::Siir
ve Adam::
|
Burada silinmiş iki buçuk satır var. Okumak için boşuna
uğraştım. Telefonum
çalıyor kesik kesik.
Açmıyorum. Bu kadar
ısrar niye. Susuyor en
sonunda. Yeniden okumaya dalıyorum. "Canım" diyorum içimden. |
ŞİİR VE ADAM Bundan bir yıl kadar önce, İstanbul Maçka'da eski bir
binanın birinci katında oturan amcam vefat etmişti. Sık görüşemememize rağmen,
bu ani ölüm beni derinden sarsmıştı. Hiç evlenmemiş olan bu adama karşı
çocukluğumdan bu yana büyük yakınlık duymaktaydım. Aynı soy ismi taşıyan son
kişiyi de yitirdiğinde, insan kendisini yapayalnız
kalmış gibi hissediyor.
Amcamın ölümünden birkaç ay sonra evine gidebilmiş,
eşyalarının bir kısmını saklamak üzere
almış, bir kısmını da ihtiyacı olanlara
dağıtmıştım.
Aldığım eşyaların içinde, amcamın el
yazmaları ile mektupları, fotoğrafları vardı. Bunları artık bir müzeye
dönüşmüş olan ve içinde soy ağacımı paylaşan
insanların bıraktıkları ile dolup taşan evime
taşımış; hüzünlerle örülmüş gecelerde, geçen zamanın
yasını tutuyordum. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, amcamın
yazdığı şeyleri okumaya
başlamıştım.
Okurken bana oldukça ilginç gelen mektup şeklinde
yazılmış, günlük notlar vardı. Yazı karakteri birden fazla olduğundan bu
yazıların kimin tarafından kaleme
alındığını anlamam mümkün
olamamıştı. Belki de
amcamın aşık olduğu yegane kadının
satırlarıydı.
Aşağıda okuyacağınız bölümlerden benim
kaleme aldıklarım 7-8 ay öncesine rastlıyor. Diğer yazıların ne zaman
yazıldığı konusunda ancak fikir yürütebilirim. Bu yazılar konusunda, daha sonra bir
dizi araştırma yaptım.
Sonuçta anlatılan olayların büyük bir
kısmının gerçek olduğu sonucuna ulaştım. Olay bir hikayeden çok mektuplara,
mektuplar üzerine gelişen düşüncelere ve amcamın bu
kağıtlara eklediği yazılara dayanıyordu, işin
tuhaf yanı... " " 18 Eylül Gitmişti. 10 gündür haber yoktu.
Küsmüş müydü?
Gittiği günü düşündüm.
Torbasında 35'lik bi rakı, Doluca şarap, üzüm
dalmıştı içeriye. Bi
de gül getirmişti, gömleğinin içinde. Göğsü kanamıştı dikenlerden, ama o
gülüyordu. Hoştu. Bi sürü şey anlatıyordu. Arada bir şairliği tutuyordu. Belli ki gülün verdiği acıdan
sevinç duyuyordu.
"Acısız kent yazısız kitaba benzer..."
diyordu birden. "Defter ya da
kağıt olmalı bence" diyordum. Ses etmiyordu.
Çağırmamıştım ki, niye gelmişti? Şarap içerken
ışıkları söndürmüş, konuşmaya ihtiyacım
var demişti; tuhaftı. Onu
anlayacak durumda değildim. Evin
içinde göz gezdiriyor, eski eşyalardan anlam çıkarmaya
çalışıyordu. 3-4
yıl öncesi geçiyordu usumdan.
Yanımdayken varlığı sevinç katardı
yüreğime. Bir iletişimimiz
vardı, baktık mı birbirimizin içini okurduk. Sevgililerimizle bile paylaşmaya
kıskandığımız şeylerimizi dökerdik ortaya. Sanıyorum ikimiz de herkesten
gizlemiştik birbirimizi. Sanki anlatırsak
büyü bozulacakmış gibi gelirdi.
Görünen yaşamda olmayan çizgiler gibiydik. Dokunuşlarımızda incitme
korkusu vardı, en sarhoş zamanlarda bile üstüme abanmaya
kalkışmaması bundandı derdim. Peki öyleyse niçin sevişmişti benimle? Duymamış mıydı `evet
seni istiyorum ama ne olur yapma' çığlıklarımı? Niçin gözlerime
bakmamıştı? O an
dökülüvermişti ağzımdan, "ahlakım seninle bir daha
sevişmememi gerektiriyor." Yüzüme bile bakmadan içerdeki odaya
çekilmiş, kapıyı kapatmıştı. Kapının
açılmayacağını bilerek beklemiştim. Saatlerce. Ses yok.
Uyuyakalmışım.
Uyandığımda hava aydınlanıyor, her yerim
tutulmuş. Odaya geçiyorum. Uyandırsam...Yanında
karalanmış bir kağıt duruyor, alıp okuyorum. "Sevişmek değil derdim Tutunmak Yüzmeyi bilseydim hiç
Çağırır mıydım seni Tamam anlaştık bi Daha çağırmam seni" Kırılmış.
Gidecekti biliyordum.
Dönmeyecekti... Üç ay kadar
önce izini bulduğumda, sevincimden dünyalar benim olmuştu
sanki. Defalarca
aramıştım. Sonuçsuz,
telefonlarıma çıkmıyordu.
Yanıtsız notlar yazıyordum. Gitsem yanına diye düşünürken, "seni görmek
istiyorum" demişti.
Gelmemişti. Yattığımız
geceye kadar her gün aramış konuşmadan bir dize
fısıldamıştı kulağıma. Konuş benimle diyordum,
konuşmuyordu. Bekliyor ve
kapatıyordu telefonu. Dizelerin
hepsini bir araya getiriyordum ama anlamlandıramıyordum. Geldiği ilk günü düşündüm. Hava aydınlanıncaya kadar
içmiştik. Ne çok şey
vardı konuşacağımız. Özlemimiz bitecek gibi değildi. Değişmiş miydi ? Hayır. Bakarken
içimi okuduğunu görüyordum. Yeni
keşfettiğim şairleri gösteriyordum, dizeleriyle
karşılık veriyordu.
Sevinçle kucaklamıştım bedenini. Öpmüştü dudaklarımdan. Bir anda kendiliğinden
oluvermişti her şey.
İtmek istememiştim ki.
Evet, evet, evet, hayır.
Durmamız olanaksızdı, bunu biliyordum. Kafam göğsünde
sızmışım. Gitmişti uyandığımda, nereye gitmişti. Bakkala ?
Not da bırakmamış .
İşyerinden aradılar, geç kalmışım
yine. Kaçmıştı. Yanlış olan ne vardı ki
kaçmıştı. Arar
diyordum, iki gün boyunca aramamıştı. O iki gün boyunca arayıp sevincini
benimle paylaşmasını beklemiştim. Beklemek yoruyor insanı. Uykusuzluk. Alkol.
Hastalanmıştım.
Niçin dönmüştü.
Çağırmamıştım ki. 3 Ekim Bu gün düzeldim biraz.
Telefonunu çeviriyorum. Cevap
yok. Oysa sekreteri cevap verirdi ! Bir haftadır telefonu açan yok. Dayanamıyorum. Gideceğim. 3 Kasım Gitmiş. Hiçbir iz
yok. İşlerini birine
devretmiş. Haluk. O da haber alamamaktan
yakınıyor. Çay
söylüyor. Gençten birisi. "Askerden geldim işyeri
açamadığımdan yardım ediyordum. Gideceğim dedi bir gün.
Tuhaflaşmıştı, arasa soracağım
şeyler var" diyor. Üzgün. "Bir de müşterilerinden
aldığım paralar var, yerini bilmiyorum ki
göndereyim". "Odası
böyle miydi ?" diye soruyorum.
"Hayır" diyor.
"Değiştirdim.
Keyfine göre düzenlemişti.
Duvarlarda siyah beyaz resimler dururdu" diyor. Düşünüyorum. Edip, Şarlo, Nazım başka
kim vardı acaba?
"Odanın içi kitap kaynıyordu. Dağınıktı.
Şu köşede satranç tahtasıyla eski bir kadehi
vardı. Şarap içerdi
onunla.
Kırdığında saatlerce ağladı." diye
devam ediyor. Bakıyor. "Neyi olurdunuz ?" Sahi neyi
oluyordum. "Arkadaşıyım"
sözleri dökülüyor dudaklarımdan .
"Evi nerede" diyorum son bir umut. Bir kapının arkasını gösteriyor. "Kilitli" diyor. Ayrılıyorum. Bir iz bulurum diye boşuna
bakıyorum sokaklara.
Yıkık bir kilisenin önünden geçiyorum. Freskleri kazılmış. Sağlam duvarının üst
kısmında yuvarlak hatlı bir işleme görüyorum. Biliyorum gözleri saatlerce burada
takılı kalmıştır.
Bunu yapanları düşünmüştür, bundan anlam çıkaranları,
önünden geçenleri... Dönüyorum. Öyle güçsüzüm ki . 16 Şubat Telefondaki ses "Size teslim edilmek üzere
bırakılmış bir çanta var. Adresinizi verin getireyim". "Kimden?" diyorum.
"İsmini bana da söylemedi", diyor. Biliyor da söylemiyor, kolay güvenmez
çünkü. Sahil yolunda vermesini
istiyorum. Kendisini tarif
ediyor. Telaşlı
çıkıyorum. Bulmam zor
olmuyor. Elindeki çantayı
tanıyorum. Kalabalık
değil. Yürüyoruz. Üstü başı
dağınık, belli ki işsiz.
"Nerede?" diyorum.
"Bilmiyorum, pek tanıdığım söylenemez"
diyor. Söylemek istemiyor
besbelli. Çantayı alıp
gidiyorum. İçinde ne var? Eve geldiğimde çay koyuyorum ocağa. Çantayı açıyorum. İki defter, biri büyükçe. Bir şeyler karalanmış
kağıtlar. Saati. Kalemi.
Bir sürü jeton. Fotoğraf
makinesi, flaşlı basit makinelerden. Birkaç tane fotoğraf.
İkisi evimdeki eski eşyalara ait, eski bir çeşme
fotoğrafı ile eski bir evin dış görüntüsü. Biraz da para. Paketin dibinde bir gül duruyor, yaprakları
kurumuş. Saklamış
mı? Jetonlara
takılıyor gözüm.
Arayacakmış.
Şiir geliyor aklıma.
"Tutunmak, bi daha çağırmam seni..."
Ağlıyorum.
Yaşıyor mu acaba?
Eşyalarını sever, ayrılamaz. Kağıtları alıyorum
elime. Galiba mektup. Sayfalandırıyorum. Okuyamıyorum. 17 Şubat Kağıtları önüme aldım. Başlayamıyorum.
Canım acıyor, daha doğrusu içimde bir sancı
var. Okuyacağım. Pastel renkli düz kağıda
yazılmış. Bir defterin
orta yerinden sökülmüş. Zor
okunuyor. Işığı
biraz daha açsam ! "Yıllar var ki kendi kozamı örüyorum. Edip'in ipekböceğini anlatan
şiirini hatırla.
İnsanların bir çoğu gibi iki kişilikli
yaşadığımı biliyorsun. Dışa karşı, yüzeysel ve güçlü. Bu kişiliğimin
kırılması söz konusu değil. Hiçbir beklentisi yok bu kişiliğimin. En aşağılık ve alçakça
yaklaşımlardan dahi parçalanmadan çıkmayı
beceriyordum. Bunlara karşı
insan güçlü olabiliyor. Hele hele
Borges'in "Alçaklığın Evrensel Tarihi"
kitabını okuyup da Hitler'in , Musolini'nin bu kitaba
girememiş olduğunu görünce, karşılaşılan
alçaklıklar, satmalar küçülüveriyor insanın gözünde ve daha
dayanılası hale geliyor.
Ancak insanın ikinci kişiliğine bunları
anlatması kolay olmuyor.
Yaşamın dayatmalarından kaçamıyorsun. Bir süre sonra ikinci
kişiliğinden uzaklaşmaya başlıyorsun. Delirmemek için bir yol belki de. Yaşamın akışı
sırasında bir süre yüzeysel ilişki ağı içinde zaman
geçiriyorsun. Fakat nereye kadar? Beni aradığını bilmeme rağmen ortaya
çıkmıyordum.
Kırılan yerlerimin tamire ihtiyacı vardı diye
düşünüyordum. Zaman içinde
kırılan parçaları bodruma kilitlediğimi fark ettim. Kolay olmadı elbette. Bir çok dostu ve anıyı geride
bırakarak çekip gitmek. Bazen
bir yerde bir dostla karşılaştığımda görünmeden
uzaklaşmanın yollarını arıyordum. Ama kaçmayı en çok istediğim
zamanlarda dahi bulunmayı o kadar istiyordum ki. Yaptığım işten
dolayı yerimin bulunması kolaydı, dostlarım, sevdiklerim
bulurlardı beni. Ama öyle
olmadı. Sen ve birkaç kişinin
bulamamasını hiç affedemedim.
Beni bulduğundaysa doğruyu söylemek gerekirse sana
karşı bir şey hissedemiyordum. Sahte yaklaşımlardansa
karşılaşmamayı ve konuşmamayı tercih
ettim. Bir yere kadar. Yabancı olarak algılandığım bu yerlerde
tutunmam kolay olmadı. Aylarca
sokakları arşınladım.
Belki benim gibi birileri bulunur diye. Mesleğim, okumuş kesimle tanışmamı
kolaylaştırıyordu.
Ancak düşleri yoktu bu insanların. Bilirsin sıradandılar. Ya boş umutların peşindeydiler ya da yenilgiyi
kabullenmişlerdi. Yenilgiyi
kabullenmeleri değil umutlarını yitirmeleri beni çok
kızdırıyordu. Ev ve
iş yaşamından başka bir kaygıları yoktu. Sıkılıyordum. Bekarlığımın
ayağıma bağ olacağını hiç
düşünmemiştim. Öyle oldu. Birkaç dostum vardı , onlarla da bu
yüzden görüşemiyordum. İçim
içimi yiyordu. Dostlarım evlilik
yaşamı içinde köreldikçe küçülüyorlardı. İkinci kişilikleri hobileri ile
birlikte belki de bir daha dönmemek üzere ev denilen duvar
yığınının içine gömülüyordu. Bazen, bir sorunları oluyordu
eşleriyle, bazen eşleri akraba ziyaretlerine gidiyordu. Ayrılıklar. Bu dönemlerde kaçıp yanıma
yerleşiyorlardı, bekar evi gelmelerini kolaylaştırıyordu
herhalde. İlk zamanlarında
şaşkın oluyorlardı, acı çekiyorlardı. Acı olmadan insan büyümüyor nedense. Böyle zamanlarda, herkesin içten dostlar
aradığını ancak kendilerine gelen çağrılara
kulak tıkadıklarını daha iyi anlıyordum. İnsanlar nedense kendi
sorunlarını taşımak isterken kendilerine sorun
taşınmasını istemiyorlardı. Paylaşmadan
...................................................................... ...................... ...................................................................... ............................................ ...................................................................... ............................................" Burada silinmiş iki buçuk satır var. Okumak için boşuna
uğraştım. Telefonum
çalıyor kesik kesik.
Açmıyorum. Bu kadar
ısrar niye. Susuyor en
sonunda. Yeniden okumaya dalıyorum. "Canım" diyorum içimden. "Bunalmıştım.
Anlatamayacağım kadar bunalmıştım. Yalnızlığı severim,
bilirsin. Bir ozanın dediği
gibi "yalnız kalabilmek için bırakmıştım
yalnızlığımı".
Fakat iş yoruyordu beni.
İnsanlar yoruyordu. Kendimle
kalamıyordum ki. Gecelerim
yalnızdı -tek başına değil-. Paylaşılmayacak kadar
yalnız. Ben
yalnızlığımı paylaşmak istiyordum. Olmuyordu. İnsanlar gelmiyordu.
Bir maçın seyredilmesi bile, güzel bir akşamın
harcanmasına yetiyordu.
Gecelerde insanlar biraz daha
bayağılaşıyorlardı nedense. Duvarların arasında birbirlerine
sunuyorlardı en büyük işkenceyi.
Gündüzleri adam kesiliyordu başımıza. Bunlar o adamlar mıydı, bazen
şaşırıyordum. Bu
adamlara ben bir beklentiye yol açan adamlar diyorum. Sadece beklenti. Bense gündüzleri iş adamlığı yaparken,
geceleri adam gibi adam olmaya çalışıyordum. Uyumsuzluğum bundan mı diye
düşünüyordum, kırılganlığım bundan mı? İş yaşamının
ağırlığını, sahte ilişkilerin yükünü
bırakıyordum gecelere. Bir zaman sonra İstanbul'a alıştı
ayağım. Geziyordum
geceleri, tek başına. Tek
başınayken yalnızlık çekmiyor insan. Geceyi düşleyenleri buluyordum kimi
zaman, geceyi dışarıda geçirmek zorunda olanları... Şarabın son yudumunu bile
paylaşıyorduk bu insanlarla.
Ertesi gün yoktu bu ilişkide, içkileri kim getirmiş yoktu. Yalnızca sen olduğun için ve sen
olabildiğin için vardın bu gecelerde. Şiirler vardı, şarkılar naralar... Kavga ediyorduk bazen. Polislerden kaçıyorduk, zorbalardan;
saklanıyorduk. Günün ilk
ışıklarıyla birlikte "...kalkıp
gidiyorduk..." işte. Bir
daha geldiğimde bir çoğu olmuyordu. Yer mi değiştirmişlerdi, yaşamla yeniden mi
barışmışlardı bilemiyordum. Kimisi bir gece dayanıyordu böyle bir
yaşantıya kimisi biraz daha uzun.
Yakup da onlardan biriydi.
Hani sana paketi getiren.
Nerede bir kaya üzerine badana boyasıyla yapılmış
bir resim görürsen bil ki o Yakup'un işidir. Yakup'un düşüdür, bütün İstanbul sahilini resimle işlemek. Bu gecelerin onu bitirememesi
bundandır. Uzatmayayım
soğuk kış gecelerine kadar onlarlaydım. Son gittiğimde birlikte
üşüdük. Biliyordum bir daha
gelmeyeceğimi, ne gam. Paltomu
bırakmıştım gizlice, görmesinler. Hüzün istemem. Bir yıl kadar sonra gidebildiğimde
karalanmış bir sürü yazının arasında ismimi gördüm
birden. Yazıyı okuyabilmek
için bir fener gerekti. Yok!.. Birkaç gün sonra oradan geçenler elinde
bir bezle kaldırımları silen birisini gördüklerinde ne
düşünmüşlerdir, kim bilir? Bundan sonraki zamanlardan anlatacak fazla bir şey yok. Anlattığım gibi kendimden
öylesine uzaklaşmıştım ki. Kimi dönem kendim olmayı başarabiliyor, bir
fotoğraf makinesi ile dolaşıyordum çevreyi. Resimler çekiyordum. Resimler.
Kimisinin yüzü olmuyordu.
Kimisinin mekanları. Hani
senin bir sözün vardı "insanların mekanlarının
olması güzeldir" diye.
Resimlere öyle bakıyordum işte. Mekanıyla bütünleşmiş bir yüz bulduğumda
inanılmaz derecede mutlu oluyordum.
Sende en hoşuma giden neydi bilir misin? Sözlerin bir güzellik katardı
yaşama. Hele aşık
olduğun dönemlerde sözlerin bir başka güzel olurdu. Bana aşık değildin
bilirdim. Kıskanmazdım
ki. Heyecanın, güzelleşmen
beni de etkilerdi. Aşık olan
benmişim gibi güzelleşirdim.
Fark etmezdin. Bu dönemlerde
en çok elle yazı yazmayı unuttuğumu anlıyorum
şimdi. Niye mi kurşun kalem
kullanıyorum, silme özgürlüğü tanısın diye. Bundan sonrası biraz sert. Zayıf bir zamanında
okumamanı salık veriyorum." Ne yazmış ? Çok mu
sert, acı haberlerle mi dolu ? Bilemiyorum. 24 Şubat Çayla birlikte peynir, zeytin, reçel yiyorum. Midem yatışıyor biraz. Ortalık iyice
dağınık. Şarap
şişeleri, bira şişeleri ortalıkta. Elif'le Ahmet bendeydi. Ne çok içmişiz böyle?.. Toplasam mı?... Mektup !.. "Bağışlayamıyorum işte. Bana yaptıklarını
bağışlayamıyorum.
Yaşamımda belki de ilk defa bağışlayabilmek
için büyük bir çaba harcıyorum...
Olmuyor!.. Evet izimi
bulmuştun. Telefonların
geliyordu, bağlatmıyordum.
Panikteydim.
Bıraktığın gibi değildim. Salmıştım kendimi
iyice. Bu halimle bir şeyler
duyumsamam mümkün değildi. Tek
başına kalmamak için sürekli birilerine gidiyordum, birilerini
çağırıyordum.
Uykularım bölünmeye başlamıştı yeniden. Uyanıyor acemi dizeler
yazıyordum, kağıtlara, gazete kenarlarına. Yeniden adam mı oluyordum? Adam olmak güzeldi. Şiirler akıyordu önümden. İstanbul çağırıyordu
yeniden. Yıllardır
aramadığım dostlarım, eski sevgililerim mektuplar
alıyordu benden. Telefonlarda
sesimi duyuyorlardı.
Coşkulu mektuplar geliyordu, telefonlarda sıcak sesler. Meğerse ne çok özlemişler
beni. Sanki aralarında gizli bir
anlaşma vardı. Telefon
numaram elden ele ne çok kişinin eline geçmiş. Susmak bilmiyordu telefonum. Görüşme dilekleriyle son buluyordu
çoğunluk. Herkes
yaşıyor muydu, değişmişler miydi? Bir insanın birisiyle
barışabilmesi için önce kendisiyle barışık
olması gerekir diye düşünüyorum.
Telefonlarda verdiğim randevulara gelmeyişim
bundandı. Daha kendimi tam
olarak affedememiştim ki.
Geldiğim akşama kadar yavaş yavaş
barışmıştım kendimle. Sevinçliydik. Sanki hiç
ayrılık girmemişti araya.
Radyodan bir kanal ayarlamıştın. "`Şehir ve adam' bu
programın adı" demiştin.
İlk kez dinliyordum, yaşadığım yerlerde
çekmiyordu ki bu radyo. Nereden
bilecektim. Adamın biri, gece
yarımda başlıyordu şiirler okumaya. Ne şairlerinin adı geçiyordu, ne
şiirlerin adı. Şiir
okurken rakısını yudumluyordu. Kadeh sesleri geliyordu bir yandan. Kıyaklaşıyordu kafası. Telefonlar geliyordu, kentin bilmem
neresindenim diyordu bir çoğu, yalnızım diyordu. Koyu bir muhabbet geçiyordu arada bir,
eski bir şarkı çalıyordu aniden. Sarılmışım sana, farkına bile
varmadan. Adamın sesi
bayılmaya başlamıştı, rakı
sarhoşluğu. Kelimeler
uzuyordu artık. Gece bitiyordu
ve seninle öpüşüyorduk, sevişiyorduk. Bunun için gelmedim diyorum.
"Olsun" diyorsun.
Radyodaki ses gidiyor, bir müzik alıyor yerini. "Şimdi Sultanahmet'te çorba
içmeye gidiyor" diyorsun.
Sarılıp uyuyorsun sonra.
Ben uyuyamıyorum.
Sırtımı çizmişsin, kanıyor. Bu çizikler öylesine derindi ki bir aya
yakın zaman kaldı sırtımda. Aynadan bakıp bakıp gülüyordum hemen her gün. Mutluluktan uçuyordum işte. Uyanırsan? Uçup gider mi bu mutluluk?
Seni öpüp çıkıyorum.
Döner miyim tekrar, bilmiyorum. O gün bir dostu uğurluyorum.
Ölmüş. Hüzünleniyorum. Telefon etmek gelmiyor içimden. Ertesi gün, bir kara haber daha. Bir ay olmuş, bu dünyadan göçüp
gitmiş Kemal. Nasıl
duymadım? Uzun
uğraşlardan sonra buluyorum telefonunu. Ağlıyor karısı telefonda. Üç ay yatmış hastanede,
düzelememiş. Kanser. Eve göndermişler, acılar,
haykırışlar. Gözünün
önünde eriyip gidiyor sevdiceğin, çaresizlik. Öldüğünde bir kalabalık basmış evi. Acısını bile yaşamaya
bırakmamışlar ki.
"Bir ay geçti üstünden atlatamadım, dönüp bakıyorum
kimse yok etrafımda. Sahi o
kalabalık nereye gitti." diyor birden. "Ondan bir çocuk yapmak istedim, karşı
çıktı. Perişan
olacağımı düşünüyordu.
Israr ettim. 5 ay oldu
karnımda taşıyorum.
Ayakta durabilmem biraz da bundan" diyor. "Geleceğim, işleri yoluna
koyar koymaz geleceğim" diyorum.
Vedalaşıyoruz.
Kemal'i düşünüyorum.
Dayanılacak gibi değil.
Sana koşuyorum. Gölgem
olarak geliyorum.
Konuşacağım.
Konuşacaklarım belki de sığmayacak geceye. Bir duvar oluyorsun
karşımda. Bir telefon
geliyor, saatlerce konuşuyorsun.
İçeriye geçiyorum. Zaman
geçiyor, dönüyorum. Sinirli bir
şekilde dolanıyorsun evin içinde.
Fazlalığım bu akşam, anlıyorum. Sevişmemiz geliyor aklıma,
bundan dolayı diyorum.
Kulaklarım duyduğu söze inanamıyor. Gitsem?... Gidemem, kalıyorum.
Bir kağıda döküyorum hırsımı. Nasıl oldu da uyudum bilmiyorum. Uyandığımda sen
uyuyorsun. Kağıdı
alıyorum bir not var senden, okumuşsun. Niçin okudun? Notu
okuyorum, bir özür. "Sana bir
gece borcum var galiba?...".
Çıkıp gidiyorum.
Önceki sözün değil bu yazdığın kırıyor
beni. İçimden diyorum ki
"Bir gece neyin diyeti. Sonra
çık git." Ve diyorum ki yeniden "Bu borç bir gecelikse hiç yaşanmayacak
ve bir daha görmeyeceksin beni." Birkaç gün geçiyor. Ankara'ya
gidiyorum ilkin.
Arkadaşları görüyorum.
Yaşlanmışım.
Öyle diyorlar. Sakarya'da bira
içiyorum. "...açtım ve
baktım/bir milyon kişi ayakta bira içiyordu..."
"...yağmur dindi/ sevgilim/bak dinle/her şey dindi/
acıysa dinmemiş halde".
Ankara değişmiş.
Metroya bakıyorum şaşkın. Kitapçıya uğruyorum. Satıcı hatırlıyor
hemen. Ulysses'i alıyorum. Arka kapağın içinde bir dip not,
-herkesin bildiği ama kimsenin okumadığı bir kitap.-
Tıpkı yaşamlarımız gibi diyorum...Tıpkı
yaşamlarımız gibi. Bir
hafta geçmiş. Zühal'e
uğruyorum, karnında Kemal'in yadigarı. Hüzünleniyorum. Karar verdim, gideceğim.
Seninle bir ilgisi yok gitmemin.
İşi birine bırakıyorum. Biraz eşya alıyorum yanıma. Arabanın aldığı kadar
kitap, kaset, notlar, biraz giysi, biraz da ufak tefek şeyler. O günden beri geziyorum. Nereye isterse canım oraya
gidiyorum. Bir dosta uğruyorum
bazen. Birkaç gün geçiyor hemen. Pazartesileri "Şehir ve Adam"ı
dinliyorum. Şiirler
yazıyorum, fakat istediğim gibi değil henüz, günden güne
düzeliyor. Her pazartesi
İstanbul'dayım, çünkü başka yerden çekmiyor bu radyo. "Bu kentin neresinden
arıyorsunuz" sorusuna, "kıyısından" diye
cevaplayan bir kız var. O sen
misin? Sesin o kadar benziyor ki;
kelimelerin...
Aranmamışlık var sesinde, kırılganlık
var. Arayayım diyorum,
arayamıyorum. Bir iki
çaldırıp telefonunu kapatıyorum. Seni bağışlayamıyorum... Bir kenti geziyorum işte. Bazen başka bir kente gidiyor ve
dönüyorum. Bir kent nasıl
yaşar, eskiyen nedir, kaybolan nedir, yeni olan ne var? Ay nasıl doğar kentin üstüne,
güneş nasıl, bir yağmur nasıl ıslatır
kaldırımları ? Kim
yaşar bu kentte, nasıl yaşar, yüz çizgilerinde ne var? Bir çocuk geçer önümden, belli ki
çalışmaya gidiyor, uykusuz gözleri. Gidenler, kalanlar, kalmak zorunda olanlar kim? Bunları arıyorum bu kentte. Bir gezgin gibi tutkuluyum, bir de
şairlerin büyüteçleriyle, fotoğrafçıların gözlerini
alabilirsem yanıma öğreneceğim diyorum bazen. Bir dize geliyor usuma, "perdesiz
çalıyor kentin gürültüsü".
Bir öykü yazıyorum ama bitmek bilmiyor. Ne diye uğraşıyorum? diyorum bazen, Borges'in sözü geliyor aklıma,
".kendim, dostlarım bir de zamanın akışını
yumuşatmak için yazıyorum." Yeniden yazmaya
başlıyorum. Ama bilesin ki
ne yaparsam yapayım bağışlayamıyorum seni. İç dünyam/gölgemde yer alan birisinin
bana bunları yapmasını bağışlayamıyorum. Gönderdiğim şeyleri ne yaparsan
yap. Bana gerekli değil
artık. Bu mektubun imzaya
ihtiyacı da yok. Hoşça
kal." Neler yazmış.
Bunları hak etmiyorum diye düşünüyorum. Gelsen, konuşsan, açıklasak kimi
şeyleri bundan iyi değil miydi?
Radyoyu dinliyormuş, ben olduğumu nasıl
anladı?
Çağırmamıştım son geldiğinde
biliyordu. Onu hep
sırdaşım, canımdan bir parça olarak
düşünmüştüm. Cinsiyeti
yoktu. O gece yıllardır,
yanımda yokken bile umutla hatırladığım bir insan
yok oldu içim boşaldı.
Herkes gibi miydi? Evet, evet
ben de bağışlayamıyordum onu. Benim ona borçlu olduğum kadar onun da özür borcu
vardı. Peki içimdeki bu
sıkıntı neden?
Şimdi çıkıp gelse, konuşsak... konuşsak...konuş.... 3 Haziran Bu gün Nazım'ın ölüm günü.
Belki arar. "Saman
Sarısı" nı okuyorum.
Usta yaşamından usunda kalan bütün izlekleri
sığdırmış bu şiire. Bu yüzden özel bir şiir.
Bu şiiri birlikte çok okumuşluğumuz var. İş yerinden
ayrıldım. İdare edecek
kadar param var. Haluk ayda bir para
gönderiyor. Niçin bana gönderiyorsun
diyorum, öyle istedi diyor. 4-5 ay
daha para gönderebileceğini söylüyor.
Ne çok alacağı varmış böyle. Selda, babasıyla kavgalı. Her şeye
karışıyormuş.
İki gündür bende. Epeyce
uykusuz, içeride uyuyor.
"Şehir ve adam" bu akşam Nazım şiirleri
okuyor. Hüzünlü çıkıyor
sesi. Anlamsız telefonlar
geliyor, konuşmadan kapatıyor.
Konuşacak şeyi olmayanlar aramasın beni gibi bir
şeyler söylüyor bir ara. Uzun
bir müzik. Hiç bu kadar
aralıksız müzik çalmazdı oysa. Gitti mi yoksa ?
"Bağla Cengiz" diyor birden. "Bu arayan da renk vermezse geceye, dinleyenlerimden özür
dileyerek programı kesip gideceğim" diyor. -Alo bu kentin neresinden arıyorsunuz ? -Neresinden aradığımın önemi yok. Bu kentin içindeyim işte. Bu kenti yaşamak için arada bir
uğruyorum. Uzaklardan geliyorum
ve geldiğimde radyoyu dinliyorum.
Ne mi arıyorum, söyleyeyim.
Affan Dede'nin çocukluğumu sattığı dükkanı
arıyorum. Uykusu kaçanları,
çağrılmamış Yakup'ları. Düşlerin peşindeyim anlayacağın. -Ahh şairlik var galiba? -Yok. İyi bir okurum
yalnızca. Bak ne güzel rakı
içiyorsun . Bense Adalara
karşı biramı yudumluyorum.
Üstüme döküyorum bazen.
Edip'in dediği gibi "ortaya biranın
dökülüşünü" koyuyorum. -Heeey heeey hey. Ne
işle meşgulüz? -Arada bir gezginliğim tutar.
Yas tutarım.
Yaktığımız ozanlara, içeri
tıktığımız onca güzel insana. Birilerinin bu yası tutması
gerektiğini düşünürüm. Sen
düşünmez misin? Senden bir
dileğim var bu akşam. Saman
sarısı. Uzun
şiirdir. Nefesin yettiği
kadar okusan da olur. Ustayı
düşününce aklıma saman sarısı gelir, bir mavi deniz
gelir, kız kulesi, martılar gelir. -Haklısın. Çok
haklısın...Gitme bir yere orada kal. İsteğini yerine getirmeye
çalışacağım. Bu
şarkıyı bütün dostlara çalıyorum. Saman sarısı...saman
sarısı...Cengiz nerede bu şiir? Bu o!
Yaşıyor!
Şarkı başlıyor.
Telefondaki ses konuşuyor yeniden. -Çok bekletme beni serseri.
Cep telefonu faturasını sana yollarım sonra. -Bu programın bir bedeli olmalı. Senin için de telefon parası. İlla bu parayı alacağım diyorsan onu da
öderiz ne yapalım. -İstemez, takıldım sadece. Kıyıdan arayan kıza selam. -Kime kime ? -........................ -Kapanmış dostlar.
Kentin her neresindeysen bizden de sana selam. Şarkı başlıyor yeniden. Şaşkınım.
Cep telefonu. Böyle
şeyler kullanır mıydı?
Numarası yok ki arayayım.
Radyoyu çeviriyorum.
Meşgul. Tekrar deniyorum,
çalıyor. Cengiz beklememi
söylüyor. Bekliyorum. Dakikalar geçiyor. Bağlanmak bilmiyor. Kapatıyorum. Bağlasa söyleyeceğim oysa. Lütfen dön... Selam göndermesi bağışladığı
anlamına mı geliyor ? Alt
üst oluyorum yeniden. 18 Eylül Bir yıl olmuş neredeyse gideli. Her Pazartesi radyoyu dinliyorum. Belki yeniden arar.
Aramıyor...Ben arıyorum.
Affan Dedenin yerini birlikte arayalım diyorum. Beni ara diyorum. Aramıyor. Haluk'u arayıp cep telefonu numarasını istiyorum. Bilmiyorum diyor. Ankara'dakileri arıyorum. Hiç kimse bilmiyor. Kayıp yine. Beşiktaş iskelesinde Yakup'u görüyorum. Üstü başı düzgün bu sefer,
elinde kitap ve defterler duruyor.
Üniversiteli diyorum içimden.
Sesleniyorum, tanıyor.
Konuşuyoruz. -Ben de özledim diyor. En son
İtalyan şarabı getirdiydi.
İçip neşelenmiştik.
Bana sorarsan iyi değil durumu.
Dalıp dalıp gidiyor.
Üstü eskimiş, arabasını satmış. Külüstür bir araba almış. İşi eskisi gibi değil
galiba. -Nasıl bulurum onu. -Bilmiyorum... -Bak onun kurtulmasını istiyorsan bulmama
yardımcı ol.
Yalvarıyorum. -............. -Gittiği belli bir yer var mı ? -Ortaköy'e geldiğini biliyorum bazen. Ama ne zaman gelir belli değil. -Gittiği zaman kaldırıma ne yazmıştın? -Ne zaman? -Hani sizden kış öncesi ayrıldığında. -Yakup seni çok özledi, çağrılmak istiyor diye
yazdım. Bana hep
çağrılmayan Yakup derdi, ondan.
Bir de, bu Ortaköy sarhoşları neden kaçar aniden, diye
yazmıştım. -Görürsen beni mutlaka arasın olur mu ? -Söylerim. Vedalaşıyoruz.
Biliyorum sever o şiiri.
Yakup'u da çağrılmayı da sever. Karar veriyorum çağıracağım. 3 Ekim -Alo -Bu kentin neresinden arıyorsunuz ? -Kıyısından.
Hala kıyısındayım. -Bi türlü gelemediniz bu taraflara. -Gelmek isteyen yok ki. -Kentin yüreği kıyısında atmaz. Bu yürek
çarpıntılarını duymak istiyorsan bu taraflara geleceksin. -Sen onu bırak da bir insanın yüreği neresinde atar onu
söyle. Bir aptallıktı
yaptığım, kaybettim Yakup'umu. Şimdi Yakup'umu çağırıyorum. Çağırıyorum, gelmiyor. Biliyorum gelmeyecek. Çağrısına
uymadığım için gelmeyecek.
Kırdığım için gelmeyecek. Ama artık ben de
bekleyemeyeceğim. Tükendim. Benim için bir veda şiiri
okumanı istiyorum serseri. -Ne vedası, ne şiiri.
Tamam gelme, kabul ama kıyıda kal hiç olmazsa. -Söz veremem. Gidiyorum
işte. Bu kenti
bırakıyorum ardımda, bu ülkeyi, dostlarımı,
Yakup'umu, radyomu, odamı, göz yaşlarımı ve sevinçlerimi
bırakıyorum. Şiiri
bestelenmiş iki şarkı var onları istiyorum. Ezginin Günlüğü söylüyor, "
Vazgeçtim bu dünyadan/tek ölüm paklar beni" . Bir de Yeni Türkü söylüyor, Ahmet Erhan'dan " Kalırsa
bir soru kalır benden." Hadi be serseri şu son saatlerimde
benim için çal.
Vedalaşalım. -Dur sen ne yapıyorsun öyle.
Bir şeylere kızarak terk edip gitmek var mı öyle. Usta ne demiş
"Yaşamayı seveceksin..." Radyoyu kapatıyorum.
Gelecek mi? Telefon
çalıyor, açmıyorum. Tekrar
çalmaya başlıyor, dakikalarca sürüyor çalması. Evde olduğumu bilen birisi. O.
Açıp hemen kapatıyorum.
Tekrar çalmaya başlıyor.
Bu kez açmıyorum. Zil
sesini bekliyorum. Gelecek,
biliyorum. Polis sirenleri
çalıyor dışarıda.
Buraya mı geliyorlar.
Hayvan herif !.. Giyinip
fırlıyorum evden. Telefonum
çalmaya başlıyor yeniden.
Ses uzaklaşıyor.
Polisler benim binaya giriyorlar.
Yokuş yukarı yürüyorum.
Bu gece eve dönemem. Kime
gitsem? 4 Ekim Gece yarısı olacak neredeyse. Binaya giriyorum. Alt
katta oturan komşu çıkıyor kapıya, heyecanlı. Hep selamlaşırız da
adamın yüzüne bakmamışım hiç. Uzun boylu, zayıfça, yalnız yaşıyor belli
ki. -Kızım nerelerdesin.
Bütün mahalle ayağa kalktı.
Polis zile bastı, kapı açılmayınca
kırdılar kapıyı.
İçerde seni bulamayınca kapıyı iple
bağladılar. İntihar
ihbarı mı ne almışlar.
Biz de heyecanlandık.
Vallahi bekledim hep, hiç uyumadım. Şükür ki buradasın.
Sağsın. Bir
şeyin yok ya? -Ciddi misiniz? diyorum. Şaşkın görünüyorum. Merak etmeyin ben hallederim,
teşekkür ederim. Selam verip
çıkıyorum.
Aşağıdan sesleniyor. -Yarın karakola uğraman gerekiyormuş. -Uğrarım. Kapı iple tutturulmuş.
El sığacak kadar aralık. İpi çözmek uğraştırıyor. Komşu bakıyor
aşağıdan. İçerisi
karanlık, korkuyorum.
Sandığı taşıyıp kapının arkasına
koyuyorum.
Taşıyabileceğim ne kadar eşya varsa
kapının arkasına yığıyorum. Duştan çıkınca canım
tatlı istiyor. Biraz reçel
olacak. Sigaram elimden düşecek
neredeyse. Yatağa geçiyorum. Dalıp gidiyorum. -Bağırma sakın! - ....................! Gelmiş! Bir kol
uzanıp sarıyor bedenimi.
Kolu ne kadar uzun, unutmuşum.
Elleri delip geçiyor sırtımı. Ağlıyorum.
Ağlıyorum. Ne çok
beklemişim meğerse seni. -Canım diyorum.
Canım...Canım..." Cesur kızmış.
Kapısı kırık evde kaldı sabaha kadar. Bende kal dese miydim? Hoş kız. Gelir miydi? İçimde bir merak var.
Polisler geldiğinde kapıdan sıvışıp
gidivermişti. Polisler
arıyor diye ses etmediydim.
Söylerdim yoksa. Boşuna
bekledi o kadar insan. Kapı
sağlammış. Epey
uğraştılar kırmak için.
Dört gün geçti kızdan haber yok.
Hiç görünmedi.
Kapının kilidini bile yaptırmamış. İşe gider gibi çıkıp
gitmişti oysa.
Meraklanıyorum. Acaba
içeride uğraşırken mi gelip gidiyor. Bakıyorum. İp
dışardan bağlı.
İşteyse gelmesine çok var daha. Ya gelirse.
Endişelendim derim, ne olacak sanki?.. Bu kız bir daha görünmedi.
Bir ay kadar sonra ev sahibi eşyaları bodruma koydurdu. Gelmeyeceğini
düşündüğümden, eşyalarının bir kısmını
evime taşımıştım.
Komşulardan biri yakalayacaktı neredeyse. Notları, radyosu, vitrinde ne kadar
eski eşyası varsa bende.
Mumluklar, kadehler, ne olduğunu anlayamadığım bir
sürü şey var. En çok fötr
şapka hoşuma gidiyor.
Şapkayı taktığım zamanlarda, kendimi eski
İstanbul efendilerine benzetiyorum.
Günlükleri okudum. Bir
sevgilisi var mıydı gerçekten, kurmaca mı belli
değil. Arada bir gelenler olurdu
ama sürekli gelen birisini hiç görmedim.
Hep geç gelirdi, dışarıda mı
buluşuyorlardı? Günlüklerde
böyle bir şey yok. Ne iş
yapıyordu, hiç bahsi geçmiyor. Çalıştığı
işyerini bilen kimsede yokmuş, ev sahibi öyle diyor. Günlüklerde bahsi geçen adamın
gönderdiği mektupların, fotoğrafların, notların hiç
birisine rastlamadım. Olsalar
alırdım. Bu kadar uzun bir
mektubu niçin günlüğe çeksin?
Belli ki kurmaca.
Yalnızmış. Hiç
de yalnızlık çeker gibi durmuyordu. Kadınlar biraz daha kendilerinden emin görünüyorlar. Belki de öyle görünmek zorundalar. Benden de bahsetmiş. Alt kattaki komşu,
selamlaşırmışız da yüzüme hiç
bakmamış. Belli ki
yalnızmış diyor.
Nasıl anladı? Bir yıl olmuş neredeyse.
Hiç iz yok. Birkaç kez
polisler gelip sordular. Artık
arkadaşları da gelmiyor. Bu
sokakta bıraktığı ne kadar iz varsa silindi. Her sabah pencereden bakıyorum,
gelecek diye. Geceleri tıkırtıları
dinliyorum. Bazen bir rüya görüyorum. Başımda beklerken
görüyorum. Lamba yanmıyor,
sokağın ışığı vuruyor içeriye. Uzun kibritleri tutuşturuyor, bu
kibritleri nereden bulmuş bilmiyorum, Andersen'in kibritçi
kızından daha uzun bir düş görüyorum. Kibrit sönüyor, bir tane daha yak diyorum,
isteksizce başını iki yana sallıyor. Uzanıyorum, dokunamıyorum,
dumanların içinde kayboluyor.
Kapının kapanışının sesini bekliyorum,
ses yok. Kalkıp kapıya
yöneliyorum, kilitli, hiç açılmamış. Bir sigara yakıp koltuğa oturuyorum. Vitrinin üzerinde duran fotoğrafa
bakıyorum, bu fotoğrafı büyülttüm ve evin her yanına bir
tane yerleştirdim. Yüzü
gülümsüyor. Ve ben o yüzü en ince
ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Bekleyeceğim diyorum. Delirdi diyorlarmış, evden çıkmamam tuhaflarına
gidiyor kimilerinin. Önemi yok,
delirmediğimi biliyorum.
Çiçekleri sulamak geliyor içimden.
Güvercinlere ekmek doğruyorum.
Acısız kent yazısız deftere benziyor diyorum. Kız geliyor gözümün önüne,
defter. Defterde bir satır olabildin
hiç olmazsa diyorum. İşe,
okula yetişmek için bir kalabalık hücum ediyor sokağa. Benim işim, beklemek. Ciğerlerim havasız
kalıyor. Ciğerlerimin
rahatsızlığından ilk defa haz alıyorum. Bir de sigarayı azaltmak zorunda
olmasam diyorum. Parmaklarım
uyuşuyor. Hareketsizlikten
diyorum. Kapıyı açıp
sokağa yöneliyorum." 14 Eylül Fikret amcamın ölümünün üzerinden 2 ay geçti. Benden başka mirasçısı
yoktu. Son yılları zorluk
içinde geçmişti.
Hastaydı. Emekli
etmişlerdi. Dedemden kalan 3
evin birinde oturur birinin kirasını alırdı. Birinin kirasını ise her ay bana
yollardı.
Yalnızdı. Okul,
arkadaşlarım, gezmeler, telaş. Son yıllarda iyice
dağıtmıştım.
İçim rahat değil.
Bize geldiği zamanlarda evdeki hava hemen değişirdi. Sorunları çoktu, fakat hep
gizlerdi. Babamdan çekinirdi, hepimiz
gibi. Ortak bir
bağımız vardı sanki.
Ölümünden bir hafta sonra bulmuşlar cesedini. Öldüğünde uzun süre evine
girememiştim.
Eşyalarına bakamayacağım gibi bir his var
içimde. Merak. Amcamla ilgili anılarım
canlanıyor gözümde. Bunları
burada anlatacak değilim. Burada
anlatacağım bulduğum günlük-öykü gibi şeyle ilgili. Amcamın edebiyatı sevdiğini
bilirdim. Kopmuştu bir ara. Okuduğum şiirleri dinlemez
olmuştu. Son zamanlarında
ki seyrek karşılaşmalarımızdaysa yeniden
doğmuştu sanki. O hastalıklı
adam gitmiş yerine gözleri parlayan, soran, okuyan bir adam
gelmişti. Aşık
olmuşsun der takılırdım bazen. Gülerdi.
Aşıkmış.
Hiç evlenmemiş olan amcam beklemeye mi adamıştı
kendisini? Bu günlük-öykü ne zaman yazılmış bilmiyorum. Yıl yazılmadığı gibi,
anlatılan olaylardan yılları çıkarmak da mümkün
değil. Radyo programından
bahsediyor. Bu program 6-7
yıldır yayınlanıyormuş. Bakkaldan apartmanda oturan yalnız bir kız var
mıydı diye soruyorum. 2 yıl kadar önce eşyalarını da bırakıp
giden bir kızdan bahsediyor, doğruymuş. Evin her tarafında kızın
büyütülmüş değişik fotoğrafları duruyor. Bunlardan birkaç tanesini alıyorum. Fotoğraflar eski duruyor, siyah beyaz
belki de ondan. Yüzünü
inceliyorum. Kısa saçlı,
kumral, 30 yaşlarında diyorum.
Yüzü 1930' lardan kalmış gibi duruyor. Ben bu yüzü tanıyorum, diyorum
birden. İskeledeki kız
!.. Öykü geliyor aklıma. Taşlara resim yapan Yakup, bu ben
miyim? Amcam bunu bilemezdi
ki!... Yazılanları okuyorum
yeniden. Amcamın
yazdığı bölümde yazı değişmiş. Allak bullak oluyorum. Amcam yazmadıysa.... Borges o kitabı
yazdığında ikinci dünya savaşı
başlamamıştı, ayrıca kitapta anlatılanlar
kurmacaydı, yanılmışsın be adam diyorum,kendi
kendime. Kulağıma
şiirler fısıldayan yüzü geliyor gözlerimin önüne. Denizdeyiz, amcam kollarımdan tutmuş, suya sokmaya
çalışıyor.
Bağırıyorum.
Suya girersem sanki batıp bir daha çıkamayacakmışım
gibi geliyor. Annem yere bir örtü
sermiş üstünde oturuyor.
Korkmuşum.
Taşların sıcağından ayaklarım
yanmış, acıyor.
Ağacı hatırlıyorum, gölgesinde uyutuyorlar
beni. Gözümü açıyorum,
yaprakların arasından ışıklar
sızıyor. Denize
bakıyorum. Babam annemin elinden
tutmuş, kıyıda yürüyorlar.
Amcam açılmış yüzüyor.
Kız kardeşim denize taş atıyor. Köpeğimiz var yanında,
havlıyor. Kendimi yalnız
hissediyorum ve ağlıyorum.
Başıma toplanıyorlar birden. Annem sarılıyor.
"Oğlum buradayız işte, canım oğlum"
diyor. Mutluyum. Film şeridi gibi geçiyor
aklımdan, evimiz, annem, babam, kız kardeşim, amcam,
köpek. Ağlıyorum birden,
gelsinler yanıma istiyorum.
Denizde geldikleri gibi gelsinler.
Hiç biri gelemez ki... Sabah
olmuş, içim buruk hala. Ne
kalmış geriye diyorum, aranıyorum. Kızın resmine değiyor elim. Alıyorum. Sokağa çıkıyorum. Çiçekleri düşünüyorum, solmuşlardır. Yazılarda benden söz eden bölümler
geliyor usuma. Sıcaklık
duyuyorum içimde, sevinçler. Ekmek
alıp dönüyorum. Güvercinler beni bekler... Yakup" |
Geri:: |
Ó2002