::Bir
Sehadet Oykusu::
|
Sessiz bir odada veya
dışarıda, sessiz bir ortamda, Tanrı'ya kendimi çok
yakın hissederdim. Lewis &
Clark Yüksek Okulu'nun kampüsünde dolaşır, banklara oturur, Hood
dağının manzarasına dalar, ağaçların renk
değiştirmelerini seyrederdim.
Bir gün kampüsün ağaçlarla çevrili küçük kilisesine gittim. Bu küçük ve sessiz binada oturup Tanrı'yı
düşünmekle huzur buluyordum. |
Işığa
Koşanlar (Bu yazı Hristiyanken sonradan Müslüman olan
C. Huda Dodge'un "My Path To
Islam" isimli kitabından alınmıştır.) Kaliforniya
Eyaleti'nin San Francisco şehrinde doğdum. San Anselmo adlı küçük
kasabamızda üst sınıf, beyaz Hristiyanlar yaşıyordu. Tepeciklerle Pasifik arasına
sıkışmış kasabamız minik bir kuş
yuvasını andırıyordu.
Sokaklarda beyzbol oynayan, su birikintilerinde kurbağa
yakalayan, yamaçlarda ata binen ve bahçelerde ağaçlara tırmanan
komşularımızı dün gibi hatırlıyorum. Babam
Presbiteryen, annem ise Katolikti.
Babam kiliseye gitmezdi, ama annem bizleri bizleri birer Katolik
olarak yetiştirmeye çalıştı. Bazen bizi kiliseye götürürdü, ama orada neyin olup
bittiğini anlayamazdık.
İnsanlar ayağa kalkar, oturur, diz çöker, tekrar oturur,
kalkar ve papazın ardından birşeyler okurlardı. Hepimizin elinde bir kitapçık
bulunurdu ve eğer uykuya dalmadıysak sıra neyi okumaya
geldiğini farkederdik. Ben 8
yaşımda bu kilisede vaftiz edildim ve ilk komünyonumu
aldım. Ancak sonraları kiliseye
yılda sadece birkaç defa gittik. Evimiz,
on-onbeş evin bulunduğu bir çıkmaz sokaktaydı. Okulumuz da kilisenin hemen
yanındaydı. 10
yaşımda, kilisedekiler çocuklar için yapılan Noel
kutlamalarına katılmamı teklif ettiler. Daha sonra her pazar, yalnız olarak
kiliseye gidip gelmeye başladım.
Ailem bu faaliyetlerime hiç alaka göstermedi. Gelenlerin toplamı, 50'sini
geçmiş otuz kadar insandı.
Benden daha küçük yaşta çocuğu olan, sadece üç genç çift
vardı. Bu
kilisenin çok aktif bir üyesi olmuştum.
6. sınıfta,
programlar esnasında küçük çocuklara bakmaya başladım. 9.
Sınıfta pazar günleri verilen derslerde görev
aldım. Lisede ise dört
arkadaşımla birlikte bir kilise gençlik grubu oluşturduk. Kilisenin asıl gençlik grubunda
yaklaşık 100 kişi vardı ve bu üyelerle Meksika'ya geziler
düzenliyorlardı. Bizim grubumuz
ise İncil mütalaa eder, Tanrı hakkında konuşur ve
hayır kurumları için para toplardı. Grubumuzdaki
arkadaşlarımızla toplanıp manevi konular hakkında
sohbet ederdik. Aklımıza
gelen sorulara cevaplar bulmaya çalışırdık: Hz. İsa gelmeden önce yaşayan
insanların durumu ne olacak?
Gandi gibi bazı iyiliksever insanlar, niçin sırf Hz. İsa'ya inanmadıkları için
Cehennem'e gidecekler? Öte yandan,
niçin bazı baş belası insanlar (arkadaşımın kötü
babası gibi) sırf Hristiyan oldukları için Cennet'le
mükafatlandırılacaklar?
Niçin insanları seven, merhametli bir Tanrı, onların
günahlarını affetmek için bir kurbana (Hz. İsa) gerek duymuştur? Hz.
Adem'in işlediği günahtan niçin bizler sorumluyuz? Tanrı nasıl üç farklı
şey olabilir? İşte
bütün bu sorular üzerinde tartışırdık, ancak hiçbir zaman
tatmin edici cevaplar bulamazdık.
Kilise de bizi ikna edemezdi, sadece "inanmamızı"
söylerdi. Bir gün
kilisedekiler bana, Kuzey California'da bir yaz kampı düzenlediklerini
söylediler. İlk kampa 10
yaşımda katıldım, daha sonra da yedi yıl boyunca her
sene bu kamplara iştirak ettim.
Tanrı'yı apaçık bu kamplarda hissettim. Buralarda inancım pekişti. Zamanımızın çoğu
dışarıda geçiyordu.
Oyun oynuyor, el işleri yapıyor, İncil mütalaa ediyor,
ilahiler söylüyor ve "sessiz saatler' geçiriyorduk. İşte bu sessiz saatlerde
hissettiklerim, güzel birer hatıra olarak hala zihnimde. Bu sessiz faaliyetin kuralı
şuydu: "Kampın 200 metre karelik sahasında, yalnız
başına bir yere oturmak".
Ben genellikle çimenlik bir yere gider veya köprünün üzerinde oturur,
düşüncelere dalardım.
Etrafıma bakar dereyi, ağaçları, bulutları,
böcekleri seyrederdim. Suyun sesini,
kuşların cıvıltılarını, böceklerin
vızıltılarını dinlerdim. Bu ortam bana gerçekten huzur verirdi ve ben Tanrı'ya,
böyle gzelim bir dünya yarattığı için şükrederdim. Her yaz sonunda, eve döndüğümde, bu
his içimden çıkmazdı.
Zamanımı dışarıda geçirir, yalnız
başıma, sadece Tanrı'yı, hayatı ve bu hayattaki yerimi
düşünürdüm. Hz. İsa'nın rolünün bir muallim ve
örnek olmak olduğuna dair bende şahsi bir kanaat hasıl oldu ve
kilisenin kafa karıştıran bütün malumatını geride
bıraktım. Sessiz
bir odada veya dışarıda, sessiz bir ortamda, Tanrı'ya
kendimi çok yakın hissederdim.
Lewis & Clark Yüksek Okulu'nun kampüsünde dolaşır,
banklara oturur, Hood dağının manzarasına dalar,
ağaçların renk değiştirmelerini seyrederdim. Bir gün kampüsün ağaçlarla çevrili
küçük kilisesine gittim. Bu küçük ve
sessiz binada oturup Tanrı'yı düşünmekle huzur buluyordum. Bu
arada, bir dersimiz münasebetiyle yabancı ülkelerden gelen bir grup
öğrenciyle de görüşüyordum.
Grubumuzda beş kişi vardı: İki Japon, bir
İtalyan, bir Filistinli ve ben.
İngilizce pratik yapmak için haftada iki gün, öğlen
yemeğinden sonra buluşuyorduk.
Ailelerimiz, çalışmalarımız, çocukluğumuz,
kültürel farklılıklar gibi konularda sohbet ediyorduk. Faris isimli Filistinli'nin hayatı,
ailesi ve inançları hakkında anlattıklarını
dinledikten sonra içimde garip hislerin belirdiğini farkettim. Daha önce birkaç Müslüman gençle
tanışmıştım.
Ancak bunların hayatları, inançları bana çok
yabancı, kültürüme çok uzak gelmişti. Bu kültürel bariyer yüzünden onların inançları
hakkında daha fazla malumat edinme ihtiyacı hissetmemiştim. Fakat İslam hakkında yeni
şeyler öğrendikçe, onu bizzat yaşamak konusunda bendeki
eğilim daha da güçlendi. Okulun
ikinci döneminde bu tartışma dersleri sona erdiği için
öğrenciler başka yerlere nakledildiler. Ancak konuştuklarımız zihnimde yer etmişti. Daha sonraki dönemde, "İslam'a
Giriş" adlı dersi almak için müracaat ettim. Derste gördüklerim, Hristiyanlık
hakkındaki sorularımı tekrar gündeme getirdi. İslam hakkında daha çok malumat
edindike bütün bu sorularıma cevap bulmaya başladım. Aslında bizler Hz. Adem'in işlemiş olduğu
günahın cezasını çekmiyorduk.
Hz. Adem pişman olmuş,
tövbe etmiş, Rahman ve Rahim Allah da onun tövbesini kabul
etmişti. Hz. İsa Tanrı değildi. O, diğer peygamberler gibi bir
peygamberdi ve hepsi de aynı mesajla gelmişti: Allah'dan başka
ilah yoktur. Sadece O'na kulluk edin
ve teslim olun. Bütün bu gerçekler
benim teslis ve Hz. İsa'nın
durumu hakkındaki şüphelerimi izale, aklımı ve kalbimi
tatmin etti. O yaz
kasabamıza döndüm ve İslam'la ilgili araştırmalarıma
devam ettim. Kütüphanedeki
kitapları inceledim, arkadaşlarımla konuştum. Onlar da benim gibi manevi meselelere
alaka duyuyordu ve bir kısmı Doğu dinlerini inceliyordu. Benim bu
araştırmalarımı anlayışla
karşıladılar ve inanacak birşeyler bulduğum için
memnuniyetlerini ifade ettiler. Ancak
İslam'ın Kaliforniyalı bir bayan olarak benim hayatımda
nasıl bir tesirde bulunabileceğini merak ediyorlardı. Bir gün
ailemle Eskimoları anlatan bir TV programı seyrediyorduk. Programda Eskimo dilinde, 200 kadar
"kar" kelimesinin bulunduğu söylendi, zira onların
hayatlarında "kar"ın çok önemli bir yeri
vardır. O gece geç vakitlere
kadar, farklı dillerde bu tür kelimelerin bulunduğundan
bahsettik. Babam
Amerikalılar'ın "para" hakkında birçok farklı
kelime kullandıklarını söyledi. Ben de Müslümanlar'ın Allah için 99 isim
kullandıklarından bahsettim. O yaz
Lewis & Clark Yüksek Okulu'na geri dondüm. İlk işim Portland'daki camiyle irtibata geçmek
oldu. Konuşabileceğim bir
bayan olup olmadığını sordum. Onlar da bana Amerikalı bir Müslüman kardeşin
telefonunu verdiler. O hafta
kendisini ziyaret ettim. Biraz sohbet
ettikten sonra, benim zaten bir mümin olduğumu söyledi. Kendisinden banan İslami ibadetler
hususunda yardımcı olabilecek hanımların adreslerini
istedim. Nasıl namaz
kılınacağını kitaplarda okumuştum, ancak tam
olarak zihnimde canlandıramıyordum. Birkaç kez teşebbüs etmiş, sure ve duaları
İngilizce okuyarak namaz kılmıştı, fakat doğru
kılmadığımın farkındaydım. O gece, bu kardeş, beni bir akikaya
davet etti. Ben de kabul ettim. Davete gelen Müslüman hanımların
arasında kendimi çok huzurlu hissettim.
Bana çok içten davrandılar.
Şehadet getirdim. Bana
nasıl namaz kılınacağını öğrettiler. Yeni bir hayata başladığımı
hissederek oradan ayrıldım. Müslüman
olduktan altı ay sonra ilk Ramazanımı yaşadım. Örtünmeyi düşünüyordum, ancak ilk
adım olarak bu beni biraz korkutuyordu.
Zaten, artık çok daha mütevazi giyinmeye
başlamıştım.
çoğu zaman omuzlarımda bir eşarp bulunuyordu. Bir gün arkadaşımı ziyaret
ettiğimde bana, o eşarbı omuzlarımdan alıp
başıma örtmenin yeterli olacağını söyledi. Başlangıçta örtünmeye hazır
olmadığımı düşündüm, çünkü inanç açısından
yeteri kadar güçlü değildim.
Örtünmem gerektiğini biliyor ve kabul ediyordum. Örtülü hanımlara hayran oluyordum,
zira çok dindar ve şerefli bir görüntüleri vardı. Ancak örtündüğüm an, birçok soruyla
yüzyüze geleceğimi biliyor ve bu sorularla başa çıkacak kadar
kendimi güçlü hissetmiyordum. Evlenmeye
karar verdiğimde ise daha da üzüldüler.
Bu esnada, bende İslam hakkında ilk defa alaka
uyandıran sınıf arkadaşım, Filistinli Faris ile
tekrar irtibat kurmuştum.
Görüşmelerimiz sıklaştı ve o yaz evlendik. Ailem bu durumu da çok garip
karşıladı.
Yaşımın küçük olduğunu, okuldan
ayrılacağımı, genç bir anne olacağımı ve
hayatımı berbat edeceğimi söylüyorlardı. Beyimi sevmişlerdi, ama ona bir türlü
güvenemiyorlardı. Ailemle
aylarca bu meseleleri tartıştım. Onlarla olan ilişkilerimin tamamen
bozulacağından endişe ediyordum. Tabii
bunlar üç yıl önceydi ve bu süre içerisinde çok şey
değişti. Faris'le Oregon
Üniversitesi'nin yakınlarına taşındık. Aralarında çok sıkı
bağların olduğu Müslüman bir çevrede yaşamaya
başladık. çocuk
gelişimiyle ilgili bir bölumden mezun oldum. Sekreterlikten ilkokul öğretmenliğine kadar birçok
işte çalıştım.
Sosyal faaliyetlerde de hala aktif bir durumdayım. Beyim bu yıl inşaallah Elektrik
Mühendisliği Bölümü'nden mezun olacak.
Ailemi yılda birkaç defa ziyaret ediyoruz. Bu yaz ilk kez Faris'in ailesiyle
tanıştım ve çok iyi anlaştığımızı
gördüm. Konuştuğum dillerin
listesine, yavaş ama emin bir şekilde Arapça'yı da ekliyorum. Ailem
bütüm bunlardan sonra hayatımı berbat etmediğimi
anladı. Yslam'ın bana
acı ve keder değil saaadet getirdiğini gördü. Başarılarımdan gurur duyuyorlar
ve benim gerçek bir huzura kavuştuğumu farkediyorlar. Ylişkilerimiz düzeldi. Ziyaretlerimizi dört gözle bekliyorlar. Geçmişe
dönüp bakınca Allah'ın bana nasip ettiği hidayeti
düşünüyor ve şükran hisleriyle doluyorum. Kutsilere katıldığı hissediyorum. Sanki bütün hayatım bir dantela gibi
örülmüş. Yslam'la
şereflendim. Elhamdulillahi
Rabbil Alemin. Kaynak: "My Path To Islam", C. Huda Dodge |
Geri:: |
Ó2001