lardan kalmış gibi duruyor.  Ben bu yüzü tanıyorum, diyorum birden.  İskeledeki kız !..  Öykü geliyor aklıma.  Taşlara resim yapan Yakup, bu ben miyim?  Amcam bunu bilemezdi ki!...  Yazılanları okuyorum yeniden.  Amcamın yazdığı bölümde yazı değişmiş.  Allak bullak oluyorum.  Amcam yazmadıysa....  Borges o kitabı yazdığında ikinci dünya savaşı başlamamıştı, ayrıca kitapta anlatılanlar kurmacaydı, yanılmışsın be adam diyorum,kendi kendime.  Kulağıma şiirler fısıldayan yüzü geliyor gözlerimin önüne.

Denizdeyiz, amcam kollarımdan tutmuş, suya sokmaya çalışıyor.  Bağırıyorum.  Suya girersem sanki batıp bir daha çıkamayacakmışım gibi geliyor.  Annem yere bir örtü sermiş üstünde oturuyor.  Korkmuşum.  Taşların sıcağından ayaklarım yanmış, acıyor.  Ağacı hatırlıyorum, gölgesinde uyutuyorlar beni.  Gözümü açıyorum, yaprakların arasından ışıklar sızıyor.  Denize bakıyorum.  Babam annemin elinden tutmuş, kıyıda yürüyorlar.  Amcam açılmış yüzüyor.  Kız kardeşim denize taş atıyor.  Köpeğimiz var yanında, havlıyor.  Kendimi yalnız hissediyorum ve ağlıyorum.  Başıma toplanıyorlar birden.  Annem sarılıyor.  "Oğlum buradayız işte, canım oğlum" diyor.  Mutluyum.  Film şeridi gibi geçiyor aklımdan, evimiz, annem, babam, kız kardeşim, amcam, köpek.  Ağlıyorum birden, gelsinler yanıma istiyorum.  Denizde geldikleri gibi gelsinler.  Hiç biri gelemez ki...  Sabah olmuş, içim buruk hala.  Ne kalmış geriye diyorum, aranıyorum.  Kızın resmine değiyor elim.  Alıyorum.  Sokağa çıkıyorum.

Çiçekleri düşünüyorum, solmuşlardır.  Yazılarda benden söz eden bölümler geliyor usuma.  Sıcaklık duyuyorum içimde, sevinçler.  Ekmek alıp dönüyorum.

Güvercinler beni bekler...

Yakup"

 

 

 

 

Geri::

Ana Sayfa::

 

 

 

 

Ó2002

Hosted by www.Geocities.ws

1