![]()
SİNEMADA PSİKOPAT KATİLLER
Sinema 100 yıllık serüveni boyunca, bir senaryoyu ele alma biçimini veya o senaryoyu filme aktarma tarzı zamanını içinde çok fazla bir değişime uğramadı. Peki zamanın içinde sinemada değişen şey ne oldu? Tabii ki sinemanın gittikçe çarpıcı bir şekilde yükselen teknolojik düzeyi. 28 Aralık 1895’te doğan siyah beyaz sinema, yıllar geçtikçe kendi kendisinin kalıplarını yine kendisi yıkarak yoluna devam etti. Biz de bu zaman dilimi içinde, karanlık sinema salonlarına doluşup gözlerimizi perdeden ayırmayarak bu sürece tanıklık ettik. Ve hala da devam ediyoruz.
Sinema Tarihi’nin en köklü duygusu, hep kötü olmak ve kötülük yapmak olarak göze çarptı. Başlangıcından bu yana da sinema kötülerinden hiçbir zaman vazgeçemedi. Kötüler, neredeyse sinemada kendi iktidarlarını yine kendi statüleriyle tanımladılar. Bu tanımın içinde hem ruhsal bir derinlik, hem de kendi dünyalarını yansıtan bir duygu fırtınası görmek mümkün. Bazen küçük bir jest, bazen bir eylem, bazen de bir duruş bu kahramanları perdede daha da derinleştirdi. Kimliklerinde birçok yan rollerde gözüken oyuncular perdede yıllarca dehşet saldı. Lon Chaney’den Ernest Brognine’e, Boris Karloff’tan Klaus Kinski’ye, Warren Oates’ten Tommy Lee Jones’a kadar bu listeyi uzatmak mümkün. Tabii bu kötülere kadınları da eklemek, onların kötülük tarzlarını da örneklemek sanırım hiç yanlış olmaz. Mae Clarke, Janet Leigh ve Joan Crawford bu alana örnek teşkil edebilecek kadınlar. İsterseniz gelin en başa dönelim. Hollywood’un kötülerinin kendi yüzyıllık tarihinde nasıl bir evrim geçirdiğine bir göz atalım.
Sinema Tarihi’nde bilinen ilk kötüler, 1903 yılında “Büyük Tren Soygunu” filminde Pearl White’ı tren raylarına bağlayan bir avuç sokak serserisiydi. Ve bu kötüler çoğu zaman iyilerin zaferlerine hizmet ettiler. Ne de olsa, insanlar kötülük ettiğiyle kalmıyor, cezasını çekiyordu. Zaten ta en başında, toplumun adalet isteyen bireyleriyle, eşitlik isteyen kurumları kötülerin cezalandırılmasını istiyordu. İktidara olan inanç ve itaat etme fikri sekteye uğramamalıydı. Sinema Tarihi’nin bu ilk kötü tiplemeleri sadece eylemleriyle bu damgayı hak ediyorlardı.
Daha sonraları, Frankestein rolü ile Boris Karlof sinema salonlarına büyük bir korku yaydı. Bu korku zamanla kahramanları perdede daha başka kötülüklere taşıdı. “Yaralı Yüz” filmindeki gangster rolü ile dikkatleri üzerine çeken Karlof, zaman geçtikçe kendisine karizmatik bir konum elde etti. Bu konum öylesine etkiliydi ki sinema tarihinin sonraki yıllarında ancak Werner Herzog filmlerinin değişmez oyuncusu Klaus Kinski, Boris Karlof kadar dikkat çekmişti.
Alfred Hitchcock’un “Her Şeyi Bilen Adam” filmindeki rolüyle Peter Lorre, -provokatör kötü adam tiplemesiyle dikkat çeken aktör- John Huston’un “Malta Şahini” filmindeki efemine katil rolü ile sinema da unutulmaz kötü simalar arasında yer aldı.
Victor Mature ve Richard Widmark ve Alan Ladd gibi oyuncular arka arkaya kendi konumları hiç anımsanmayacak bir kötü tiplemesiyle perdeye yansıdılar. Marvyn Le Roy’un yönettiği ve sinema tarihinin bilinen ilk gangster filmi olan Küçük Sezar (Little Cezar)’da oynayan Edvard G. Robinson daha sonra John Huston’nun “Key Largo” filminde de oldukça soğuk, kibar, mesafeli, taviz vermeyen tarzıyla başlangıçta irkiltse bile zamanla izleyiciyi kendisini sevmeye yöneltti. Onların parlak zekaları, küçük ayrıntıları okuma teknikleri, olaylar karşısındaki soğukkanlı halleri, her kötü adamın konumunu perdede daha da derin bir kişilik gösterisi haline getirdi. Hitchcock’un 1960 yılında çektiği “Psycho” (Sapık) filminin travesti ve ölü sevicisi Antony Perkins belki de Sinema Tarihi’nin en etkili tiplemesi olarak göze çarptı. Le Marvin, “Liberty Valace Öldüren Adam” da korku salan tipiyle perdeyi kana boyadı. “Korku Burnu” filmindeki (ilk çeviriminde) rolü ile Robert Mitchum obsesif katil olarak dikkat çekti. Bu filmin ikinci çevirimini çeken Martin Scorsese bu rolü ikinci defa Robert De Niro’ya vermişti. Sam Peckhinpah’ın bütün filmlerinde kahramanlar korku ile dehşetin arasında gidip geldi. “Vahşi Belde” filminin finalinde yedi silahşor, büyük bir Meksika ordusunun içine girip onlarla çatışmaya girerler. Sinema Tarihi belki de en şiddetli ve kanlı bir finale şahit olur.
Sinemada katiller ve kötüler arasındaki en önemli ayrımı ortaya koyan Amerikanlı yönetmenler; F. W. Murnau (Nosferatu), Martin Scorsese (Taxi Driver), Francis Ford Coppola (Kıyamet), David Lynch’in (Fil Adam, Mavi Kadife, Kayıp Otoban, Vahşi Duygular), Nicolas Roeg (Kötü Zamanlama, Dünyaya Düşen Adam). Tabii bu listeyi uzatmak mümkün. Sapkın ve psikopat katillerin cirit attığı böylesi birçok filmle her an televizyon ekranında karşılaşmak mümkün. Mutlaka herkesin cinayetler işleyen ve cinayetlere kurban giden bir kahramanı var. Ne diyordu, Karen Blixen “Ölümsüz Öykü”sünde, “Gerçek kahramanlar her zaman kaybetmeyi göze alan ve kaybeden kişilerdir...”
1990’lar boyunca sinema perdesinde psikopat katillerin bir iki değişiklik dışında çok farklı bir yönünün ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Jonathan Demme’ın yönettiği, Jodie Forster ve Antony Hopkins’ın oynadığı Kuzuların Sessizliği filminde Antony Hopkins, sapkın Doktor Hannibal Lecter rolü ile olağanüstü bir kompozisyon çizdi. Oliver Stone’nun, “Katil Doğanlar” filminde her seri cinayetinden sonra bir tanık bırakan Woody Harrelson ise filmin 90’ların hayatını sembolize eden kültüyle beraber hafızalarda özel bir yer edindi. Fakat bu dönemin en önemli ismi gerek Olağan Şüpheliler ve gerekse de Seven filmlerinin hastalıklı ve psikopatik halleriyle dikkati çeken aktörü Kevin Spacy oldu.
Bakalım bu önümüzdeki yılların filmlerindeki psikopat katil tiplemeleri nasıl olacak? Sinemanın ilk dönemlerinden itibaren bilimkurgu malzemesi olarak kullanılan bu dönemde Lon Chaney, Boris Karlof ya da Klaus Kinsi gibi daha sinemanın erken dönemine ait korkutucu tiplemeleriyle mi karşılaşacağız ya da daha elastiki oyunculuk tiplemelerinin denendiği yeni bambaşka yüzlerle mi karşılaşacağız.
Ertekin Akpınar