ENNİO MORRICONNE’DE DİL VE KALBİN SONSUZ EZGİSİ
Aslında hayatın kendisi çoğu zaman üzüntü verici. Bazı romanlar, bazı filmler, bazı şarkılar, bazı fotoğraflar, kısacası bazı “şey”ler çok ama çok üzüntü vericidirler. Çoğu zaman da bizi etkileyen bu, “şey”ler karşısında öylece durup, sonsuz bir mutsuzluğa gömülürüz. Bu durumun kendisini tarif edecek bir tek cümle bile bulamayız. Kıvranıp dururuz. Tam da bu “ara”lıklarda, böyle bir duyguyu yaşadığımız için mutsuz, böyle bir duyguyla karşılaştığımız için de kendimizi mutlu hissederiz. İşte bu gel- git’ler bize geri dönüp hayat aynamıza bir kere daha bakmamızı sağlar. Vaat ile kaybedilmiş olan gelip orada cisimleşir. Bütün hayatın şekillendiği bir noktadan itibaren de, kendi toplumsal statümüzün yasını tutmaktan başka hiçbir şeye gücümüz yetmez. Hayat, belki de bunun için bize oyun oynayabileceğimiz birçok estetik alan sunuyor. Sanat eserinin etkisi, benzersizliği, onun sonsuz sürede sürekli ve yeniden üreteceğimiz, bir benzersizlik yapısından kaynaklanıyor. Tam da burası, artık çok açık, çok anlaşılır bir nokta! Çünkü, modern hayat çeyrek yüzyıldır gittikçe tıpkı Emir Kustarica’nın filmlerindeki gibi acı ve hüznün iç içe olduğu şenlikli bir oyun gibi olmaya başladı. Evet, artık her şey bir oyun: Savaş, rekabet, üretim, tüketim kültürü, moda, kalite, ilişki biçimleri, psikanaliz vs. vs.
Peki, bu hayatın müziği nerede?
Bu soruyu yıllar önce, Ennio Morriconne bir konser öncesi basın toplantısında gazetecilere sormuştu. Morricone, besbelli bilinmeyenden bilinene doğru gitmek istiyordu. Ama oradaki medya mensubu kişiler, bu sorunun doğru cevabını yine Morrcicone’nin kendisinden öğrenmek istiyorlardı. Morricone bu sorunun yanıtını hiçbir zaman vermedi. O, bu sorunun kendisine ait olmadığını söyleyerek, “... şarkılarım belki bu soruya yanıt bulabilir...” demişti. Notalarıyla konuşuyordu Morricone ve o, bu hayatta, bilinen notalarla bilinmeyen duygular yaratıyordu. Onun notaları, sanki sihirli bir dokunuşla bambaşka bir duygu dünyasına dönüşüyordu. Zaten, Morricone’nin şarkılarına baktığımızda onların notalarla değil, duygularla yazılmış olduğunu görürüz. Yaşadığımız hayatta, her duygunun, her düşüncenin bir benzeri olabilir. Fakat her sanat eseri eşsiz, benzersizdir. Bir aşk duygusunun mutlaka bir benzeri vardır ama, bir aşk şarkısının mutlaka bir benzeri yoktur.
Sessiz Sinema döneminin dışında, Sinema Tarihi’nde neredeyse müziksiz film yok denilecek kadar azdır. (Bunlardan en sonuncusu David Lync’in ülkemizde gösterime gir(e)meyen Dosdoğru Bir Hikaye isimli filmidir.) Dolayısıyla bütün filmlerde, müzik vazgeçilmez bir unsur olarak göze çarpar.
Sinema Tarihi’de Morriconne’yi Nereye Koymalıyız?
Sadece Sergio Leone filmlerine bakarak bile bu soruyu yanıtlamak mümkün. Hatırlayanlar bilir, Bir Zamanlar Amerika filminin o olağanüstü sahnesini. Sahne şu: Dört küçük çocuk (ki bunlar geleceğin Bugsy Siegl’ı, Lucy Luciano’su, Frank Castelle’su ve Al Capone’udur), parke taşlı bir yolda şakalaşarak yürür. En küçükleri biraz öndedir ve büyükçe bir tünele girmek üzeredir. Küçük çocuk tünele girdiğinde, Dutz Shultz’u (Sarı Fare) görür. Ve geriye dönüp koşmaya başlar. Diğerlerine bağırır, “kaçın!”. Morricone’nin müziği tam bu esnada başlar. Sinema Tarihi’nin en güzel sahnesi ile karşı karşıya kalırız. Yönetmen Leone, bu sahneyi slow-mosion çeker. Dutz silahını çekip en geride kalan küçük çocuğu sırtından vurur. Büyük bir şaşkınlık yaşanır. Luciano, tutup onu tahta bir arabanın altına doğru çekerken, “Ne oldu?” diye sorar. Sırtından vurulan çocuk ölmek üzeredir ve ağzından şu cümleler dökülür, “Ayağım kaydı!”
Sergio Leone filmlerinde, Morricone daha ziyade parça parça olan sahnelerin müziklerini yapar. Çoğu zaman sahne değiştiğinde müziğin de değiştiğini görürüz. Ama müziğin kendi içindeki gelişim çizgisi, bütün bir film boyunca iç ritmini sürekli artırarak devam eder. Yine Leone’nin, İyi Kötü Çirkin filmindeki üç bölüme (İyi’nin, Kötü’nün ve Çirkin’nin) müziklerine baktığımızda müziğin vurgusu, bu üç kahramanın eylemlerinde saklıdır. Leone’nin Western filmlerine getirdiği kendine özgü bakış açısı, Morriconne’nin müzikleriyle daha da derinleşir. Bir Zamanlar Batıda filminin başında tren istasyonunda gelecek treni bekleyen üç adam, müziğin hiç olmadığı bu sahnede müthiş bir gerilim yaratırlar. Bu gerilim trenin gelip durmasıyla sona erer. Görünürde hiç kimse gelmemiştir. Tren gider ve öbür taraftan, Armonikalı Adam (Charles Bronson) ağzındaki armonikayı çalarak çıkar. Hem görsel olarak, hem kurgu olarak, hem de müziğin kullanımı olarak müthiş bir sahnedir bu. Kısacası, Leone’nin filmleri için Morricone’nin olağanüstü büyüleyici bir tarafı vardır. Müzik sürekli yükselen bir grafik gibidir. Müziğin patlama noktası neredeyse hiç yok gibidir. İyi, Kötü, Çirkin ve Bir Zamanlar Batıda filmlerinde olduğu gibi görkemli düello sahnelerinde müziğin ritmi gergin olduğu kadar da vurucudur. Leone’nin filmlerini Sinema Tarihi’de nereye koyuyorsak, Morricone’yi de film müzikleri alanı da kanımca oraya koymalıyız.
Hepsi Bu Mu?
Sinema Tarihi’ne baktığımda kişisel olarak en fazla etkilendiğim film müziklerinin başında, Pier Paola Pasoli’ninin Hindistan Belgeseli gelir. Diyebilirim ki, Sinema Tarihi’nde bu güne kadar yapılan en iyi belgesellerden biridir. Pasolini, bu belgeseli olağanüstü zor koşullarda çekmiştir. 16mm kamerayla siyah-beyaz çekilen bu film, açlığın, yoksulluğun ve sefaletin Hindistan’ını anlatır. Belgeselin neredeyse tamamı sözsüzdür. Baştan sona kadar, Morricone’nin oldukça yumuşak ve hüzünlü bir müziği vardır. Pasolini’nin insanı paramparça eden resimlerine belki de hiçbir müzik bu kadar güzel eşlik edemezdi. Morricone, burada sahne parçalarının değil, filmin bütününün resmini yapar. Açlık ve yoksulluktan kemikleri çıkan bir kadın duvar köşesine sinmiş kameraya öylece bakarken, biraz ötesine bir akbaba gelir ve onun etrafında dönmeye başlar. Pasolini bu sahneyi nasıl çekti bilmiyorum ama, Morricone’nin müziğiyle bu sahneyi izlemek, tek kelimeyle insanı paramparça ediyor. Pasolini kamerasını ölmek üzere olan bir adamın gözlerine doğru tutar. Donup kalırsınız o an. Morricone’nin müzik kadife gibi ritimden, bir trajediye doğru yol alır. Hani bazen hiç birimizin ağlamaktan başka bir şey yapamayacağı zamanlar vardır. İşte bu an, o andır.
Valerio Zurlini’nin yönettiği, Tatar Çölü (Desert Of The Tatars) ve yine Pierre Paola Pasoli’nin Bin Bir Gece Masalları’dan uyarladığı, Arabistan Geceleri (Arabian Nigt) müzik yapısı olarak egzotik doğu temalarını içerir. Morricone’nin, film müzikleri bir duyguyu ya da bir durumu değil, bir hayatı kapsar. Bunu sonucu özellikle doğu duygusunu anlatan ve o yöne bakan filmlere bakarak çıkarmak mümkün.
Zamana Yenilmeyen Ezgiler
Pedro Almodavar, Sergio Leone, Brian De Palma, Guiseppe Tarnotere ve Roman Polanski gibi birçok ünlü ve önemli yönetmenle çalışan Morricone’nin bu filmlere kendisinden çok şey kattığını söylemek mümkün. Evet, aslında hayatın kendisi bu filmlerle ve bu müziklerle çok üzüntü verici.
Giuliano Montaldo’nun, Sacco ile Vanzetti’sinde iki kahramanın hapishanede idamlarını beklerken dışarıdaki binlerce insanın bir şeyler yapmak için çırpınmasını hatırlayın şimdi; Guiseppe Tarnotere’nin Cennet Sineması’da yıllar sonra film makinisti ustasının kendisine verdiği film bobinini bir sinemada yalnız başına izlerken ağlayan adamı, Roman Polanski’nin, Çılgın filminde karısını kaybeden bilim adamının (Harrison Ford) arayışlarının trajediye dönüşmesini, Sergio Leone’nin, Bir Zamanlar Batıda filminde trenle gelen Armonikalı Adam’ın bitmeyen öfkesini, Brian De Palma’nın, Savaş Günahları’nda (Casualtıes Of War) Amerikalı komutanın tutkuyla bağlandığı bir Vietnamlı kadının, kendi askerleri tarafından tren raylarının üzerinde kurşunlara boğularak ölmesini... Bütün bunları izlerken, bu sahnelerin tamamında duyduğunuz müzik sizlere neleri hatırlatıyor şimdi? Duyuyor musunuz, hayat’ın, dil’in ve kalbin sonsuz ezgisi hâlâ devam ediyor.
Morricone şarkısına, hayatın bütün renklerini sığdırıyor. Müzik amansız yolculuğuna dilin ve kalbin sonsuz ezgisiyle devam ediyor hâlâ... Duyuyor musunuz?
Ertekin Akpinar
Ennio Morriconne’nin Müziklerini Yaptığı Bazı Filmler
Savaş Günahları (Casualtıes Of War)
Hindistan Belgeseli (Indıa)
Cennet Sineması (Cınema Paradıso)
Arabistan Geceleri (Arabian Night)
Bir Avuç Dinamit (A Fıstful Of Dynamite)
Sacco ile Vanzetti
Tatar Çölü (Desert Of The Tatars)
Arabistan Geceleri (Arabian Night)
Öldürme Zamanı (Time TO Kill)
Tıe Me Up, Tıe Me Down
Bir Zamanlar Amerika (Once Upon Time IN America)
İyi, Kötü, Çirkin (The Good, The Bad And The Ugly)
The Mission
Bir Zamanlar Batı da (Once Upon A Time In The West)
Hamlet
Çılgın (Frantic)
Benim Adım Hiç Kimse (My Name ıs Nobady)
The Sicillian Clan
The Battle of Algiers
Görev Mars