::Liseliler
Icın::
|
Çünkü biraz büyüyünce, hayat denilen şeyin, o
sokakların çıkmazını yıka yıka ilerlenen uzun
bir yürüyüş olduğunu anlıyor insan... |
Liseliler
için... Ayrılmayı
hiç beceremedim ben... Hatırımda
kalan ilk ayrılık anısı ilkgençliğimden... 15'imdeydim. Ruhumun perileri, huysuzca
başıma üşüşüp ilk aşkımla vedalaşma
vaktinin geldiğini söylüyordu inatla...
Ama nihai konuşmada dilim tutuluyordu. Baktım olmuyor, kendimce çok etkili bir yol buldum: Ona bir kaset
yapacaktım. Öyle
Unkapanı işi değil ama; "şahsa özel" bir
kaset... Önce kısa
bir öykü yazdım: Kışın
gökten düşen kar taneciğinin toprakla aşkı... baharla kapıya dayanan mecburi
ayrılık... kar tanesinin
aylarca sevgiyle üzerini örttüğü toprakta eriyip gidişi... vs.
Balta girmemiş bir romantizm ormanı
anlayacağınız... Sonra
aşkımızın en gözde plaklarını (özellikle
ayrılığa dair olanları) üst üste yığıp
hazırlandım. Evin bir
köşesini stüdyo haline getirip, eldeki kısıtlı teknik
imkanlarla bir "ayrılık kaseti" doldurdum. Pikaba bir plak
koyup teybin kayıt tuşuna basıyor, belli aralıklarla
mikrofona yaklaşıp öyküden cümleler okuyordum. Tabii saatler
sürdü. Kayıt
tamamlandığında, gün boyu laboratuvarda sevgilisi için özel
zehir hazırlamış bir kimyager gibi, kan ter içinde ve
bitkindim. Ama çok etkili bir final
sahnesi kurduğumu düşünüyordum. Kaseti zarfa
koyup kimya kitabının içinde gönderdim. Gerisini
hatırladığımda gülmekten alamıyorum kendimi... Gece telefon
geldi. Kızımız, ortak
mazimizin seçme eserleri eşliğinde sunulan öykünün etkisinden
sarhoş, gözyaşları içinde teşekkür edip onu ne kadar
sevdiğimi şimdi daha iyi anladığını söyledi. "Muck"
deyip kapattı. Derdini
anlatamamanın bedelini, sakatlanmış bir ilişkiyi birkaç
ay daha sürdürerek ödedim. Sonunda bu
işi dille kıvıramayacağımı anlayıp kaleme
sarıldım. "Bu son
mektup ayıracak yıllar süren sevgimizi" şarkısını
andıran bir mektup yollayıp telefonu fişten çektim. O yüzden
satırlara kazınmış ayrılık nedir, nedendir az
çok bilirim. 16
yaşındaki İlknur'un mektubunu okuyunca hatırladım
bunları: "Sen bu
son mektubu okuduğunda ben çoktan buralardan uzaklaşıyor
olacağım" diyordu İlknur, çizgili deftere düzgün bir el
yazısıyla yazılmış, Türk filmi
diyaloglarını andıran satırlarda... O gün okuldan
eve gelmiş, 1 saat özel ders almış, babasıyla biraz
sohbet edip, odasına kapanmıştı. Erkek arkadaşıyla telefonda
konuştuktan sonra "son mektubu" yazmaya
koyulmuştu: "Evet
aşkım, gidiyorum. Sana
'elveda' diyemeden, doyasıya sarılamadan gidiyorum. Çıkmaz bir yola giriyorum. Sonsuzluğa, bir daha geri dönüşü
olmayacak bir yola... Senin için
kendimden ve hayatımdan vazgeçiyorum.
Ne zaman beni istersen kalbini dinle, çünkü kalan
yaşamımı orada sürdürüyor olacağım. Seni hep seveceğim, son
aşkım". Sonra silah
sesi duyulmuş İlknur'un odasından... Kapıya
koşan ailesi onu kanlar içinde bulmuş. Bu trajik
finalde de, yukarıdaki hazin satırlarda da hem 16 yaşa özgü
gözükara bir delikanlılık, hem de çok yaşamışlara
öykünen harap bir yılgınlık var. Belki
başka hiçbir yaşta aşk, bu kadar katıksız, bunca
yalın yaşanmıyor. Ama
bu yoğunluk bazen öyle bir gözbağına dönüşüyor ki, bütün
sokaklar çıkmaz, ayrılık acısı dayanılmaz
görünüyor Ah liseliler!.. Nasihat
sevmediğinizi biliyorum. Yine de
size şu "çıkmaz sokak"larla ilgili bir çift laf söylemek
istiyorum. Bir telefon
konuşması, bir mektup sayfası veya kasete kaydedilmiş 2 -
3 şarkı size yolun sonu gibi görünse de, çıkmaz sokaklarda
kısılıp kaldığınızı düşündürse
de buna kanmayın! Çünkü biraz
büyüyünce, hayat denilen şeyin, o sokakların
çıkmazını yıka yıka ilerlenen uzun bir yürüyüş
olduğunu anlıyor insan... Biraz
sabır, biraz gayretle, o çıkmaz sokakların geniş,
ışıklı caddelere açıldığını,
asıl sevginin de bu kavgadan damıtıldığını
fark ediyor. Unutmayın,
çıkmaz sokak yoktur, çıkmasını bilmeyenler vardır. Siz, hayattan
kaçanlardan değil, hayatın yollarını açanlardan olun! Can Dundar |
Geri:: |
Ó2001