MUTSUZLUĞUN ARMONİKASI: MACELLO MASTROİANNİ

Dünya, üzücü bir yer. Hele insanların sevdikleri kişilerin, bu hayattan çıkıp gitmesi, onları sevenlere karşı yapılmış ne büyük bir haksızlık! 72 yaşında (19 Aralık 1996), Paris’te ölen, Marcello için ise, haksızlık çok küçük bir kelime olarak kalıyor. İnsanın, “keşke hiç onu fark etmeseydim” dediği bir resimlerden biri o. Sonu kötü biten bir hikaye! İçinde yıkımların, kavgaların ve hayal kırıklıklarının olduğu, insanın bütün bunları okurken de ağladığı bir hikaye aynı zamanda... İnsanın algısının eşiğini zorlayan, jestleriyle bir dünyayı büyüleyen bir sihirbaz o. Evet, gerçek bir sanatçının sözlere hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Bize perdeden yapacağı bir hokuspokusla, bizi bulunduğumuz yerden kaybettirecek bir David Copperfield o. Marcello: Hayata, hiçbir cevabı olmayan bir aktör!

Ben böyle aktörlere, yıllar önce “duygularımızın katili” derdim. Onlar gibi severdik, onlar gibi sevdiklerimize dokunurduk, onlar gibi yürürdük ve onlar gibi kavga etmeye meyilliydik. Perdeden, bize hayatı öğretiyorlardı. O hayata, sadece birkaç saatliğine aittik biz. Britgitte Bardot, Jeanne Moreau ve Sophia Loren’e, “duygu katilimiz” değil de sanki biz sarılıyorduk. Onlarla uyuyor, uyanıp kahvaltı ederken gazetedeki çarpıcı haberleri okurken, makyajlarını yaparken onlara bu haberleri sanki biz anlatıyorduk. Hepimiz aslında bir Marcello’yduk. Faşizme duyduğumuz nefreti, Özel Bir Gün filminde anlatan Ettore Scola, Marcello’yu faşizm kutlamalarına göndermeyip, evde bıraktığında biz de onunla aynı yalnızlığı yaşıyorduk. Zaten, biz dediğimiz, O’ydu. Bu üzücü dünya da birbirimize katlanarak yaşama biçimine onun sayesinde dönüşüyordu.

Avusturya sınırındaki Askeri Coğrafya Enstitüsü’nden kaçarak bütün hayatını değiştiren Marcello, Venedik’te yaşlı bir terzinin yanına sığınarak hayatını değiştirmeye karar vermişti. Walter Benjamin, hayatımızdaki en büyük problemin, “... on beş yaşında evden kaçamayışımız...” olduğunu söylediğinden bu yana henüz çok uzun yıllar geçmemişti. Alman faşizm bu dönem de Avrupa’da terör estiriyordu.

En yakın arkadaşının (Di Mauro) ailesinin, Cinecitta Film Stüdyoları içinde üç restoranı vardı. Biri ajanslar için, diğeri oyuncular ve bir diğeri de stüdyo da çalışan işçiler için. Bu arkadaşı sayesinde, on bir yaşında ilk figüranlığını yaptı. -Bu arada da çeşitli kilise kumpanyalarında, kilise papazlarının yazdığı oyunları oyunlar oynuyordu-. Di Mauro, Marcello’ya önceleri figüranlık daha sonra da küçük yan roller bulmaya başlamıştı. En büyük şansı ise annesiydi tabii. Banca d’İtala’da memur olarak çalışıyordu. Annesinin en yakın çalışma arkadaşı ise Yeni Gerçekçiliğin öncü yönetmeni Vittoriro De Sica’nın kız kardeşiydi. Talih dediğin de böyle olurdu zaten! Flavio Calzavara, Luciano Emmer ve Mario Monicelli gibi dönemin önemli yönetmenleri ile gerçek anlamda önemli çalışmalar yapmaya da bu dönemde başlamıştı. Amerika’nın, Gary Cooper’ı, Greta Garbo’su, Errol Flynn’ı ve Marlene Dietrich’i gibi starları varsa; İtalyan’nın da Amedo Nazzari’si, Anna Magnani’si, Aldo Fabrizi’si vardı. Henüz, Marcello çıkışını yap(a)mamıştı. Ama olsun, nasıl olsa O’nun da günü gelecekti! İtalyan sinemasının ünlü yönetmeni Visconti, bir gün Marcello’ “... eğer yetenekliyseniz Arzu Tranvayı’nda (Tennesse Williams) Mitch rolünü oynarsınız, eğer yetenekli değilseniz figüran olursunuz...” dediği anda artık hayatı değişmeye başlamıştı. Gerçek çıkışını, Arthur Miller’ın, Satıcının Ölümü ve Anton Cehov’un, Vanya Dayı’sı ile yapmıştı. Artık bütün, İtalya O’nu tanıyordu. Sinemaya sıra gelmişti. Visconti, bir Dostovyevski uyarlaması olan Beyaz Geceler’de Marcello’ya o şansı tanımıştı. Hemen arkasından Federico Fellini’nin, Tatlı Hayat’ı ile büyük bir çıkış yakaladı.

Diderot’un, Aktörlük Üzerinde Aykırı Düşünceler kitabında, “..dram oyuncusu kendi kişiliğinin kuvvetiyle o karaktere bürünür oysa komedi oyuncusu o kişiliği siler...” der. Morcello’nun oyun gücü bu karakterleri silmesinden geliyor. Ne de olsa o Comedia del Arte, geleneğinden geliyor. Dante’nin mirasçısıydı o. Perdeye dikkatli bakın, Clark Gable, John Wayne veya Gary Cooper’daki oyun gücünün sadece kendilerinin olabildiğini görürsünüz. Oysa Marcello Mastroiani, Bruno Ganz veya Anntoy Quoınn için hiç de öyle olamadığını görürüz. Perdeden taşan küçük ayrıntıları vardır onların. Jestleri, mimikleri dahası aura’ları farkıdır onların. Sahneye kattıkları derin bir “ambiyans”ları vardır. Öneri sunarlar, seçenek getirirler. Bakın, Özel Bir Gün’ün çekimlerini nasıl anlatıyor: “... çok hassas bir telefon sahnesi vardı, burada ben eşcinsel rolündeydim ve erkek arkadaşıma açıkça telefon ediyordum. “Ettore” dedim, ahlaki duygularım bana bu sahneyi sırttan çekmemin daha doğru olacağını söylüyor kamera ile boynuma kadar gel, çünkü söyleyeceğim şeyler şiddet içerikli değil, seyirciye tatsız bir duygu ulaşmayacak... ve filmin en güzel sahnelerinden biri çıktı ortaya... ”. Burada okuyacağımız önemli bir ayrıntı var. Amerikan sinemasındaki daha çok doğaçlamaya dayanıklı oyunculuk (çünkü kamera daha çok hareket eder), Avrupa sinemasında yerini duygu ve yaratıcılığa bırakır (kamera hareketleri daha azdır).

Bütün imzalarının altına comedien diye imza atan Marcello, gerçekten bir komedyen miydi? Sanmıyorum. Kanımca bir sirkten kaçmış hüzünlü bir ip cambazıydı o. Bütün filmlerine bakarsanız asla mutlu olduğunu söyleyemezsiniz. The Angelepolos’un, Arıcı filminin girişini hatırlayın şimdi. Uzun bir sekansta bir evden ayrılış sahnesini. Hayatın böyle öldürücü sekansları için ne diyebiliriz ki? Hiç, koca bir hiç... İşte, Marcello da tam o hiçlikte kayboluyordu. O, bize hiçbir şey vaat etmedi. Belki de O’nu bu yüzden sevdik.

 

ERTEKİN AKPINAR

Hosted by www.Geocities.ws

1