17
AĞUSTOS: SENİ UNUTMAK İSTİYORUM!
Bir kaç gündür Adapazarı’ndayım. Şehir kendini biraz toparlanmış, üzerindeki matem havası gitmiş, yavaş yavaş bir canlılık gelmiş çehresine. Prefabrik binalarda restoranlar, mağazalar açılmış. Çöken binaların tamamına yakını kaldırılmış, yerine tek katlı prefabrik yapılar kurulmuş, yollar temizlenmiş, toz toprak çamur yok gibi sokaklarda. Ama yine de bir yağmur yağsa, sokakların biraz toparlanmış bu hali sanki değişiverecekmiş gibi. Bütün bunları düşünürken, şehrin üzerine kara bulutlar çöküveriyor. Anneannem ne zaman bu kara bulutları görse, “kötülük yine geliyor” derdi. Bu şehir ne zaman bu kötülükten ve felaketlerden korunacak, kurtulacak... Sahi ne zaman?
Yine de insan, hayatının bir kısmına sinen bir şehri, bir türlü unutamıyor. Herkesin bir birini tanıdığı, ailece geceleri çoluk çocuk bulvarda dolaşıldığı, Konak Pastanesi’nde dondurmanın yenildiği, o zamanların hikayesini arıyor insan. O zamanlardan kalan saf ve temiz bir şeyler, şimdi buralarda bir yerlerde olmalı. Galiba en kötüsü, çocukluğumda misket oynadığım o sokakları, okula giderken yürüdüğüm Çark Caddesini, o yeniyetme çağlarımda kızlara laf attığım köşe başlarının artık olmaması, oraların silinip gitmesi ne acı. Birine küfreden ve kızlara ıslık çalan sokaktaki çocuklar, bugün artık korkulu gözlerle bir birlerine bakıyorlar. Kaybolup yıkılıp giden sadece binalar değil, kocaman bir geçmiş aslında. Sadece birkaç tane olan Atlas, Yıldız, Saray sinemalarında izlediğim filmlerle büyüdüğüm geçmişin, şimdi un ufak olmasına ne demeliyim? İnsan ilk aşık olduğu, kavga ettiği, bağırdığı ve küfrettiği sokakları nasıl unutabilir ki?
Necati Mert’in öykülerine giren bu taşra kasabası, kendi kişiliğinden çok şey kaybetmiş. Ve muhtemelen giden hiç bir şey artık geri gelmeyecek. Bütün her şey zihnimizin arka odalarında tozlanıp yavaş yavaş unutulacak. Yıllar sonra birkaç sararmış resim, birkaç kırık dökük anı, hepsi her şey bu kadarla kalmış olacak. Bırakın siz, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenlere. Evet, her şey yine eskisi gibi olacak. Hiçbir şey değişmeyecek. Değişen sadece, yıkılmış binaların yerine konulan prefabrik evler. Evet, biz değişen şeyi sadece öyle hatırlayacağız. Zaten hiçbir şeyin değişmemesine o kadar çok alıştık ki. Bir şeyler değişmeye başlarsa, hemen bundan rahatsız oluyoruz. Oysa, kaybettiğimiz kocaman bir hikayemiz var. Ve o hikaye, orada olmayanlar için kocaman puntolarla gazete sütunlarında kaldı. Orada yaşayanlar içinse, bu acı yıllarca zihinlerde yıllarca kanayacak bir yara olarak duracak. Ve yine zihnimiz, bu koca acıyı parçalara bölüp bir ömür boyu bize, ağır ağır büyük bir işkence gibi yaşatacak.
Bir lokantada ıslama köfte yiyip, Belediye Çay Bahçesi’ne doğru yürüyorum. Çay bahçesi de bölümlere ayrılmış; orta yaşlılar genelde havuzun yanında, gençler ve özellikle sevgililer ise daha içerideki kapalı bölüme gidip oturuyorlar. Sezen Aksu’nun eski albümlerinden biri çalıyor. Buralarda geçen eski günler tortu tortu yüreğime çöküyor. 1987 kışında, lisede uzaktan sevdiğim ve yan yana geldiğim zamanlarda benimle hiç mi hiç konuşmayan bir sevgilim vardı. Onunla karların masaları örttüğü, bu çay bahçesine gelirdik. Ben elimdeki kitapları, iz yapsın diye masaya yayardım. Sonra o izlere bakardım uzu uzun. O, rüzgardan gözlerine çarpan saçlarını toplamaya çalışırdı. Sonra üşüdüğümüzde iç taraftaki çay ocağına oturur, ona ya yazdığım bir öyküyü okurdum ya da okuduğum bir hikayeyi anlatırdım. Onu hep, Edip Cansever’in “Bezik Oynayan Kadınlar”ına benzetirdim. Bunu ona bir türlü söyleyemezdim. Yaşadığımız şehrin Sait Faik’in, Kerim Korcan’ın, Faik Baysal’ın şehri olduğunu ikimiz de bilir o şehri öyle yaşardık. O, susardı ve hiç konuşmazdı. Sonra kalkıp giderdi. Karda uzun uzun onun gittiği izlere bakardım.
Her şeyin bir miladı var. Kimileri için evlendiği gün, kimileri için askere gittiği gün, kimileri için çocuğunun doğduğu gündür, kimileri için ise çok daha başka bir andır. Benim miladım ise 1989 yılında kazandığım üniversiteyi okumak için gittiğim yıldı. Artık kristal şatomdan çıkıp, dünyanın tarifsiz acılarıyla kavrulacaktım. Cehennem acılarından başka acılar var dünyada, diye düşünmüştüm. Yanılmışım. İnsanın, her şeyi yaşayabilecek kadar uzun bir ömrü var dünyada. Benim ömrün, büyüdüğüm şehirde fazla yaşamaya yetmedi! Ben uzaklara gittim, ama o sokakları, o caddeleri, sevdiğim insanları ve okuduğum okulları içimde taşıdım. Şimdi, çoğu yok artık. İtiraf ediyorum: Sadece onları kaybetmedim! Ben de kayboldum!
Şehrin ortasında durup, yanımdan geçen onlarca yüze bakıyorum, hepsi donuk ve cansızmış gibi. Dokunsam biliyorum, bin ah işiteceğim. Yoldan geçen herkesin, anlatacak bir hikayesi var... Aslında hiçbir hikayeyi bilmek istemiyorum. Sadece şu an, buradan bu şehirden kaçıp gitmek istiyorum. Hayatımızda yaşadığımız bu miladı unutmak istiyorum! İktidarın bize her şeyi unutturduğu gibi bunu da unutturmasını istiyorum. Hiçbir şey yokmuş gibi, olmamış gibi, bu şehre her geldiğimde gibi gibi davranmak istiyorum artık. Orada öylece sessizliğe gömülen arkadaşlarımın halen yaşadığına inandırmak istiyorum kendimi. Oyun oynadığım sokakları, sabahları belediye otobüsünden inip, Atatürk Lisesi’ne yürüdüğüm o caddeyi. Okuldan kaçıp gittiğim sinemaların yıkılmadığını, izlediğim Cüneyt Arkın’lı Fatma Girik’li Ala Geyik filmini hala zihnim de yaşatmak istiyorum. “Evet hiç bir şey olmadı” diyorum kendi kendime, hiç bir şey olmadı. Sadece Yaşar Kemal’in, Yusufçuk Yusuf romanının girişinde dediği gibi, “O güzel insanlar, o iyi atlara binip gittiler.” İşte o kadar.