PUSLU HATIRALARIN AYNASINDAKİ ADAM: NUBAR TERZİYAN

Günümüzde artık hiç kimsenin tek bir kahramanı yok. Hepimiz bir yanımızla geçmişe, bir yanımızla da geleceğe dönük, günümüz dünyasında yerimizi arıyoruz. Ve bugün ne, “küçümsenmeyecek şeylerin mutlaka bir efsanesi olur” diyen Peter Pan’a, ne Pinokyo’ya, ne Şeker Kız Candy’ı seven Terry’e ne de, Pal Çocukları Sokağı’nda öldüğünde ardından ağladığımız Nemeçek’e inanıyoruz artık. Yıllar gittikçe kahramanlarımız değişiyor. Julien Sorel, Raskolnikov, Prens Mişkin, İnce Memed ya da Olric oluveriyorduk. İçinde bulunduğumuz ruh sıkıntısını o an hangisi atıyorsa, biz de hemen “O”nun dünyasına gömülüp orada kayboluveriyorduk. Şimdi her şeye bugünün dünyasından baktığımızda, her birisinde kendimizde tamamlayamadığımız bir hikayenin parçasını buluveriyoruz. Tamamlanmamış bir puzzle gibi ya da içinde kaybolduğumuz bir zamanın duygu uzantıları bütün bunlar. Hepimizin aynasından yine kendine yansıyan bir sonsuzluk iksiri bu! İşte bu iksirle zehirlendik biz! Bünyemiz bu zehire o kadar bağışıklık kazandı ki, artık bu zehiri ne yazık ki biz de salgılamaya başladık. Ve her şey tıpkı D. Shagan’ın dediği gibi, “... Bütün doğu toplumlarının bilinci sürekli kanayan bir yara gibidir...”.

Siyah- beyazlı filmlerin aynasında o kadar çok çocukluk kahramanımız var ki! Cevat Kurtuluş, Necdet Tosun, Münir Özkul, Vahi Öz, Hulusi Kentmen, gibi babacan ve sevimli; Önder Somer, Neriman Köksal, Kenan Pars, Atıf Kaptan gibi kötü ve karanlık yürekli; Adile Naşit, Sadri Alışık gibi sevimli ama inatçı tipler hayatımıza sirayet etmiş, bir şekliyle günlük yaşantımızın birer küçük parçaları olarak onlarla büyümüşüzdür. Ama bütün bunlardan, ayırmamız gereken ve O’nu bambaşka yere uçurmamız gereken biri var o da: Nubar Terziyan. O bütün, yatılı okullarda okuyan çocukların, Çocuk Esirgeme Kurumlarında kalan öksüzlerin ya da mahallede sadece dikiş (terzi) işleri yaparak çocuklarını okutmaya kalkışanların manevi babası. Ya bir manav o, ya bir köşkün alış veriş işlerine bakan tombul bir amca ya da semtimizi kötülüklerden koruyan sevimli bir komiser. Kısacası, hayatımıza gelecek her türlü kötülüğü bertaraf edecek bir iyilik perisi.

1948’de, Aydın Arakon’un Efsuncu Baba filmiyle sinemaya başlayan Nubar Terziyan, hayatı boyunca 500’ün üstünde filmde rol almıştır. İlk gençlik yıllarında Hamlet, Otello, Samson Dalila, Çarşılı Artin Ağa, Suzan Imber, Namus İçin gibi bir çok oyunda çeşitli karakterleri canlandıran Nubar Terziyan, 46 yıl boyunca da sinemada Ankara Ekspresi, Düşman Yolları Kesti, Kanun Namına, Bodrum Hakimi gibi birçok filmde rol almıştır. Aslında o, bu ülkenin resmi tarihinde bile acı çeken ve yok sayılmaya çalışılan bir kuşaktan geliyor. 6-7 Eylül denen o “kara sayfaların” izini ve acısını bizden daha çok çekmiş, bir mesiftofelos. Ama gelin görün ki, hiçbir filmde öfkeli, acımasız, bir başkasına kötülük yapan veya kötü bir söz söyleyen biri olarak asla göremeyiz. Kızgın bir tek anı yoktur. Aslında o bizim kendimizle barışmak istediğimiz bir yönümüz!

Onun yüzünde, her filminde hayatı seven bir sesin yansımalarını görürüz. İyi niyetin, merhametin, bizi kendi kendimize saklayan oyunların ustasıdır. Filmlerinde bir doğallık anıtıdır. İnsanı ne üzecek ne de yerecek bir duruşu vardır. Tiyatro eğitimi almamıştır ama iyi bir tiyatro oyuncusudur. Bütün oyunlarında, “doğaçlama” tekniğini kullandığını söylemek mümkündür. Canlandırdığı karakterler çok fazla olmasına karşın, hep aynı statünün “tip”leri olduğu için –kendi hayatı da o sınıfın içinde olduğu için– bütün bunların üstesinden kolaylıkla geldiğini söyleyebiliriz. Nubar Terziyan çok büyülü ve atmosfer filmlerinin karizmatik bir aktörü değil tabii ki. Jestleri yok. Ama duruşu var. Alımlı değil. Ama saflığının ölçüsü bizi çarpacak kadar delici. Sessiz, sakin ve sükut. Biraz da ikrarlı. Bizi, gören seven ve yine bize katılan saf bir dokunuş o. Bir duruş olduğu kadar, bir İstanbul beyefendisi de. Kısacası, bir “aktör” olamayacak kadar aktör biri!

 

Ertekin Akpınar

Hosted by www.Geocities.ws

1