![]()
DİL VE KALP
1989 yılında İzmir’de sinema okuluna girmiştim. Babamın hayatında ki o dokuz yıllık boğucu ruh halini artık görmemek için kaçmıştım. Yaşamıma derin bir ayna tutan Erdoğan Abi’mi de sürgüne gönderildiği uzak ve karlı bir şehir de -isteyerek- donarak öldüğünü öğrendiğimde hayatla aramdaki “büyü” bozulmuştu. Hayatım korkunç bir ıssızlığın eşiğindeydi artık. Geçmişimden kaçmaya başlamıştım. Ama ne kadar kaçarsam kaçayım karşıma hep o siyah-beyaz filmler çıkıyordu. O, filmler ne kadar sıcak olsalarda, işte o kadar “renk”sizdiler. Nefes almayan bir şeyler vardı orada. Ne, Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’nı, ne Fritz Lang’ın Metropolis’ini ne de Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ını sevdim. Hani Jameson ve Lyotard “geçmiş”i bir nostalji öğesinin dışında “bir savaş durumu” şeklinde bir tanım yapar ya, benim bu siyah-beyaz filmlerle durumum buydu. Kısacası orta da gergin bir savaş hali hep vardı.
“Renk”li olan herşeyi ise sevdim: Hayatları, sinemaları, vitrinleri, bilyeleri… Ulrike Meinhof ve Suat Derviş’e de aşık olmam hep bu “renk”ler yüzünden. Sadece bunlara mı? Tabii ki hayır. Youssef Chahine’nin, Joseph Losey’in, Reinhard Hauf’un filmlerine de tutkuyla sarıldım. Hayata çok “sıkı” bakan filmlerle karşı karşıya kalmak beni çok sarsıyordu. Dil ve kalp buralarda biraraya geliyordu. Mısır’da sürükleri göz altında tutulan Chahine, Lilian Helman’ın “Şarlatan Dönemi” diye adlandırdığı dönemde her türlü baskıya maruz kalan Losey ve birkaç kez silahlı saldırıya uğrayan Hauf’un ortak temaları hayatın en büyük sloganlarının çıktığı yer olan dil ve kalp değil miydi? Mutlu olmak için yalanlarla kurulu bir hayata göz yummak istemeyen bu insanların “renk”lerinin kim soluk olduğunu söyleyebilir? Kim, kim… Hayatta ki “renk”lerle doğruyu bulamayız derseniz, o zaman o doğrular orda kalsın derim.
Yerli(lerin) Tarih(i)
Erden Kıral’ın, Av Zamanı; Zeki Alasya’nın Dikenli Yol’u ve Bilge Karasu’nun Gece’si benim kişisel tarihimin üç ayağını oluşturur. Yani, yani şu: Dil ve kalp ilişki kurmaya çalıştığım hiç bir müzikte, film de, oyun da bu kadar birbirini tamamlayan bir “scala” olmadı. “Hiç bir sevginin arkasından gidemedim” demişti Tezer Özlü. Yukarıdakilerle, Tezer Özlü arasındaki farkı anlamamız için başlığa tekrar dönmemiz gerekiyor: Dil ve Kalp’e. Tezer Özlü neredeydi derseniz; dil’in üzerinden kalp’e, kalbin üzerinden de dil’e gitmeye çalışıyordu derim. Tezer Özlü, yanlışlara giden yolu bildiği için doğru’ydu. Yukarıda ki iki film ve bir kitap doğru’ya giderken giderken yanlışlıklarından sıyrılmaya çalışıyorlardı. Ben de kendimi tam “ora”da tanımlıyorum. Yanlış, yanılgılarımızın işiydi.
Yıllar önce, günlerce kapandığım odada Ken Russell’ın bütün filmlerini izlediğimde “Yenilenlerin Gecesi” diye uzun bir senaryo yazmaya girişmiştim. Unuttuğum, bir köşe de saklanan küçük umutlar için olacaktı bu. Çünkü, Ken Russell beni korkutmuştu. Hayatla aramıza sonsuz bir uçurum çıkarıyordu. Bunu telafi etmemin tek yolu yine sinema oldu. Şenlikli bir oyunun içindeydim. Tavianni Kardeşler’le “Yenilenlerin Gecesi”ne son verdim. Umutsuzluk bitmişti. Yerlilerin Tarihi biraz da umutsuz(luk)ların tarihiydi. Sonra Ettore Scola, Fernando Solanas, Terry Gilliam, Denys Arcand, Michalengo Antonioni ve Hal Hartley’in filmleriyle Burt Lancester, James Coburn ve Dennis Hoper’ın duruşları beni hep zamanın ötesine, yerlilerin olmadığı hayata dahası dil ve kalbin ortasına taşırlar. Hatırlayın Bucth Cassıdiy ve Sundes Kıd filminin filminin final sahnesini. Peki ora da ne görüyorsunuz?
Bernardo Bertolucci’nin Ay filmindeki Matthaw Barry’in uyuşturucu krizi esnasındaki kol damarlarına sokmaya çalıştığı çatalı düşünün Birdy’de Matthew Modine’nin kafesteki kuşla sevişmeyi öğrenmesini ya da Matt Dillon’un Outsiders (Sokaktakiler)’in final sahnesinde vurulması size neyi anımsatıyor şimdi? Madem size bunlar uzak hiç bir şeyi hatırlatmıyor peki Refik Halit Karay’ın bir öyküsünde eve gelen haciz memurlarının kapakları kapıdan geçerken açılmasın diye nasıl bir vahşi bir hınçla piyanoya çivi çaktıklarına ne diyeceksiniz? Yoksa sizin dil’iniz ve kalbiniz yok mu? Anladım siz Yerli’siniz. Çünkü SİZİN SLOGANINIZ YOK.
Ertekin AKPINAR