WWW.CANAKKALELİM.COM

GELİBOLU

YARIMADASI

TARİHİ MİLLİ PARKI

GELİBOLU

PENINSULA HISTORİCAL

NATIONAL  PARK

Doğal ve kültürel değerleri yanısıra dünya savaş tarihi açısından büyük önem taşıyan ve Mustafa Kemal  komutasındaki Türk ordu birliklerinin dünyayı şaşırtan cesaret ve kahramanlıklarının sergilendiği Çanakkale  Savaşlarının izlerini ve anılarını korumak amacıyla 1973 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, ilimizin en önemli gezi yerlerinden birisidir. Parkın kara sınırlarını Gelibolu Yarımadası'nın Saroz Körfezindeki Ece Limanı ile Çanakkale Boğazında yer alan Akbaş İskelesi  arasında çizelecek bir hat oluşturur. Seddülhabir Köyü çevresindeki Tekke ve Hisarlık Burunları, Ertuğrul, Morto, İkiz koyları, Alçıtepe, Kerevizdere,  Zığındere ile kuzeydoğuda yer alan Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları,  savaşın cereyan ettiği başlıca alanlardır. Çanakkale Savaşları sırasında büyük cesaret göstererek şehit olan  birlikler ve şahıslar adına bugün Gelibolu Yarımadasında çok sayıda şehitlik vardır. Herbiri ayrı bir kahramanlık  örneği olan bu şehitliklerin en önemlisi Morto Koyu'nda, Hisarlık tepe üzerinde tüm şehitlerimizin anısına dikilen  ÇANAKKALE ŞEHİTLER ABİDESİ'dir. Gelibolu Yarımadası üzerinde, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden yabancı askerler için de anıt ve mezarlıklar vardır. 

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk'ün sayısız zafer, şan  ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya savaşı'ndan kısa bir süre önce, 1911-1942 yıllarında Osmanlı  Devleti son Afrika topraklarını İtalya'ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan Hezimeti ise, Rumeli'deki son Türk  hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar Ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli'nin  kaybı, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı'na rastlayan günlerde Osmanlı devleti  yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak fakat, Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak, Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul  edebileceği gerekçesiyle müdahale etmiştir. Bu suretle Osmanlı devleti, kaderini alelacale, 2 Ağustos 1914'te  "Üçlü ittifak'a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferini yaratan kuvvet. 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU'dur. Avrupa'da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlanmıştır. Halbuki "üçlü   itilaf"ın askere gücü günden güne artmaktadır. Bu güç , hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında  kullanılmalıdır. İngiltere Başkanı'ı Lloyd GEORGE ve Bahriye Nazırı CHARCHILL bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin esiridir. Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası'nın   seçilmesi, bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındandır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçidin kapanması, Rusya içih hayati önem taşımaktadır. Zira, Rusya'nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin  edemeyecek durumdadır. Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzul hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya'yı takviye edecek, batı cephesinin yükünü hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya "itilaf"  devletleri yanında savaşa katılacaklardı. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan CHURCHILL'in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış harekatı  üzerine telaşlanan; çok zor durumda kalan hiç değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka Cephelere çekilmesini isteyen Rusya'nın yükünü azaltmak için, Çanakkale seferine karar verilmiş, fakat kesin neticeyi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanmayla ve zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. 18   art 1915'te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli nakliye destek gemisi ve uçak    gemilerinden meydana gelen I. Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde  bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern  savaş gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş çocukları, sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş  hakkı tanımamıştır. Bunun üzerine 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında düşman kara kuvvetleri Gelibolu Yarımdasına çıkarılmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir. Asıl kuvvetler Gelibolu Yarımadasının güney ucuna iki ayrı  noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak ve iki ingiliz ve bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma olacağı izlenimi vermek üzere Saroz körfezine doğru seyredecektir. Fakat, kahraman TÜRK askerinin hayatını  hiçe sayarak kahramanca döğüşmesi TÜRK komutanlarının ve bilhassa Mustafa KEMAL'in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır. Gelibolu Yarımdasında çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve  Fransızlar'ın yanısıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberilerini Sengal zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zelandalı ve Hintlileri üzerimize salmışlardır. Şair. Şu mısralarla,  "Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi hakikat mahşer.  Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Avustralya'yla beraber, bakıyorsun Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler renkgarenk, sade bir hadise var  ortada, vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi yayyam, kimi bilmem ne bela" diyerek, bunu ne güzel dile getirmiştir.  Evet, düşman yalnızca birkaç devletten ibaret olmayıp, sanki karşımızda bütün dünya vardı. Düşman donanması II. Dünya Savaşı'na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern donanmasıydı. Hal böyle iken kazanılan zaferin   değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Zira bu savaş; yenilmez sayılan devletlerin mağlubiyetidir. Çanakkale'de tarihin kaydettiği en büyük ve en kanlı savunma savaşları verilmiştir. Bu savaşlar Mustafa Kemal gibi bir askeri  dehanın Türk ve dünya kamuoyu tarafından tanınmasının sağlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Düşman durmadan saldırmaktadır. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde emir komuta karmaşası vardır. Bu durum çok tehlikelidir. Yarbay Mustafa Kemal, Ordu komutanı Alman General liman Von Sandres'ten bütün  mevcut kuvvetlerin emrine verilmesini ve bundan başka çare kalmadığını bildirmiş. Alman General "Çok gelmez mi?" diye sorduğunda Mustafa Kemal, "Az gelir" diye cevap vermiştir. Ertesi gün emir gelmiş ve bütün birliklerin  komutası Mustafa Kemal'e verilmiştir. Bir cephe komutanlığının çok gelip gelmeyeceğini yarbay Mustafa Kemal'e soran ve "az gelir" cevabını alan Alman General karşısındaki Türk'ün "ATATÜRK" olduğunu yıllar sonra  öğrenecektir.  Çanakkale savaşları'nın temel ağırlık noktasını, Mustafa Kemal oluşturmuştur. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları başlamadan kısa bir süre önce 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da yeni kurulacak olan 18'uncu  Tümen Komutanlığına atanmıştır. Derhal göreve başlayan Mustafa Kemal, o tümeni kısa bir zaman içinde savaşa hazır. Seçkin bir tümen haline getirmiştir. Fakat kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal bu bölgeden alınarak, tümeni ile birlikte Bigalı köyüne çekilmiştir. Mustafa Kemal, düşmanın Gelibolu çıkarmasına kadar, yani 25 Nisan  1915'e kadar orada yedek kuvvet olarak kalmış, fakat Arıburnu taarruzu başlar başlamaz, kendi insiyatifi ve teşebbüsü ile emir beklemeden, Arıburnu'na yetişerek taarruza geçmiştir. Düşmanı Kocaçimentepe'de durdurarak, yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için yaptığı bütün taarruzları ve   şiddetli hücumları  erimeye mahkum etmiş ve Türk'ün yiğit mehmetçiği Çanakkale'de sanki etten ve kemikten bir kale yaratmıştır. Bütün savaşlardan farklı bir savaş malzemesi görülmüştür. Bu da "İNANÇ"tır. Topa, tüfeğe, üstün kuvvete, çeliğe  karşı dimdik duran ve kafa tutan bir inanç kendini göstermiştir. Mustafa Kemal'in "size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerinize başka kuvvetler ve kumandanlar  kaim olabilir" dediği bu savaşlarda, herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır. Mustafa Kemal, bu savaşı  "bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek arzusuyla harekete geçtiği bir taarruzdur" diye ifade etmiştir. Burada meşhur 57'inci Alay, hiç kurtulmamacasına Mustafa Kemal'in emrine uyarak tamamen şehit olmuştur. Nitekim çeşitli milletlerden meydana gelmiş, düşman askerleri, yapışıp, kaldıkları  Arıburnu'nun yalçın yamaçlarından bir adım bile ileri atamamışlardır.  Öncelikle İstanbul'u tehdit eden düşmanın   Gelibolu Yarımdasına yaptığı bu taarruzu Kocaçimentepe'de durduran Mustafa Kemal, bu başarısından dolayı haklı olarak Albaylığa yükseltilmiştir.  6-7 Ağustos 1915'te Türk askerini yandan, yani Anafartalar'dan çevirmek isteyen Klıchner ordusu da bu bölgenin Grup komutanlığına atanan Mustafa Kemal'in 10 Ağustos günü ayağının  tozunu silmeden giriştiği karşı taarruz sonucunda eriyip g itmiştir. Mustafa Kemal bu savaş sırasında göğsünden bir şarapnel parçası ile yaralanmış, fakat kalbi üzerindeki saat kendisini mutlak bir ölümden kurtarmıştır. Bu  savaşların akabinde 17 Ağustos'ta Kireçtepe Zaferini 21 Ağustos'ta 2'nci Anafartalar Zaferini kazanan Mustafa Kemal, düşmanı büyük hizmete uğratarak Çanakkale Muharebelerinin kaderi belirlenmiş, 9 Ocak 1916'da  düşman, Türk topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Halbuki 2 Mart 1915'te İngiliz Amiral CARDEN Londra'ya "Hava bozmazsa iki haftaya kadar İstanbul'dayız" şeklinde mesaj çekmiş, ayrıca ingiliz orduları Başkomutanı General HAMİLTON, resmi raporunda ise, "Türkler, birbiri ardınca mükemmel taarruzlarda bulundular" diye yazmıştır. Hatta bu harekatı hazırlayarak idare eden W. CHURCHILL de hatıralarında muharebelerden  bahsederken, Mustafa Kemal'in emsalsiz bir komutan, Türklüğün kaderine hakim bir deha olduğunun daha o zamanlarda  anlaşıldığına işaret ederek, "bir Miralay'ın karşımıza çıkışı bütün talihimizi değiştirdi" diye belirtmiştir.

Mustafa Kemal'in Çanakkale'de verdiği bütün emirler kesin ve sonuç alıcıdır. O, verdiği emirde aynen şöyle demiştir. "Benimle  burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen bilmelidir ki, yuhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir  adım bile geri gitmek yoktur. İstrihat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikce  yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur".  30 Nisan'aki komutanlar toplantısında Mustafa Kemal, "içimizde ve askerlerimizde Balkan Harbi'nin utancını bir daha görmektense, ölmeyecek yoktur. Böyleleri varsa, onları kendi  ellerimizle kurşuna dizelim." şeklinde kesin konuşmuştur. Çanakkale Zaferi, meydana getirdiği nihai sonuçlar açısından son  derece önemlidir.

Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1- Çanakkale Zaferi, müttefikleriyle Rusya'nın irtibatını önlemiş, dolayısıyla savaş iki yıl uzamış, bu arada çıkan Bolşevik ihtilali ile

    Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal Rusyası ile müttefiklerini birbirinden ayırmış, kurtuluş savaşı yıllarında kuzeyde

    güvenliğimizi sağlamış ve zafere ulaşmamızı kolaşlaştırmıştır.

2- Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu Yarımadasına bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri azalmıştır.

3- Düşmana çok büyük insan ve malzeme zayiatı verdirilmiştir.

4- Türk ordusunun zaferi, İngiltere ve Fransa'nın sömürgelerindeki prestjlerine bir darbe, esir milletlere bir ümit ve istiklal ışığı
    olmuştur.

5- Çanakkale Zaferi, Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlık ruhunun ve vatanseverlik şuurunun bir abidesidir. Harpten önce

    kıymeti üzerinde tereddüt edilen Türk ordusu, iyi sevk ve idare edildiği zaman ehliyetli ellerde, binbir yokluk ve zarurete rağmen

    neler yapmaya muktedir olduğunu dünyaya göstermiş ve Balkan yenilgisinin kara lekesini tertemiz kanıyla silmiştir.

6- Bilindiği gibi, büyük hadiseler olağanüstü şahsiyetleri, büyük ve müstesna kabiliyetleri meydana çıkarmaktadır. Mustafa

    Kemal'in ortaya çıkışında Çanakkale savaşları kader tayin edici bir merhale olarak gözümüze çarpmaktadır.

7- Çanakkale Zaferleri, Mustafa KEMAL'in ordu içinde olduğu kadar tüm milletçe de tanınmasına vesile olmuştur. Bu suretle Türk

    Milleti, 1966'dan beri makus istikamette gelişen talihini yenecek olan liderlerini bulmuştur. Ordu ve millet, Anafartalar

    Kahramanı'nın bu işte bu güven, ATATÜRK'ün Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırmasında genç, dinamik ve yepyeni modern

    bir devlet kurmasında en büyük ilham ve kuvvet kaynağı olmuştur.

8- Çanakkale, Milli mücadelenin bir nevi başlangıcı sayılmaktadır. Çanakkale, Türk'ün vatanseverliğinin, cesaretinin, mücadele

    azminin ve kahramanlığının sembolüdür.

HAVUZLAR ŞEHİTLİĞİ

Kerevizdere savaşlarında yaralanıp bu yerde vefat eden 2 Subay ve 8 Er anısına 1961 yılında dikilmiştir.

ZIĞINDERE SARGI YERDİ ANITI

Alçıtepe küyünün kuzeybatısındadır. 25. ve 26. Piyade Alaylarında şehit düşen tüm personel ve 2. Tüm. Kur. BŞK. Kurb. Yzb. Kemal bey ile Zığındere'deki ilk yardım istasyonunda tedavi görmekte iken düşmanın açtığı ateş esnasında şehit olan askerlerimiz  anısına, 1995'de T.C Kültür Bakanlığınca inşa edilmiştir.

İLK ŞEHİT ANITI

Seddülbahir köyündedir. 1986 yılında, Çanakkale Savaşlarında ilk olarak canlarını veren 5 subay, 81 er olmak üzere toplam 86 şehidimiz anısına dikilmiştir. Cephanelik şehitliği olarak da adlandırılmaktadır.

FRANSIZ ANIT VE MEZARLIĞI

Morto Koyu'na bakan bir yamaç üzerine kurulan Anıt, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden, 14.382 Fransız askerinin anısına yapılmıştır.Mezarlıkta kimlikleri bilinen askerler için ayrı ayrı taşlar dikilidir. Kimlikleri tespit edilemeyenler ise anıt çevresindeki dört toplama bölmesi ile anıt girişindeki toplama bölmesine konulmuştur.


MUSTAFA KEMAL ÇANAKKALE'Yİ ANLATIYOR

-Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü, bakın, bütün bu yığınlarla kağıtlar hep o günlerin hatıralarını taşıyor.
Buyurun bir sigara... Bir şey yaparız.
Büyük kutuda bulunan Baframaden sigaralarından bir tanesini aldım. Paşa küçük bir masanın üstünde duran çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde şık bir nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrini bekler olduğunu duruşu ile anlattı.
-Çocuğum bize iki kahve. Sobanın da ateşine bakın. Biraz sonra bize dönerek.
-Bu defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz sizinle bir özet yaparız, bu ancak böyle olur!
Sahiden de defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini Çanakkale harp tarihini yazmak için bir evrak mahzenine dalmış sanabilirdi.
Dedim:
-Paşam Hazretleri! şüphesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakarlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi, ölüme atıldığını göstermek bakımından tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. Bu yiğitlik günleri artık silinmemek üzere cihan tarihinde lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hamilton bile, Türkçe'ye çevrilmiş olan raporunda okudum, bizim verasetimizdeki, bizim fedakarlığımızdaki yüceliği kendi aleyhlerine kaydediyor. Bütün Fransız mecmua ve gazeteleri, Çanakkale'de döğüşmüş subayların, kumandanların, oraya uğramış yazarların ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapamadık. Yeni mecmua'nın son değerli teşebbüsü bana o gaza yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii Zati Alilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle katıldınız. Vaziyeti tamamiyle biliyorsunuz. Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün Zati Aliniz'den onları dinlemek için geldim.
Paşa bu sözleri ciddi bir gülümseme ile karşılıyordu.
Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanapeleri, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa'nın yüzü Rembrandt'ınkilere benzer bir tablo konusunu andırıyordu. Genç bir yüzde bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum. Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, kadare razı olma, alçak gönüllülük, ağırbaşlılık, yumuşaklık, sertlik, saflık, zeka... Bütün bu şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz..
Çekmekte olduğu doksan dokuzlu necef tesbihi masanın üzerine bırakarak:
-O halde derhal başlarız, dedi.
Ve kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı koyu renk dolapta, kimi ingilizlerden ele geçirilme koca bir makineli tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve temizlerden süzülen Çanakkale menkabesinin özetini, üç gün ve her buluşma, on iki saatten aşağı sürmemek şarti ile üç gün dinledim.
Başlamazdan önce dedi ki:
-Tabii askeri sırlara giren noktaları size söylemiyeceğim. Bunlar ne sizi ilgilendirir, ne de okuyuculara bir fayda temin eder. Bunlar sanat adamları içindir ki, tarih hepsinden bahsedecektir.
-Elbet paşam. Maksadım, o günlerin vak'alarını Zati Alinizden öğrenmektir. Askerliği dokunan noktaları ben de anlamam.
Bunun üzerine paşa anlatmaya başladı.
Önce Sofya Elçiliği Ataşemiliterliğinden buraya çağrılmış ve Tekirdağ'da 19 uncu fırkayı kurmaya memur edilmiş ve bu kuvvetle Ece limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki kıyının korunmasına memur olmuş. Zaten Balkan harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.
Dedi ki:
-Benim kanatime göre düşman çıkarma teşebbüsünde bulunursa, iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, öbürü Kabatepe civarı... Ve benim düşünceme göre, düşmanı karaya çıkarmadan bu kıyı parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündür. Bundan dolayı alaylarımı, böyle kıyıdan müdafaa edecek gibi yerleştirdim. Bu durum aşağı yukarı şubat 1330 (1914)...
Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos bölgesi kumandanlığı sırasında olup biten mühim vakaları şöyle özetledi: düşman bir defa Seddülbahir'e ve Kumkale'ye asker çıkarmak teşebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.
-Düşman bu karaya asker çıkarmak teşebbüsünü neden denedi?
-Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Birde bilinen 5 Mart vardır.
-Ki asıl bizi ilgilendiren de odur, Paşa hazretleri.
Fakat bu tamamı ile bir deniz hareketidir. Kıyı müdafaası Cevat paşa hazretlerinin emri altında bulunuyordu. Benim bu hareketle ilgim, dolayısıyledir. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevat paşa hazretleri... Maydos'ta bulunan karargahıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir kıyılarındaki tertibatı göstermek üzere beraber Kirte'ye gittik. Oraya vardığımız zaman, düşman donanmasının Kirte'ye ve Alçıtepe'ye doğru açtığı ateşin altında kaldık.
-O vakit ne yaptınız efendim?
-Bunun üzerine bendeniz..
-Estaffurullah..
-Adı geçen bölgenin korunmasına memur 26'ncı Alay Kumanda'nına gereken sözlü talimatımı verdim. Ve Cevat paşa ile birlikte vazife başında bulunabilmek için Maydos'a döndük. Düşmanın yenilmesiyle sonuçlanın bu 5 Mart Deniz muharebesinde karar tarafının korunması benim üzerimde idi. O gün, düşman bazı gemileri ile kıyıyı ateş altında bulundurmuş olmasından başka anlatmaya değer hiçbir şey olmamıştır. O gün kıyı bataryalarımız da bulunan askerler, subaylar ve kumandanlar cidden övülmeye değer bir fedekarlıkla, hani cesaretin, tevekkülün en yükseğiyle sonuna kadar topraklarını kullanmışlar, vazifelerini yapmışlardır. Düşünün ki, birçok çökmeler, infilaklar, yangınlar, kayıplar arasında, sürekli ateş karşısında, tahrip edici top atışları altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır."
Düşmanın yenilmesiyle kapanan bu deniz olayından sonra, Mustafa Kemal paşa ingilizlerin, Fransızların boğazı yalnız donanmaları ile zorlayarak bir maksat elde etmekten ümidi kestiklerine hükmediyor ve mutlaka yeniden kıyıya adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki Kıtalara "uyanık" bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin arttırılması için gereken yerlere resmi müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini arttırıyor. Ve o bölge kumandanlığına Halim Sami bey adında başka bir zat tayin oluyor? O zaman Kaymakam (yarbay) rütbesinde bulunan Mustafa Kemal bey de kumanda ettiği fırka ile gerekirse Gelibolu civarına, gerektiğinde Anadolu cihetine harekete hazır bulunmak üzere "genel yedek" olarak terkediliyor. Rumeli kıyı bölgesinin korunması yalnız o miralay (albay) beyin fırkasına (tümenine) veriliyor.
Bu sıralarda, yani Mart içinde Mustafa Kemal bey'in tümeninden bir alay Çanakkale'ye geçiriliyor. Fakat yine geri çevriliyor. Mustafa Kemal bey de bütün tümenini Bigalıköyü civarında bulundurmayı uygun görüyor. Tümeni Beşinci Ordunun genel yedeği olarak Bigalıköyü ve bunun güney doğusunda Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugahlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir üzerine gerektiğinde Bolayır'a hareket etmeğe, Çanakkale tarafına vapurla geçmeğe hazır bir halde bulunuyor. Emir bekleyerek bütün kıtalarını talim ve terbiye ile meşgul ettiriyor.
-İşte o günlerden birinde, 12 Nisan sabahı idi ki, Arıburnunda bir olay geçmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı.
Bütün tümen birliklerinin harekete hazır olma derecesi arttırıldı. Bir taraftan Maydos bölgesi kumandanlığından gelecek bilgiyi beklemekte idim, diğer taraftan da ya Kolordu'nun veya ordunun emrine... yalnız tümenin süvari bölügüne- bilgi edinmek için- Kocaçimen doğrultusunda hareket etmesi emrini verdim.
Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa hazretleriyle Gelibolu'dan görüşülmüştür. Bu muhterem zat da henüz olanlar hakkında açık bilgi edinememiş olduğunu bildirmiştir: Öğleden önce saat altı buçukta idi, Halil Sami bey'den gelen bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun adı geçen düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu topraklardan, gerek Maltepe'de yaptığım özel gözetlemeler sonunda bende hasıl olan kesin kanaat, ötedenberi düşündüğüm gibi, düşmanın Kabatepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya girişmesi, demek ki, başlıyordu. Bundan dolayı bu işin içinden bir taburla çıkmanın mümkün olamayacağını, her halde önceden tahmin ettiğim gibi bütün tümenimle düşmana yaklaşmanın kaçınılmaz olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir şeyi beklemeyerek karargahımın bulunduğu Bigalıköyündeki birinci piyade alayı ile dağ topçu bataryasının derhal harekete geçmeye hazır bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini bildirdim"
Yapraklarını boyuna ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten sigara dumanları arasından bakarak:
-Altı maddelik bir emir not ettirdim dedi. Bu emir maiyet birlik kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka Üçüncü Kolordu Kumandanlığına da telefonla arzedilmek üzere bir rapor yazdırdım. Durumu ve durumumu ve girişimimi anlattım."
Büyük bir hareketin gelişmekte olduğu, memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz hizmetler eden, muhakemesi süratli kararları kesin genç bir kumandanın bütün kıtalarıyla tehlikeye atılmağa hazır durumu, karşımda bu anda sakin sakin kağıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği notları dikkatle seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde o kadar açıkça seziliyordu ki... Türkiye'nin geleceğini belli edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyuyordum.
-Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe hazır bir halde bulunduran 57. Alay, meşhur bir alaydır bu, çünkü hepsi şehit olmuştur-kumandanları ve başhekim ve bir yaverimle bir emir subayım beraber olduğu halde toplantı yerine gittim. Basit bir tertiple Biga Deresi boyunca giden yol üzerinde alayı ben yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine doğrulttum.
Yolda giderken kumandanlara olsun, başhekime olsun gerekli bilgileri veriyordum. Takip ettiğimiz dereden bize Kocaçimen'e varmak için atlamak zorunda olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, geçilmesi güç, kayalıklı, derelerle dolu idi. Bir yol bulup kıtayı yürütmeye yardım etmesi için topçu taburu kumandanını vazifelendirdim.
-Zati Aliniz ne ile gidiyorsunuz efendim?
-Ben atla... Bu kumandanlar da atlarının üzerinde tabii.. Biz hepimiz kıtanın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar.
Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş, yardımından faydalanılamadı.
-Yani müşkilat. Muharebenin kurşunlardan, güllelerden önceki sıkınıtıları?
-Evet. Yolu kendim bulmak ve kıtayı oradan geçirmek sureti ile. Kocaçimen tepesine varıldı. Şimdi Kocaçimen tepesine tasavvur buyurun. Kocaçimen, yarımadanın en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası ölü açı içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakın"
Sir Hamilton'un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu durumu pek etraflı anlamıyordu. Paşa çıngırağı yine çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı.. Asker, paşa'nın askeri ceketindeki cepten haritayı alması için emir aldı. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Kendi gitti.
Yalnız kaldığım sırada odayı seyrettim. Duvarlarda hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus Muharebesinin. Hareket Ordusu yürüyüşünün, Harbiye mektebi talebiliğinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek biçiminde açılmış şal örtünün altında paşa'nın genç kazak subaylarınıı hatırlatan kalpaklı ve sert bakışlı bir agrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir çerkez kamasının yanıbaşında Balzac'ın Kolonel Şaber (Colonel Chabert)i, Mopasan (Maupassant)ın Bul dö Süif (Boule de suif)i, Lavedan'ın Servir'i duruyordu. Şüphe yok ki, paşa sükünetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.
Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat salonlarda pek ustaca vals edermiş. Tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa'yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil, aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki ve kavalye diye anıyorlar.
Büyük bir aynanın yanı başında asılı duran bir fotoğrafı dikkatimi çekmişti. Ona bakıyordum. Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o sırada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi.
-Evet, Sofya'da bir balkostumü (kıyafet balosu) hatırası dedi.
Gene şal örtülü masanın başına geçtik. Ve 12 Nisan muharebesine döndük. Paşa:
-Bundan dolayı, diye başladı. Anlıyorsunuz ki, orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Erler o çetin araziyi durmadan geçmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş derinliği pek ziyade uzamıştı. Alay ve batarya kumandanına erleri tamamiyle toplayıp, küçük bir dinlenme vermelerini söyledim. Denizden görülmeyecek şekilde on dakika kadar duracaklar, sonra beni izleyeceklerdi. Ben de orada bir Aptal geçidi vardır, o Aptal Geçidinden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emir subayım ve başhekim ile oralarda tekrar bulduğumuz tümen dağ topçu taburu kumandanı olduğu halde önce atlı olarak yürümeğe giriştik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardık.
Şimdi burada karşılaştığımız sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur." Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle anlatıyor: "Bu sırada Conkbayırı'nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden kıyının gözetleme ve emniyetine memur olarak oralarda bulunan bir kol erlerinin Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu konuşmayı aynen okuyacağım: Kendim erlerin önüne çıkarak:
-Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
-Efendim düşman! dediler.
-Nerede?
-İşte, diye 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, rahat rahat ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, erler on dakika dinlensinler diye.. Düşman da bu tepeye gelmiş.. Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın. Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir duruma düşecekti. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir mantık muhakemesi midir, yoksa iç güdü ile midir, bilmiyorum,
Kaçan erlere düşmandan kaçılmaz. dedim
-Cephanemiz kalmadı. dediler.
-Cephaneniz yoksa, süngünüz var dedim.
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım, yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen erlerinin "marş marş"la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldırdım. Bu erler süngü takip yere yatınca düşman erleri de yere yattı. Kazandığımız an bu andır"
Bir koca muharebenin ufacık bir ana bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın geleceğini iyileştireceğini o dakikayı gördüğü gibi canlandırandan duymak insanın tüylerini ürpertiyordu.
Mustafa Kemal Paşa dedi ki:
-Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan Alay 57, Tabur 2 kumandanı yüzbaşı Ata efendiye bütün taburuyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Dağ bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından bir az geciken başka bir tabur, kumandam üzerine açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim verdiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.
Zati Aliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?
-Ben de bataryanın yanında idim.
-Bizim o ilk olay saat kaç sularında taarruza başladı?
57. Alayın taarruza başlaması.. Durun size söyleyeyim.. (defterine baktı ve) öğleden evvel saat on sularında idi. O sırada 9. Tümen süvari subaylarından üsteğmen Mehmet Salih Efendi yanıma geldi. Ve 27. Alayın Kocadere batısındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O subayıma adı geçen alay kumandanına, düşmanın sol kanadına taarruz etmekte olduğumu, 27. Alayın da karşısında düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan 19. Tümen büyük kısmını Kocadere istikametine çekebileceğimi, bu emri kendisine götüren Süvari Üsteğmen Salih Efendi'yi tekrar yanıma göndermekle beraber benimle irtibatı muhafaza etmesini, muharebeyi Conkbayırı'ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı'da bulunan tümen kurmayına da emir atlısı ile bir emir gönderdim.
Dedim ki:
"İzzet Bey (Ordu müfettişi izzettin paşa): Alay 72 Maltepe'ye yaklaşmasın. Sıhhıye bölüğü Kocadere'ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere doğusuna yaklaşsın. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.
-O raporu, askeri bir sakınca görmüyorsanız, kopye edebilirmiyim? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş vakalar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu.
-Hay, hay, bunu verebilirim, yazınız..
Üçüncü Kolordu Kumandanlığına Arıburnu kuzeyindeki sırtlar.
12 Nisan saat 10, dakika 24 evvel (öğleden evvel) düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Kabapate arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki sırtlar işgal etmiştir. 27. Alay düşmanı doğu cephesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol kanadında altı yüz metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan birliklerinin geri çekilmeye başladığı görüldü.
İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Gene hikayemize devam edelim, olmaz mı?
57. Alay verdiğim emir üzerine şiddetle takip ediyordu. 27. Alay Kumandanından emrinin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi. Bununla beraber gerek benim, gerek yanımdaki subaylardan gözetleme için ileri gönderdiklerimin gözetlemelerinden bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.
-Pek iyi Paşa hazretleri, böyle bu kadar şiddetle hücum eden düşmanı bu kadar çabuk çekilmeye mecbur eden etkenler nedir?
-Evet, bu suali sormakta hakkınız var, arzedeyim: Şimdi saat on bir buçuk (evvel)'den sonra durum bence şu idi:
Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, sekiz taburdan fazla idi. Şimdi bu sekiz tabur kuvvet kendisiyle orantılı olmayan gayet geniş bir cephe üzerinde "261'e kadar ve Kemalyeri'nin bulunduğu sırtların batı yamaçlarına kadar doğudan ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cephe hattı, ziyade engelli, bir takım derelerle kesik bulunuyordu, bu sebeple düşman kendi cephesinin hemen her noktasında zayıftı. Conkbayırı kuzeyinde mevzi alan 19. Tümenin hızlı dağ bataryası Arıburnu çıkarma noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz çıkarmaya devam ettiği kıtaların çıkarılması hem zorluklara, hem de gecikmeye uğradı. 57. Alayın Conkbayırı ve Suyatağı hattında "261" doğrultusunda ve dar cephe ile yoğun olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol kanadına yüklenmesi iki taburdan ibaret olan 27. Alayın da Merkeztepe genel doğrultusunda geniş cephe ile düşmana atılması düşmanı cekilmek zorunda bırakmıştır.
Fakat bence bu tabiye durumunda daha önemli olan bir etken vardır ki o da herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır.
Bu öyle sıradan bir taarruz değil, herkesin başarmak veya ölmek azmiyle harekete susamış olduğu bir taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara verdiğim sözlü emirlere şunu eklemişimdir:
-Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeği emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir"
Bu sözler paşa'nın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki, muhakkak, kumandan o günü hayalinde tekrar yaşatıyordu. Bunları duydukça muharebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, herşeyin üstünde gene ruh azminin, bir gaye uğrunda fedakarlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.
-Şimdi bu böyle, efendim. Fakat akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralarda idi ki 9.Tümen kumandanından haber getiren bir subay, düşmanın Kumtepe'ye kuvvet çıkarmaya başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını 19. Tümence bunun dikkate alınmasını 9. Tümen kumandanının bütün kuvvetleriyle Kirteye gittiğini bildiriyordu.
Kumtepe, Kilidülbahire en yakın ve pek tesirli bir noktadır. Burasını önemsememek bütün maksatları kaybettirebilir. Bundan dolayı hemen hatırıma gelen şey Arıburnunda muharebeye katılan kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve tümenin büyük kısmı ile bizzat Kumtepeye'ye yetişmek oldu. Buna dair gereken emirler verildi. Fakat ben tümenin büyük kısmı ile buluşmayı tercih ettiğim için hemen hareket ettim.
Kumandan hemen hareket ediyor. Ve Kocadere'de 77. Alaya, ondan sonda da.. İnci alaya ulaşıyor. Öğleden sonra saat bir sularında Maltepe'ye yaklaştığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor. Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki Kolordu Kumandanı Esat Paşa ve maiyeti kurmayları... Mustafa Kemal bey, Paşa'ya gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aitti, ve biraz önce gelip düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber veren subay, bu raporu özetleyerek söylemiştir. Halbuki okuduğu yazılı rapora göre düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber veren subay, bu raporu özetleyerek söylemiştir. Halbuki okuduğu yazılı rapora göre düşmanın Kumtepe'ye çıktığı doğru değildir.
-Bakınız bu rapor ağızdan tebliğinde bir "Kumtepe'ye asker çıktı" cümlesinin eklenmesi bütün taktik kararlarını değiştirebiliyor, hem pek mühim surette değiştirebiliyor. İş böylece anlaşıldıktan sonra Kolordu Kumandanı Paşa hazretleri kararımı sordular."
Mustafa Kemal bey de tekmil kuvvetle Arıburnundaki düşmana taarruza devam edeceğini arzediyor. Kolordu Kumandanı Paşa kabul ediyor ve Mustafa Kemal Bey hemen yanından ayrılıyor, muharebe meydanına geliyor. 77. Alay 27. Alayın solundan düşman sağ kanadına karşı taarruza geçiyor. Yedeklerini, sahra bataryasını gereken yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ kanada gidip oradan muharebeyi idare ediyor.
Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman çekilmesine devam ediyor, hatta bir kısmı sandallara binmekle meşgul imiş. Fakat akşam olmuş, gecenin inmesine kadar türlü emirlerle hücuma sevk edilmiş olan birlik kumandanları, tümen kumandanının ısrarı üzerine, ta ki düşman tamamı ile kovulsun diye saldırılarına devam etmişler ve pek başarılı hücumlarda bulunmuşlarsa da düşmanı tamamı ile sürememişler. Gece de pek ilerleyince muharebe kesilmiş. Bu ani sükunet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama başlamış.
Paşa:
-Demek ki, dedi. 12/13 gecesi durumda hiçbir taraftan doğru bilgi alamıyorum. Gece karanlığından dolayı harbin görünüşünü gözümden kaybediyorum. Ve durumu etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cepheyi kendim dolaşıyor, oradan telefon merkezi yapılmasını emrettiğim Kocadereye geliyorum. Orada öğrendiğim yeni duruma göre sağ kanattaki yedek kuvvetleri alıp merkezi ve sol kanada yaklaştırıyorum. Kendim de sonradan Kemalyeri adını alan merkezden muharebeyi idare ediyorum"
Muharebenin yalnız bir gününü dinlemek, insanın içine heyecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığını dolduruyordu. Sordum ki:
-Arıburnu olayları bundan mı ibarettir?
Paşa ruhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keşfetmiş tecrübeli bir adamın ağırbaşlığı ile:
-Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu olayın başlangıcıdır. Benim Arıburnunda 12 Nisan (dahil) gününden 4 Mayıs (dahil) gününe kadar 23 günlük "Arıburnu kuvvetleri" kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cephenin sağ kanadında tekrar yalnız 19. Tümen kumandanlığım vardır. Bu zaman içinde bir çok harp olayı olmuştur. Biz yalnız en önemli günleri işaret edebiliriz."
Ve önünde duran sigara paketini uzattı. İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı çaldı. Arkamızdaki mahmuz şıkırtısına:
-Çocuk, bize iki kahve daha yapın, sonra da şu sobanın ateşi sönmesin, dedi.
-Başüstüne Paşam.
Ve yine çalışmaya başladık:
Düşman 13 Nisan'da, yani geceden beri çıkarmasını sürdürdüğü kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor, önce sol kanatla merkezde bulunan birliklerimize üstün kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat birliklerimiz üstün düşman kuvvetinin süngü hücumundan kendini korumak şar ile arada bir mesafe muhafaza etmek üzere mağlubiyetten korunuyor. İşte böylece 13 Nisan günü, mağlup, olmadan kazanılıyor.
Paşa dedi ki:
-Bu askerimizin en mühim surette fedakarlığı, kahramanlığı demeyeyim çünkü Türklerin bundan daha fazla fedakarlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum, herhalde sebat ve metaneti subaylarımızın olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en elverişsiz durumum 13 Nisan günü idi. Çünkü beş ingiliz tugayına karşı duran kuvvetim, dünkü, yani 12 Nisan günkü, şanlı atışlar ve taarruzlarla kayıplar veren 47. Alaydan, ikişer taburlu olan 27 ve 77. Alaylarla, istifade edilmez halde bulunan 72. Alaydan ibaretti. Gerçekten 12 Nisan muharebesiyle Arıburnu cephesi başarılarının temelini kuran, ingilizlerin bu cephede azmini kırıp planını mahveden, bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha iki alay kuvvetin emrim altına gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim.
13/14 Nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim.Kesin kararımı tan ağarmasına yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe doğrultusundan Kocadere köyünü donanması ile ateş altına almıştı. İşte gereken taarruz emri bu ateş altında yazılmıştır Bu emir, emiratlıları ile birlikte kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri gittim.
Saat yedi ile sekiz arasında sol kanatta ve cephede taarruza başlandı. Bundan sonra idi, sağ kanatta da kıt'alarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cephe üzerinde başarı ile sürdürülüyordu. Düşman Kanlısırt'ta kaçarcasına çekilmeye başlamıştı. Kırmızısırtta da çekilmeye başladı. Saat 10'dan sonra sağ kanadımız da düşmanı tazyiki başladı, çekilmeye mecbur etti. Ve kovalamaya koyuldu. Öğle vakti sıralarında idi ki, düşmanın Kanlısırt'ta çekilen kısımlarından artakalmış olanlar Kırmızısırt'ta en son çekildikleri avcı hendekli mevziinde tüfeklerini bırakarak hemen bütün mevcudu ile siperlerinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı! Bütün bu manzaraları Kemalyerinden ben ve bütün maiyetim dürbünsüz olarak seyrediyorduk.
Bu aralık gerek tümen kurmayı İzzettin bey'den aldığım raporlardan, gerekse kendi gördüklerimden anlıyordum ki, düşmanın Arıburnu doğusundaki sırtlarda hiçbir faaliyeti kalmamıştır. Sağ kanadımız karşısında düşman erleri kıyıya sığınmıştır.
Yalnız çekilme noktasına uzak kalan düşman Kanlısırt'la Kırmızısırt'taki durumlardan dolayı, Merkeztepe'de kalmış olan kısımları da, sağ kanadımızın Kömürkapıderesi ve Bombasırt'larına kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt'ta aldıkları hakim durumdan dolayı çekilmiyorlar, ister istemez dayanıyorlardı.
Düşmanının asıl dayanışı Yükseksırt'ın batısında ve Haintepe'de görülüyordu. En nihayet gece bastırınca, birliklerin son derece yorgun olduğu da anlaşılınca kazanılan başarı ile yetinildi. Muharebe durduruldu. Tutulan kazanılan hatlarda tahkimat (siper ve başkaları) yapmaları emri verildi.
15 Nisan günü görülen vaziyet şu: Düşman sağ kanadımız karşısında Yükseksırt'ın kıyıya bakan kısmında, Kömürkapıderesi içinde yamaçlara tutunmuş bir halde. Buna karşılık bizim kıtalarımız Cesarettepe'deki düşman hattı balasında (doruk çizgisi) tekrar tekrar düşman tarafından işgal edilmiş ve buna karşılık kıtalarımızı adı geçen hattı balanın doğusunda ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de çıkarmayı sürdürüyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevkedilerek ön hatlar kaviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe de genel durumunu tashih edebilmek için cephenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında, Kanlısırt cihetinden düşman sol kanadımızı sabahtan beri sıkıştırmakta imiş. Bu taarruzu durdurulmuş o gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz, üç yüz metre karşısında bulunuyormuş . Bu suretle gittikçe yoğunlaşan düşman karşısında beklemektense kesin sonucu kazanmağa yetecek kadar kuvvet getirmek için Mustafa Kemal bey üst kumandanlara maruzatta bulunmuş, istediği kuvvetleri alınca cephesi genişlediğinden diğer kumanlarla sürekli ilişkide bulunmak zorlaşmış. Onun için cephesini çeşitli bölge kumandanlıklarına ayırmış.
16 Nisan:
Düşman sağ kanadımıza taarruz girişiminde bulunmuşsa da durdurulmuş.
17 Nisan:
Sağ kanadımızdaki siperlerimize düşman taarruz etmiş. Fakat kıtalarımızın karşı süngü hücumu ile geri püskürtülmüş. Fakat tamamiyle yerleşen düşmanın yeniden mühim bir hücuma kalkışacağını muhtemel göre Mustafa Kemal bey taze kuvvetlerle düşmandan önce düşmana vurmağa kararlaştırmış. O zaman bölge kumandanlarını Kemalyerine yanına getirtip ağızdan talimatta bulunmuş.
O gün maiyetinde bulunan kumandanlara karşı söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim ve şunları aldım. Zira taarruz emri vermeden önce Mustafa Kemal bey ruhlara seslenmekten pek kuvvetli sonuclar bekliyor. Onun için diyor ki:
"Düşmanın altı gündenberi iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin sarplığından dolayı sonuna kadar şiddetli takip dememek yüzünden barınabilen kısımlarının himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki tümenden fazla olduğu anlaşılmıştır. Seddülbahir'de Kumkale tarafında da hal hemen ayni olmuştur.
Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemehal denize dökmek lazım olduğu kanaatindeyim. Durumumuz düşmana düşmana göre zayıf değildir. Düşmanın manevi kuvveti tamamen mahvolmuştur. Durmadan siper yapmakla kendisine bir sığınak aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle hemen kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz. Düşmanı büsbütün kaçırmak için daha çok düşünüp taşınmaya lüzum yoktur.
İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan harbi utancının ikinci safhasını görmektense burada ölmeği tercih etmeyenlerin bulunacağını katiyen kabul etmem. Şayet böyleleri olduğunu hissederseniz derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim.
Şimdiye kadar elde ettiğimiz başarıyı tamamlamak için emrime verilen taze kuvvetler har hattına ulaşmaktadır.
Ve ruhları bu seslenme ile dolan kumandanlara, edecekleri taarruz için gereken emirleri veriyor, aldığı tertipleri de Kolordu Kumandanlığına arz ediyor. Kararı oraca da uygun görülüyor.
Bunun üzerine 18 Nisan taarruzu başlıyor ki onun sonunda ortaya çıkan durum, paşa'ya göre, o günden sonraki hareketlerin hiç birisiyle değişilmesi kabil olmayan durumdur. Şöyle ki "Saat beş (evvel)den itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açması ile, diğer taraftan sonradan yeni gelmiş olan 14. Alayın boyun ve Merkeztepe'ye doğru ilerlemeye koyulması ile bütün cephe üzerinde topçu ve piyade muharebesi başlamış oluyor. Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları arasında mesafede pek az olduğu için düşman bataryaları piyademiz üzerinde hiçbir tesir yapamıyorlarmış.
Yalnız düşmanın harp gemileri, bilhassa Kabatepe tarafından muharebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve sürekli ateşler altında bulundurmaktan bir an geri kalmıyormuş.
Paşadan kendisinin bu muharebeyi nereden idare ettiğini sordum:
-Ben bu muharebeyi Kemalyeri'nden idare ediyordum, dedi.
Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ kanattaki bazı bölümler müstesna olmak üzerde, bütün düşman mevzilerini, sonra da hemen kıtalarımızın hareketlerini gözaltında bulundurabilmesi mümkünmüş.
Paşa dedi ki: "Düşmanın şiddetli piyade ve makineli tüfek ateşleri karşısında 14. Alayın taarruzu yavaş ilerlemekte idi. Yalnız dağ topundan ibaret olan topumuz düşman siperleri üzerine ateş ederek piyademizin ilerlemesini korumak hususunda pek ziyade, ama fevkalade ziyade çalışmakta idi. Sol kanat kuvvetlerimizin taarruzları da görülmeye başladı. Saat 6.45 (evvel) de 14. Alayın büyük kısmı Merkeztepe doğrultusunda 14.Alaya yaklaştırılmıştı. Sol kanat kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, sağ kanat kuvvetlerimizin de taarruzla 14. Alaya yardımda bulunmasını emrettim. Fakat saat 10.30 (evvel)e kadar devam eden safhada düşmana pek etkili olmamakta bulunduğumuzu görüyordum."
Bunun üzerine alınan tertiplerle birçok ayrıntılara karışmaya lüzum görmüş. Bu yoldaki emirlerinin kumandanlara ulaşmasına kadar, geriden sevk olunan takviye kıtalarının muharebe cephesine varmasına kadar geçen zaman içinde taarruzlarımızda bir durgunluk görülmüş. Kumandanlardan bazıları taarruzun durdurulmasını, yahut hiç olmazsa geceye bırakılmasını rica etmekte imişler.
Halbuki Mustafa Kemal bey düşmanın gerçekten büyük bir baskı karşısında bulunduğunu bildiği için mutlaka taarruza karar veriyor.
-Bu baskının var olduğunu ne suretle takdir edebiliyorsunuz efendim.
-"Bir defa bulunduğum yer pek elverişli idi. Bütün durumu tekmil birlik kumandanlarından daha iyi görebiliyordum. Sonra da türlü kaynaklardan bilgi alabiliyordum. Mesala düşman kumandanının "buraya imdat yetiştiriniz" tarzındaki bir telsiz telgrafını müstahkem mevkide bulunan telsiz telgrafımız kapmış. Bunu bana bildirdiler di. Bundan dolayı başlanılan taarruzu sürdürmek lüzumlu idi. Düşmanın imdat kuvvetleri yetişmeden önce taarruzumuzu kesin bir sonuca vardırmak lüzumu açıktı. Sonra düşmanı biran önce kıyılarımızdan atmak gayet vatani bir vazife idi.
Maksadımı birlik kumandanlarına bildirdim. Bu maksada ulaşmak için askerlerimizin süngüsünden başka güvenilecek hiçbir çare yoktu. Elimde bulunan bütün kuvvetler ileriye yaklaşmış bin halde idi. Bir hücum savletiyle düşman mevzilerine girmeleri için borazanlarla, trampetlerle geriden şiddetli bir hücum emri verdirdim. Saat 4 (sonra) idi. Bütün cephede ileri hareketi canlandı. Bilhassa merkez grubu hücumla ilerlemeğe başladı. Doğrusu bütün kıtalarımız takdire değer bir surette ilerliyordu."
Gayet ölçülü konuşan muhatabımın ağzında "takdire değer" sözünün mühim manası vardı. Bu söz bence tarifsiz fedakarlıklar, hayale sığmaz kahramanlıklar sahnesi demekti.
-Sonra ne oldu efendim?
-Birçok erler bazı yerlerde düşman siperlerine kadar girmeyi başardı. Fakat asıl keşif avcı hatlarımız düşman siperlerinin yirmi otuz, hatta sekiz on metre ilerisinde durdu.
Bizim askerlikçe bu mesafede hala muharebenin bitmemiş olması şaşılacak şeydir. Çünkü eski kuramlara göre bu mesafeden pek çok fazla bir mesafede muharebenin sonucu belli olmuş sayılmak gerekir. Halbuki düşmanın sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden yılmamıs böyle burun buruna gelindikten sonra da, daha aylarca zaman pek kanlı muharebe safhaları görmek imkanını muhafaza etmiş oluyor.
Bu muharebe, böyle saat dörtte burun buruna gelmekle taarruz durdu. Fakat muharebe olanca şiddetiyle devam ediyordu. Ben tam bir ciddiyetle ve şiddetle taarruz edilmek, bu taarruz ihtiyat ve istinat kuvvetleriyle iyi takip olunmak şartıyla kesin sonucun kazanılacağına inanıyordum. Ve bu inancımda direniyordum. Bilhassa düşmana bu kadar yaklaşıldıktan sonra gecenin karanlığından faydalanarak düşman siperlerine atılmak pek mümkün olacaktı. Gece yarısına kadar tertipler alındı. Sonra bir gece hücumu yapılmasını emrettim. Fakat sabaha kadar olup bitenlere ve meydana çıkan duruma bakılarak düşmanın asıl mevzilerine girilemediği anlaşıldı.
Yirmi dört saatten beri süren muharebe askeri pek ziyade yormuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı tahkim etmekten, orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Bunun üzerine gereken emri verdim"
Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere Paşadan, bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:
Benimle beraber burada muharebe edene bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki üzerimize emanet edilen namus vazifesini tamamı ile ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur. Uyku ve dinlenme aramanın bu dinlenmeden yalnız bizim değil, bütün milletimizin sonsuza kadar mahrum kalmasına sebep olabileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın aynı fikirde olduklarına ve düşmanı tamamı ile denize dökmedikçe yorgunluk alametleri göstermeyeceklerine şüphe yoktur"
Mustafa Kemal Paşa'nın bütün Arıburnu kuvvetlerine yaygın olan kumandanlığı 4 Mayıs 1331 (1915) gününe kadar sürmüş, bu sırada olup biten vakalar içinde yer yer karşılıklı taarruzlardan başka hiçbir büyük muharebe yok. Fakat kahramanlık sahneleri var. Mesala bakınız paşa ne anlattı:
-Biz kişilerin kahramanlık sahneleri ile meşgul olmuyoruz. Yalnız size bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz emter, yani ölüm muhakkak, muhakkak.. Birinci siperdekiler herbiri kurtulmamacasına, hepsi düşüyor. İkincidekiler onların yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyormusunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor, sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranı kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i şehadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur" Paşa, Arıburnu kumandanlığından ayrılıyordu. Fakat gece olmuştu. Ben de peş eden ayrılmak zorunda idim. Kendisine pek çok teşekkür ederek, iki gün sonra öbür safhalar hakkında bilgi almak için yine ziyaret edeceğimi söyleyerek kahraman elini sıktım.
Bana kanije müdafii tiryaki Hasan paşa ile yahut Plevne Aslanı Gazi Osman paşa ile görüşmek nasib olsaydı bugünkü görüşmeden daha fazla mı bir heyecan duyacaktım?
Paşa gene aynı odada, gene aynı sivil lacivert elbise ile oturmuş, önündeki tafsilatlı haritadan son Alman taarruzunu takip etmekle meşguldü. Taarruz doğrultularını, tahmin ettiği sonuçları mesleğine aşık bir asker açıklığı ve samimiyetiyle anlattı. Ve sonra:
-Bugün ikinci safhadan bahsedecektik. Öyle değil mi, efendim? dedi. Bu ikinci safha harbin ikinci safhası değil, kumandanın o havalide üzerine aldığı vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda paşa, bütün Arıburnu cephesine ait düşüncelerini söylemek selahiyetini kendinde bulamıyor. Ancak sağ kanatta 19. Tümenin başında bulunduğu sırada cerayan eden en mühim olay hakkında, yani 6 Mayısta yapılan genel hücum hakkında biraz bilgi verdi. Bu genel hücumda onun tümeni karşısındaki düşman mevzilerine girmeği başarmış.
7 Mayıs, dedi (ve kahvesinden bur yudum alarak, evrakını okuduktan sonra) o günü şöyle hülasa edebiliriz:
Düşmanın Arıburnu'na kuvvetler çıkardığı görüldü. Bu kuvvetlerden birkaç tabur kadar Arıburnu cephesinin sağ kanadı kuzeyinde bulunan Çataltepe'ye doğru gidiyordu. Yapılan keşif ve gözetlemelere göre de düşmanın gene bu civarda, balıkçıdamları kuzey doğusundaki sırtlarda 100 metrelik küçük bir cephe üzerinde tahkimatı ve askeri görüldü. Benim tahmin edip kuzey grubu kumandanlığına arzettiğim gibi civardaki tahkimat önce ufak ölçüde kanlı muharebelere yol açtı. Sonra da Anafartalar genel hareketinin başlangıcını oluşturdu.
8-9-10 Mayıs günlerinde bizim tümenin cephesinde mühim olaylar olmamıştı. 11.ci günü bir mütareke yaptık. Ölülerin gömülmesi ile uğraşıldı.
12-13-14 Mayıs günleri de hatta 15 te de üzerinde durmaya değer bir şey yok..
-Bu durgunluk neden oluyor, efendim?
-Çünkü düşman yorgundur. Çok kayıp verdi. Büyük ölçüde kırıldı. Ve benim anladığıma göre artık Arıburnunda kesin sonuç almaktan vazgeçiyor. Ben bu durgunluğu ona veriyorum. Mayısın 16ncı günü benim sol kanadımda bulunan tümen ki o da bizimdir, hazırlanan bir takım lağımları tutuşturuyor. Onların tutuşmasıyla beraber düşmanı bir baskın hücumu yapıyor.
17 Mayıs'ta işte demin bahsettiğimiz Çataltepesi, Halit ve Rızatepesi denilen yerde kanlı bir muharebe oluyor.
-O tepeye niçin Halit ve Rızatepesi denmiş?
-Orada Rıza efendi adında ve Halit efendi adında gayet kahramanca bir hücum yapan iki subay şehit olduğu için...
Bu muharebeden sonra bir aralık benim Arıburnuna karşı korunmasını üzerime aldığım cepheye ilave olarak Anafartalar bölgesi içindeki Azmak'a kadar olan parça da mesuliyetim altına verildi. Fakat daha sonra bütün Anafartalar bölgesi doğrudan doğruya Esat paşa Hz.'lerine bağlı olmak üzere Almanyalı Vilmer beyin kumandası ve mesuliyeti altına verildi.
18 Mayıs da hep o muharebe ile geçiyor.
22.nci günü verilen bilgiye göre düşman, güney grubunda yani Seddülbahir civarında Kirte bölgesine şiddetle taarruz etmekte idi. Bundan dolayı cephemizde de ciddi ve yahut gösteriş biçiminde bir düşman taarruzu beklemek ihtiyata uygundu. Gerçekten de o gün öğleden önce bütün tümen cephesi düşmanın top, tüfek, makineli tüfekleri ile şiddetli ateş altına alındı. Düşman taarruzu oldu. Gerçi bütün cephede düşman başarısızlığa uğratıldı. Fakat bombasırtında iki siperimizi zabt ve işgal etti. 23 Mayıs gününü biz siperleri geri almakla geçirdik. Düşmanın geceden almayı başardığı bu siperlerdeki kuvvetini sabaha kadar yoğunlaştırmış ve aleyhimize kullanacak bir hale getirmişti. Fakat alınan tedbirler sayesinde ve hele 27. ve 57. Alayların kumandanlarının, subaylarının ve erlerinin kahramanlıkları sayesinde o siperler içinde bulunan düşman olduğu gibi yok edildi. Bombalarla parça parça havaya uçtular. Siperler elimize geçtiği zaman içerileri düşman cesetleriyle ağzı ağzına dolu idi. O, müthiş bir şeydi. İngilizlerden bir kişi bile kurtulamamıştı.
Bu muharebe olurken Kemalyerini teşrif etmiş bulunan Talat paşa Hz.leri ile İsmail Canbulat ve doktor Nazım beyler o gün ingilizlerden ele geçirdiğimiz maddi muharebe hatıralarından da aldılar. Kiminde üzerinde kurşun parçalanmış bir ingiliz altını, kiminde ufak tefek nişanlar, dürbün parçaları filan vardır.
-O gün Zati Aliniz de Kemalyerinde mi bulunuyordunuz?
-Hayır, ben muharabe yerinde idim. Kendileri ile telefonla görüştük. Bahsettiğim hediyeleri oradan gönderdim.
Düşmanın yalnız bu ufak muharebedeki kaybı 3000'den fazla tahmin olunmuştu.
24 Mayıs'ta düşman yine tümen cephesine taarruz etti. Hatta ufak bir siperimize de girdi. Fakat sonunda hepsi telef edildi. Gene dışarı atıldılar, mahvoldular.
26 ile 27 de gene bir şey yok. 28 de öyle.
29 da düşman 31,33,34 numara verdiğimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok kayıp vererek koğuldu. Bombasırtında boyun noktasına yakın olarak 14 Nisan günü taarruzdan sonra vücude getirilen bu siperler Arıburnu cephesinde 7-8 metreden 10 ila 12 metreye kadar düşmana yakın olan siperlerdi. Bu yakınlık ve sonra bu siperler üzerindeki olaylar diyebiliriz ki, kendilerine bir özel mevki ve bir tarihi şöhret temin etmiştir. Bu siperlerin karşısında bulunan düşman siperlerinin, gerileri korku deresine inen bir yarın kenarında yapılmış olmak bakımından bir özelliği vardır. Adı geçen siperlerdeki düşman hep ürkek bir halde idi. Bunun işte numaralarını söylediğimiz siperlerimize karşı faaliyetleri, saldırıları, hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden bombalar atılmak, yer altı lağımları patlatmak sureti ile bu siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekte idi.
Tabii karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı halde idiler. Düşmanın bombalarından öleceklerin sayısını azaltabilmek için bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük.
Onlar bu kalaslara ikide bir "yanıcı gaz şişeleri" atıyorlar, siperlerde yangın çıkarıyorlardı. Yoğun alevler ve dumanlar o siperlerin üstünden hiç ayrılmadı. Tabii biz oralarda pek çok telefat vermekte idik. Fakat buna rağmen yiğit, mütevikkil askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs geriyorlar, imrenilecek bir metin azimle yerlerini tutuyorlar, düşmana karşılıkta bulunuyorlardı.
30-31 den ve 1 Haziran'dan 16 Haziran'a kadar önemli olaylar yok.
Fakat Mustafa Kemal paşa 16 Haziran'da tümeninin sağ kanadında gerçekten kanlı bir muharabe yapmış ve o günden başlamak üzere 24 Temmuz'a kadar tümen cephesinde mühim bir şey olmamış. Yalnız 29 Haziran'da gene düşman bir kisi cephemizde taarruz etmiş ve püskürtülmüş. 24 Temmuz günü, tümenin cephesine topçu, ateşi başlamış. Bu ateş önce alışılmış cinsten imiş. Ancak öğleden sonra şiddetini derece derece arttırmış. Düşman..inci tümen cephesinde ve Mustafa Kemal beyin tümeninin sol kanadında bir taarruz hazırlığı sezdirir surette, şiddetli topçu ateşi kullanmakta imiş. Gerçekten hemen arkasından Kanlısırt'ta taarruza geçmiş. Ve teşebbüsünde kolayca muvaffak olmuş. Muharebe bütün cephe üzerinde, hem de pek şiddetli olmak üzere gece de devam ediyormuş, Paşanın cephesinin gerisinde, Anafarta bölgesi içinde bulunan Ağıldere civarında sürekli piyade ateşleri işitiliyormuş.
Düşman, gece yarısından yarım saat sonra Paşanın tümenine taarruz eder. Ve tekmil siperlerimizdeki, hatta gerilerimizdeki havalide elindeki vasıtaların hemen hepsini kullanır. Yağlı paçavralar, yer altı lağım infilakları, türlü cins bombalar! Kara ve deniz topçuları tümenin cephesini durmadan sarsmakta imiş.
Saat 1.10 (evvel) de Mustafa Kemal Bey kıtalarının dikkatini şöyle çekmiş.
"Genel durum pek mühimdir. Kumandanlardan subaylardan her vakitkinden fazla fevkalade uyanıklık ve fedakarca çalışma isterim"
sonra saat 3.30 (evvel) de de başka bir emirle düşmanın bütün girişimlerini kıracak bir uyanıklık gerektiğini tekrar etmiş.
25 Temmuz günü saat 4 (evvel)den başlamak üzere düşman topçusu bütün şiddeti ile ateş ediyormuş. Siperlerimizle örtülü yollarımız da ehemmiyetli bir surette yıkılmaya devam ediyormuş. 4.45 (evvel) de düşman tümen cephesine hücuma kalkmış. Fakat bütün hücumları askerlerimizin direnmesi ile az bir zaman içinde tamami ile mahvedilmiştir. Düşmanlarımız dehşetli kayıplara uğramışlar. Hatta siperlerimize girmeyi başaran kısımları da orada, siperler içinde yok edilivermiştir.
Aynı günde saat beşe doğru düşman sağ kanadımıza karşı ikinci bir hücuma kalkmışsa da bu da püskürtülmüş. Düşman hücumlarını pek inatçı bir surette yapmakta imiş. Paşa gülümseyerek dedi ki:
-Hatta subayların sopalarla erleri sıkıştırarak, bir çok defa siperlerden çıkarmağa çalıştığı görülüyordu.
-Peki iyi paşa hazretleri, düşmanın tümeniniz doğrultusunda bu derece uğraşmakta ki maksadı ne idi?
-Vallahi, diyemeyiz ki düşmanın 19. Tümen cephesine yaptığı bu hücumlardan maksadı bir gösterişten, yahut da bu taraftaki kuvvetlerimize yerinde tutmak ve yahut da Ağıldere tarafından sevkedilmesi ve kullanılmasından alıkoymaktan ibarettir. Hayır!... Bence düşmanın asıl maksadı genel hareketında kesin hedef olarak aldığı Kocaçimen silsilesine, aynı zamanda 19.Tümeni de geri atarak ulaşmaktan ibaretti. Tümen cephesinin genel duruma göre taşıdığı ehemmiyet, "Arıburnu Kocaçimen" istikametini kapsaması bakımından taşıdığı ehemmiyet benim tahminimi haklı gösterebilir. Düşman tümene yaptığı hücumlara üç dört tugaydan aşağı kuvvet ayırmamıştı. İlk hücumda verdiği büyük kayba rağmen hücumu yenilemesi tümen cephesinde güttüğü gayenin ciddiliğine gayet açık bir delildir. Düşmanın tümen cephesinde başarısızlığa uğramasının sebebi, sahra obüs bataryaları ile harp gemisinden yapılan 14-15 saatlik sürekli bir bombardıman altındaki kıtalarımızın metanetleri ve yerlerini korumalarından ileri gelmişti. Bunda günlerden beri tahkim edilen ve sağlamlaştırılan siperlerimizin verdiği imkanı da unutmayın.
Burada mühim bir satırbaşına geçeceğiz.
-Buyurun efendim...
-Tümen cephesine yapılan hücumları, size açıkladığım gibi, gerçi püskürtülmüştü, fakat tümen için, bütün Arıburnu durumu için, daha büyük bir tehlike baş göstermiş oluyordu.
-Bu tehlike ne idi?
-Bu tehlike, Ağıldere bölgesinden Şahinsırtlarına, Conkbayırına ilerlemekte olan düşmandı. Bu tehdit edici hareketler bütün Arıburnu cephesinin düşmesi ile sonuçlanacak bir nitelikte idi. Bu istikamete karşı tümen kendi gücü ve salahiyeti içinde gereken tedbirleri almıştı. Fakat asıl tedbirlerle yani genel bakımdan yapılacak icraat ve tertiplerle kuzey grubu kumandanlığı ciddi bir surette meşgul olmakta idi."
Paşa bu esnada çıngırağı çaldı. Kapının önündeki mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler ısmarladı. Birer sigara daha yaktık.
Aslında, dedi. Mühimce kuvvetlerin öğleden sonra Conkbayırı cephesine çevrildiği öğrenilmişti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden anlatılması pek mümkün olmayan bir şiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu cephesinde obüs ve sahra topları ile gerekse denizdeki harp gemileri ile Conkbayırını ateş altına aldı. Bu sırada bazı raporlar aldım ki Conkbayırı durumunun pek memnuniyet verici göstemiyordu. Bu raporlardan başka kurmay başkanını ve yaveri bizzat Conkbayırı ve Şahinsırtı civarına gönderdim. Durumu incelettim, Durumun vahim olduğu kesindi. Düşman Kocaçimen'i ve Şahinsırt'ı işgal etmişti. Kendim de bulunduğum gözetleme yerinden Conkbayırındaki hücum dalgalarını görüyordum. O taraftan gelen düşman mermileriyle karargahımdaki subaylardan yaralananlar vardı. Düşman diğer taraftan suvla limanından da, onun güneyindeki kıyılardan da asker çıkarmıştı. Bir taraftan da taarruz ediyordu.
Bugüne kadar Anafartalar bölgesi, kuzey grubu kumandanlığına bağlı idi. Ve kuzey grubu kumandanlığı tarafından idare edilmekte idi. O gün emir ve kumanda da bir değişiklik yapıldı. Saros grubu kumandanı Miralay (Albay ) Fevzi Beyin Conkbayırı ve Kocaçimendeki kıtaları da kumandasına alarak "Anafartalar Grubu" namile bir grup teşkil olunduğu resmen tebliğ edilmişti. Conkbayırındaki büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum. Onun için kuzey grubu kumandanlığına şu tarzda maruzatta bulundum:
Conkbayırındaki durumun henüz dikkate değer ve nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının dikkatlerini ciddi surette çekmeye delalet buyurmanızı memleketin selameti adına istirham ederim.
Bu anda bütün büyük kumandanlarda bir asabilik vardı. Ordu kumandanı liman paşa hazretleri tarafından Kazım bey (sonra Samsun Valisi Kazım paşa) telefonda benimle görüştü. Düşündüklerimi sordu. Durumun nazik olduğunu söyledim, dedim ki: "Daha bir an mevcuttur. Bu anı da kayba uğratacak olursak bir genel felaket karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir. Vaziyetin umumileşmiş olduğunu, Anafartalar'da çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini dikkate almak, ona göre genel tedbirlere gitmek lazım geldiğini. Sevk ve idareyi bir kumanda altında, vasıtasız bir kumanda altında bulunmasından başka çare kalmadığını söyledim.
26-27 gecesi saat 9.50 (sonra) da idi ki kuzey grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman Von Sandres paşa hazretleri tarafından Anafartalar Grubu Kumandanlığına Tayin edildiğime dair olan emri tebliğ etti. Aynı emirde, hemen hareket ederek 27 Temmuz'da yapılması emredilmiş olan taarruzu icra etmekliğim de vardı. Bu emir üzerine 27. Alay kumandanı şefik beyi 19. Tümen kumandanlığına vekil yaptım. Yanıma Tümen Başhekimi Hüseyin beyi aldım.
-Niçin?
-Hasta idim cünkü... Yaverim Kazım Efendi o gün şehit olmuştu. Rasim Efendi adında başka bir süvari subayını da aldım. Dört aydır o yerde, yani ateş hattından 300 metre geride cesetlerin kokması yüzünden bozulmuş bir hava teneffüs etmekte idim. O gece saat onbirde, zindan gibi zifiri karanlık içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı karanlık ve müphemlik içinde teneffüs etmek nasip oluyordu."
Hiç ardı arkası kesilmeyen hücumların karşısında azmine ufak bir sarsıntı bile gelmeksizin bu zatın uykusuz, havasız yerlerde, burnuna kan ve barut kokuları, leş ceset kokuları çarpa çarpa, kulağında türlü çatırdılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl çalıştığına şaşıyordum, dedim ki:
-Paşa hazretleri, benim anladığıma göre, siz henüz ne düşmanın kuvvetinin derecesini, ne de başına yeni tayin edildiğiniz bizim kuvvetlerimizi bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediğiniz gibi, bu karanlık ve müphemlik içinde meçhullere doğru gidiyorsunuz. Bu kadar ağır bir sorumluluğu nasıl bir düşünce ile kabul ediyordunuz?
Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelade, hatta fevkalade kelimelerle anlatmaya çalıştığımız ruh hallerinin pek üstünde olan bir şey görüyordum.
-Gerçi böyle bir sorumluluğu üstlenmek, takdir buyurduğunuz gibi, basit bir hal değildir. Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra yaşamaya karar verdiğim için iftihar ede ede bu sorumuluğu üstlendim. Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke karargahına hayvanla yola çıktım. İşte bu suretle benim Arıburna ile olan kumanda ilişkim sona ermiş oluyor"
Bu sözlerin ruhunuza verdiği temiz ve ulvi tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalı idi. Gözleriniz, onun mavi gözlerindeki kuvvetli parıltıyı görmeli, azimli asker çehresindeki manayı okumalı idi. İçinde dram sahnelerindeki kahramanlarına yazarlarının söylettikleri büyük, gürültülü, kelimeler olmayan o kuvvetli cümleler! Ben onları günlerce hatırımda sakladım. Bu genç adama karşı derin bir hayranlık hissettim.
Bu meruyetinden ayrılırken orada bulunan silah arkadaşlarına karşı ne türlü hisler beslediğini sordum. Kaderimizle sıkı sıkıya bağlı olan bu muharebeler sırasında bütün ordunun, küçük erden, büyük kumandana kadar vazifesini nasıl karşıladığını, anasıl yerine getirdiğini bilmek istiyordum.
İşte Mustafa Kemal Paşa'nın cevapları:
"İngilizler, Arıburnu çıkarmasında, bu cephedeki muharebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengaverce meziyetleri son derece övücü bir dille anmakta ve ilan etmektedirler. Fakat düşünün ki bütün muharebe vasıtaları ile mükemmel surette donatılmış olarak büyük bir inat ve azimle Arıburnu kıyılarına ayak basan düşmanımız gene o kıyı kenarlarında kalmağa mecbur olmuştur. Bundan dolayı subaylarımız. Askerlerimiz vatanseverlikleri ve dini hisseleri ile, milletlerine yaraşır yiğitlikleri ile bu derece kuvvetli bir düşmana karşı taht şehrinin (istanbul) un kapılarını korumakla gerçekten iftihar etmeğe değer bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bütün kıtaların subaylarını, erlerini, birer birer takdir ederim. Bu ulu maksat uğrunda canlarını kahramanca feda eden mukaddes şehitlerimizi derin ve bedi bir saygı ile yad ederim."
-Cidden sizi yorduk. Bu hikayeler uzadıkça uzadı. Vakalar o kadar çok, o kadar nemlidir ki bilmem hangisini atlasak!
-Yorulmam efendim, hele böyle milletin hayatı ile ilgili olan bir meseleyi dinleyip, bütün okuyuculara da nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir.
-Peki iyi. O halde kahvelerimizi içer içmez başlarız.
-Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuruyetinize gidiyordunuz.
-Evet, gecenin karanlığından dolayı yol bulmakta bir çok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1.30 (evvel) de Gümbürdek bayırının güneyinde bulunan grup karargahına vardım.
Taaruz tan ağarırken başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin bilgisinden faydalanmak için bütün kurmay heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlüpınar, Sülecik, Mestantepe hattında ki düşmanın ne kadar olduğu kesin olarak belli değil, mühim, fakat gene sayısı belli olmayan öbür kuvvetlerinin de koca çimen eteklerinde ve Conkbayırında bulunduğu ve boyuna Kemikliler'e çıkarmaya devam ettiği anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertip ettim. Fakat henüz telefon bağlantısı yoktu lazım gelen kumandanlara emirleri birer subayla tümenlere yolladım. Bu subaylar aynı zamanda haber ve irtibat subayı olacaklar, bana doğrudan doğruya rapor vereceklerdi. "İşte o subaylardan biri de budur" diye yaverini gösterdi. Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem itaatlı bakışlı genç bir yüzbaşı idi. (sonra Bolu Mebusu Cevat Abbas bey) O anda tetkik edilen kağıtları sıraya koymakla meşgul oluyordu. Paşa devam etti:
-Telefon kurulması, sağlık işleri ve iaşe için de gereken emirleri verdim. Kendim de, taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.300 (evvel) de Çamlıtekke kuzeyindeki tepelerde bulunan gözetleme yerine gittim. 12 tümenin taarruz harekatına başlamış olduğunu gördüm. 7. Tümen kıtalarının tamamını göremiyordum.
27 Temmuz 5.50 (evvel) de 12. Tümen, taarruzunun ilerlediğini ve aldığı tertibatı raporla bildiriyordu. 7. Tümenden de taarruza başladığına dair bilgi alındı. Taarruz her iki tümende başarı ile devam etti. Artık o günkü muharebenin türlü saflarda sevk ve idaresi için verilmiş emirlere alınmış raporlar ve yapılan diğer işlerden vazgeçelim de sonucu söyleyelim, Suvla doğusunda bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta doğrultusunda da bir tümen kadar kuvveti yenilmiş ve hepsi elverişsiz bir duruma sokulmuştu. Ben yenik düşmanın bu derece üstünlüğünü gördükten sonra kazanılan başarı ile yetindim. Taarruzu durdumdum. Elde edilen siperlerin tehkim olunmasını, orada yerleştirilmesini emrettim."
-Bu kadar üstün olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle, birgün içinde neden mağlup oldu?
Paşa masanın üstünde duran kitabı açarak:
-Bunun cevabını en iyi Hamilton'un kendi raporunda okuyabiliriz! Benim o gün gördüğüm sebep şudur:Düşman muhtelif kollara toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne bir varlığa, ne bir faaliyete rastlamayacaklarını sanıyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla yetinmişlerdi. Bir taraftan kuvvetli ve fedakar avcılarımızın hakim sırtlardan inerek adı geçen kollarının başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı da, manevi kuvveti de, kumandayı da bozdu. Baş taraftan tardedilen hafif avcı hatları bu sebeple geriden takviye olunamadı. Düşman da, hepsi birden gözlerini geriye çevirmek ve kaçmak yolunu seçti. Gerçekte düşman kolordusunda kumandanların etkili olmadığını da Hamilton sonradan itiraf etmiştir. Fakat benim garibime giden, Hamilton'un kendisi de oraya geldiği halde emrini gene yaptıramamış olmasıdır. Her halde, Hamilton da içinde olduğu halde ingiliz kumandanları arasında çok müzakere, çok tereddüt olması ve hele sorumluluk korkusu, bize kendilerini mağlup etmek fırsatını bahşetmiştir. Aslında sorumluluktan korkan kumandanların hiçbir vakit gereken kararları veremediklerini, bunun sonunda ise acı felaketler meydana geldiğini kendim de zaman zaman görmüşümdür.
O gün elde edilen başarı pek ziyade sevindiricidir. Fakat genel durumun ıslah ve temini ve sonunda başkentin (istanbul)un tamamı ile emniyetli bir surette korunması bakımından beri henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim kuvvetlerle yaptığı arka arkaya ve fedakarca hücumlar sayesinde Conkbayırı ve Şahintepe'de tehdit edici bir duruma gelmiş bulunuyordu. Hakikatte Hamilton bütün Kocaçimen sıra dağlarına malik olmak bakımından Conkbayının ele geçirilmesini başarısı için olumlu bir başlangıç sayıyor, bu mevzii, harekatının mihveri gibi görüyordu.
Conkbayırı ve Şahitepe'nin muhafazası için benim kumandayı üzerime aldığımdan önce orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakarlık gösterdiğini son derece takdirle yadederim, Ancak şunu da eklemeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının emrim altına gireceğine dair olan bilgi, vakit geçirmeksizin yeni icraata gireşebileceğime beni inandırmış oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conkbayırı ve Kocaçimen bölgesinde bulunan 8. Tümen ve 9. Tümen kumandanlarına telefonla dedim ki: " Bu gece Conkbayırında kendilerinden büyük faaliyet isteyeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtalar vasıtası ile hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmağa imkan bulmanız çok yerinde olur".
O günkü muharebeyi idare ettiğim yeri bırakıp Çamlıktekke'deki karargahıma gelirken yolda Liman Paşa hazretlerinin yaverleri, paşa tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Paşanın da karargahıma gelmiş bulunduğunu haber verdi. Conkbayırında düşmana yapmaya tasarladığım taarruzun yakından hazırlanması ve idaresi için hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım. Paşa beni bizzat ateşin içine girmekten korumayı düşündü. Fakat başka türlü de yapılacak hareketin sonucundan emin olmayacağımı takdir ederek razı oldu. Kurmaylarımla birlikte Çamlıktekke'den Kocaçimen tarafına doğrulduk. Düşmanın bir uçağı tam tepemize geldi. Ve bizi izlemeye başladı. Artık zorunlu olarak bütün yanımdaki heyet sağa sola açılmak zorunda kalmış, bu yüzden yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarak ertesi güne kadar bana ulaşamamışlardı.
Ben, benden ayrılmayan süvari yedek subaylarından Zeki Efendi ile tuttuğum yola devam etmeği zorunlu gördüm. Kocaçimen üzerinden Conkbayırına gitmek istedim. Fakat bu yol ingilizler tarafından tutulmuş olduğu için ateşe maruz kaldım. Daha güneyden dolaşarak Conk sırtının doğu yamaçlarında bulunan tümen karargahına ulaştım. Kıtaların iç işlerini inceledikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de bastırmıştı. Gereken emirleri verdim. Taze kuvvetleri bekliyordum. Bu kuvvetler ise yukarıda sözünü ettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç varabilmiş, öbürü ertesi gün ancak başarı elde edildikten sonra gelebilmiştir. Bu sebeple kumandanlar ve kurmayları kuvvete dikketimi çektiler. Gerçi hakları vardı. Fakat ben başarıyı çok kuvvete sahip olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekte ve onları benim tasavvur ettiğim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden çok düşmana faydalı olacaktı. Onun için ileri sürülen bütün fikirlere rağmen mutlaka taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim.
-Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertip edecektiniz?
-Gayet basit. Conkbayırındaki ve Şahintepe'deki düşman karşısında duran kuvvet. ... ci tümeni aitti. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınından toplu harp düzeninde yer alacaklardı. Hareket, tan yeri ağarırken başlayacaktı. Hiçbir tüfek, top ve bomba patlamaksızın süngü ile düşman üzerine atılmak!
-Demek ki o gece bizimkiler pençelerini içeri alıp pusu kuracaklardı. Ve ingilizler o sabah güneşin parıltısı ile uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısı ile gözleri kamaşıp düşeceklerdi. Fakat Zati Aliniz anladığıma göre kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz. Hiçbir yorgunluk duymuyor mu idiniz?
-Tabii duyuyordum. Ve muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa kısmen gidererek ertesi gün, hücum anında zinde bulunabilmem için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkan var mı idi? Birçok sebeplerle, birçok kimseler yanıma gelmek zorunda kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cephesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela, düşmanın Ece limanı önünde gösteriş için dolaştırmakta olduğu boş gemileri görmesi üzerine ingilizlerin adı geçen limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi.. Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyoruz."
Mustafa Kemal Paşa'nın tasarladığı hücum 28 Temmuz günü yaklaşık saat 4.30 (evvel) de başlıyor. Hücumu seyretmek üzere Paşa da asker ve kumandanlarla buluşuyor.
Tan yeri ağarmaya başlamış, ortalık aydınlanmağa yüz tutmuş. Fakat paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. "Halbuki bu gecikme biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamı ile açılacak, bizim yoğun bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden sürü sürü topların bombardımanına uğrayacaktık, belki de bu bir felaket olacaktı."
Müthiş heyecanlı bir buhran anı değil mi? Mustafa Kemal Bey derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmağa hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. "Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret hemen, hepiniz düşmana atılacaksınız" demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini verince subaylar ve erlerin tereddütsüz bir aslan savleti ile düşmana saldırdıklarını görmüş, Bu hücum karşısında düşmanın olduğu gibi ezildiğini, hiç silah kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.
Ortalık açıldıktan sonra idiyor, düşman gerçekten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların türlü cinste mermileri Conkbayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu."
Buraya kadar görüşmemizi, sakin bir duruşla dinleyen Yüzbaşı Cevat bey, paşanın yaveri, sertliği hoşa giden bir sesle:
-Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de paşanın göğsünü okşamıştır! dedi.
-Nasıl? dedim.
Paşa tesbihi ile oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kordelaları sırası ve ipek kordonu kabara, ine şöyle anlatıyordu.
-Bulunduğumuz yer tamamı ile hücum edenlerin arası idi. Paşa da ilerleyen erlerimizi seyrederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştur.
-Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm.
Yanımda bulunan subay (sonra Kütahya Mebusu M.Nuri Bey) : "Efendim, vuruldunuz" dedi. Ben böyle bir söz yayılırsa askerimizin manevi kuvveti üzerinde yapacağı tesiri düşündüm.
Elimle subayın ağzını kapadım.
"Sus" dedim.
Cevat bey devamla:
-Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe paşanın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan daha ileri geçememiştir" dedi.
-O saat sizin için tarihi bir saattir. Görebilir miyim efendim? dedim.
-Paşa:
-O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Paşa hazretleri hatıra olarak aldılar. Buna da üzerinde kendi ailesinin asalet arması bulanan saatlerini verdiler.
Cevat bey saati gösterdi. Omega markalı siyah bir saat: Arkasında bir taç ve "L.S" markaları. Paşanın kırılan saati ve mektebi harbiyeden beri sakladığı Omega markalı, bir kol saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa'ya o kurşunun değdiği sırada yanında bulunan genç teğmen varmış.
Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.
-Pekiyi, siz bu yararınızla uğraştığınız sırada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?
-Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakar subayları olduğu halde durdurulması kaabil olmayan savletleri ile ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine çıkan, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hatta bizim bazı kıtalarımız boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksat hasıl olmuştu. Karşımda bulunan ingilizleri tamamı ile imhaya kalkışacak kadar, şartları elverişli bulmuyordum. Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.
Conkbayırında ve Şahintepe'de yerleştik kaldık. Bu muharebede düşmana binlerce ölü, binlerce yaralı verdirdik. Bir çok silah aldık. O cephede bulunan makineli tüfeklerini ele geçirdik. Birçok da esir alındı.
Bu hücumumuz Sir Hamilton'u bazı mübalağalı tasvirlere sevketmiş. Bunu sonra, raporunu okuduğum zaman anladım (raporu açıp orada bir sahife arayarak), Bakınız, o muhterem zat diyor ki: "Askerlerini biz, mevcut bütün toplarımızla topa tutmuşuz." Bu doğru değil, tabanca bile attırmadım. Çünkü, attırsaydım o zaman baskın tarzında yapmak istediğim hücum başarılı olamazdı. Zaten onun askerleri ile benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15-20 adım idi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu ateşine imkan olmayacağı erbabınca bilinir, hele gece vakti. Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp yere serildiğinden bahsediyor. Bu doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz'da Conkbayırında yaptığımız hücumla mağlup ettiğimiz ingiliz kuvveti Arıburnu ve Damakçık bayırı arasındaki bölgede bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu harp meydanında şan ve şeref kazandıklarından bahsettiği General Kayley, bütün kurmayı ile beraber maktul düşen General Baldwin, tehlikeli surette yaralanan General Koper nelere kumande ediyordu.
Yalnız iki tabura mı?"
Galip askerin, doğruyu söylemeyen mağlup askere karşı esirgeyemediği aşağılayıcı gülemseme paşada pek açıkça görülüyordu.
-Bununla beraber, dedi. Sir Hamilton'un askerimizin hücumunu anlatmaktaki maharetini pek takdir ederim: doğrudur! Onun kullandığı tabirleri kullanarak diyebiliriz ki, bu muharebede askerlerimiz ingilizler için o gün bir afet oldular. Önlerinde durmağa yeltenenleri yere serdiler. Conkbayırı tepesinin zirvesini tamamı tarayıp temizledikten sonra, gene Hamilton'un tabiri ile söylüyorum, kovanından çıkan arı sürüleri gibi, güç halle yakalarını muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar. "İngilizler için bu derece ümitsizce ve kan dökücü olan muharebenin tafsilatı asla ve asla kağıt yaprakları üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca muharebe meydanına atıldılar. Ve Allah'ın adını zikrederek gerçekten pek yiğitçe ve arslanca harbettiler." diyor. Bu hücumlara karşı duran ingiliz erleri, oldukları yerde telef oldular.
Ha, bir şey daha söylemeli: Hamilton askerimizin cenk meydanında yorulmuş oldukları, tükenmiş oldukları sanısına kapılmış. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için vermiş olduğum emirde olduğu gibi, belirtmiş olduğum hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle yerine getirmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını gene Hamilton'un raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla yetinebiliriz: yalnız şunu diyeyim ki, 28 Temmuz'da cerayan etmiş olan Conkbayırı Muharebesi Anafartalar'daki başarılarının en şanlı safhasıdır."
Yaver Cevat Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair açıklamalarda bulundu, misaller getirdi. Onlardan birini, manevi gücü yerinde olan, üstlerin fedakarlığına tamamı ile inanan askerdeki kuvvetli ruhu göstermesi bakımından mühim buldum. Sıhhıye erlerimiz bir yerde dinleniyor, yemek yiyorlarmış. Tam o sırada bir obüs pek yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra o sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arka üstü yatmış kahkaha ile gülüyorlar. Kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.
Paşa dedi ki: "29-30-31 Temmuz'da 1 ve 2 Ağustos'ta büyük olaylar yoktur. Olanlar da sizi ilgilendirmez.
3 AĞUSTOS MUHAREBESİ (KİREÇTEPE)
Kireçtepe Anafartalar muharabe cephesinin sağ kanadında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 (sonra) da bir tugay kadar kuvvetiyle grubun sağ kanadına taarruz ve Kireçtepe'nin bazı kısımlarını zaptetmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan karşı taarruzla Kireçtepe'ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduğu anlaşılan bu taarruzuna karşı yakından ve bizzat tedbirler almak üzere adı geçen cephe gerisinde Turşun Köyündeki tümen karargahına gittim. Kireçtepe muharebe meydanına yeteri kadar kuvvetlerin hemen toplanması lüzumu belirmişti. Onun için istifade edebilecek birlikleri getirterek öğleye kadar 12 tabur toplamayı başardım. Getirilen kuvvetler durmadan muharebe hattına yürüyorlardı. Sonunda, kurmaylarımdan gerekli olanlarla beraber bizzat ben de muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol hep kıyı yakınından geçiyor, düşmanın kıyıya yaklaşmış olan 2 torpidosu tarafından durmadan ateş altında tutuluyordu. Bu sebeple ileri hareket eden bütün kıtaların durmuş olduğunu gördüm, Hayvandan indim, kolum başına ve durmak zorunda kalınan noktaya geldim. Hakikatte oradan ileri geçmek ölümle kesin olarak yüzyüze gelmekti. Halbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Önce ben yalnız olarak, koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden aralıklı olarak kurmay başkanı ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra durmuş olan kıtaların kumandanlarına "geleceksiniz" dedim. Parça parça koşmak sureti ile istenilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin sonunda düşman hareketi sonuçsuz bırakıldı, öncekinden de daha hakim bir duruma geçildi."
Yaver Cevat Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı. "Kimsenin geçemediği ateş içinden telaşsız ve tevekkülle yürüyerek ilerideki arkadaşlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan o fedakar genci paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada mükafatlandırmış.
Paşa dedi ki: "4 Ağustos'tan 6 Ağustos'a geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustos'a geçeceğim, O gün, Yani 8 Ağustos sabahından başlamak üzere düşmanın bir taraftan öbür tarafa asker sevk etmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cephede sessizlik vardı. Öğleden önce Küçük Anafartalar batısında bulunan kıtalara gittim, alınan tertiplerde bazı değişiklikler yaptım. Karargaha döndüğümde durumu daha şüpheli görüyordum. Onun için, ihtiyatta bulundurduğum tümenlere hemen silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu sırada idi ki, gittikçe artan top sesleri ile beraber düşmanın taarruzu geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafarta köyünün genel olarak batısında bulunan tümenlerimize, Yusufçuk tepesi, İsmailoğlu tepesi ve Azmak ile Kayacıkağılı arasındaki alana karşı idi. Taarruz olunan cepheye sevk olunabilecek kuvvetler Turşun köyü kuzey batısındaki 9. Tümen ile Sivli köyü civarında bulunan 6. Tümen ve 8. ve 4. Tümenlerin ihtiyat kuvvetleri idi. 9. Tümen önce harekete geçirildi. 7. Tümeni Sülicek ve İsmailoğlu tepesi bölgelerinde takviye etmesini, diğer bir tümenin Küçük Anafartalar üzerine yürümesini, öbür tümenlere, düşmanın topçuları ile taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını, kısaca bütün cephede gereken tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cepheye gönderdiğim ihtiyat kuvvetlerinin ulaşabilmeleri için zaman geçecekti. O zamanı kazanmak gerekiyordu. Elimde bir süvari tugayı da vardı. Bu süvari kıtasının varlığı bende şöyle bir hatıra uyandırdı:
Fransızlar, Seddülbahir cephesinde, piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını yayılmış olduğu halde bizim hattımıza saldırmışlardı. Bu Fransız süvarilerinin ateş karşısında korkusuzca ölüme koşmaları hoşuma gitmişti. Bu harekete cidden şövalöresk bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ötesi yok işte, ölüme kucak açıyorlar, arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne resmi yapılacak cesaret ve fedakarlık tablosudur!
Bundan dolayı hemen bizim süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım, İsmailoğlu tepesine taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle durdurmasını kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün asil cesaretini bu münasebetle gösterdi. Bana istediğim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu tepesi ile Azmak deresinin kuzey ve güneyindeki mevzilerimizi şiddetle bombardıman ediyordu. Henüz tamamlanmamış olan siperlerimiz barınılmaz bin hale geliyordu. En mühimi, birçok düşman bataryaları ateşlerini Yusufçuktepesi'ne toplamışlardı. Düşman bütün cephe üzerine piyadesi ile de taarruz ediyordu. Topçularımızın, piyadelerimizin hiç sarsılmadan açtıkları ateş sayesinde bütün bu cephelerdeki düşmanın ilk taarruzu telefat verdirilerek püskürtüldü. Öğleden sonra 4 ile 4.5 sıralarında tahminle bir tümen kadar düşman kuvvetinin birbiri arkasında birkaç kademe olan Laletepe'den ilerlemekte olduğu görüldü. Bu düşman Kuvvetleri Mestantepe ve Kayacıkağılı'na doğru yanaşıncaya kadar pek çok telefat verdi. Ve birçok defa durmak zorunda kaldı. Bazı kısımları darmadağınık bir hale geldi. Fakat herhalde ilk taarruzu yapan düşman kıtaları takviye olundu. Ve ikinci defa olarak tekrar taarruza kakttı. Bu defa da Yusufçuktepe'sine karşı yapılan hücum defnedildi. Yalnız bir jandarma bölüğümüzün geriye çekilmesi üzerine orası hemen takviye olunarak bir süngü hücumu ile düşman o noktadan da atıldı. Düşman saat 6(sonra) ya doğru taarruzunu üstün kuvvetlerle ve erleri ingiliz soylu kişilerinden oluşan ikinci süvari yaya tümeni ile üçüncü defa olarak yine Yusufçuktepesi'ne girdi. Tarafımızdan birinci hatlar takviye olunarak yaptığımız taarruzla düşmanı o tepeden attık. Üstünlük bizde kaldı. Düşmanın Azmak güneyinde yaptığı taarruzlar da püskürtüldü. Böylece 8 Ağustosta düşmanın en az, biri taze olmak üzere üç tümenle yaptığı taarruz sonunda onbeş yirmi bin kadar kaybı oldu.
Düşmanın maksadı, gene Kayacıkağılı, İsmailoğlu ve Yusufcuk tepelerini ele geçirmek, cephemizi yarmaktı. Ve bu hat içine doğuya ilerleyecekti. Gerçekten pek büyük azim ve inat ile bir çok taarruzlar yaptı. Kıtalarımızın ve başlarında bulunan kumandanlarla subaylarımızın metanetleri, fedakarlıkları sayesinde düşmanın hücumları göğüs göğüse, süngü süngüye karşılanarak imha edildi. Sonunda başarı bizde kaldı".
Paşa, General Hamilton'un raporunda aynı güne rastlayan olayları hikaye eden sahifeleri yüksek sesle okudu ve bana dedi ki:
-Görüyor musunuz, işte. O da bu yenilgiyi kabul ediyor. Yalnız önceden göremediği zorlukları bu yenilgiye sebep gösteriyor. Halbuki benim ve kıtalarımın içinde bulunduğumuz zorluklar, ki onlarınkinden daha az değildi. Ve kendi söylediğine göre "üç tümenden de fazla olduğu anlaşılan ve hele damarlarında bir damla ingiliz kanı dolaşan her bir ferdi iftiharından titretecek derecede ulvi bir manzara" arzettiğini söylediği ingiliz soylu kişiler tümenini mağlup etmek icin benim kullandığım kuvvetlerin miktarını Hamilton harp tarihinde okuyacağı zamana Türk askerlerini, Türk subay ve kumandanlarını herhalde ingiliz tümenin ululuğundan daha yüksek bulacaktır. Bundan eminim.Sir Hamilton adı geçen tümen erleri için diyor ki: "Bu derece seçme erlere zamanımız muharebelerinde pek seyrek rastlanır" Bunu bölme kabul edersek o halde bizim 34-64 alaylarımız ki onlanları mağlup etmiştir, efradına dünyanın hiçbir ordusunda rastlamak ihtimali olmadığı itiraf olunmalıdır. Yalnız Sir Hamilton'u parlak gayesine ulaşmaktan alıkoydukları için ingiliz kumandanının (Türkler ikinci veya-süvari tümeninin gırtlaklarına yarışıp hadlerini bildirmekten kendilerini kurtardıkları için pek talihli imişler) sözünü pek bayağı bulurum. Ve buna karşılık şu cümleyi kullanmağa kendimi mezun sayarım: İngilizlerin varlığı ile pek iftihar ettiği ikinci Mavend yaya süvari tümeni erlerinin temiz kanlı ve mert Türk kahramanları karşısında dayanamaları bence bizim için daha iftihara değer. Gerçekten Türkler insan takatinin üstünde bir güç göstermişlerdir.
Şimdi gelelim 13 Ağustos muharebesine, anlıyorsunuz ki sekizden on dörde kadar olan günlerin olaylarının sözünü etmeye lüzum görmüyorum.
14 AĞUSTOS KAYACIKAĞILI MUHAREBESİ
O gün düşman yoğun topçu ateşi ile Kayacıkağılı cephesinde bulunan tümenimizi ateş altına alarak oradaki siperlerimizi döğmeğe başladı. Bu öğleden sonra saat dörtte büsbütün şiddetlenmiş. Buna gemi topçuları da katılmakta imiş. Mustafa Kemal Paşa, düşmanın o cepheye bir taarruz hazırlamakta olduğuna kesin olarak hükmetmişti. Oradaki tümen kumandanına, böyle bir taarruza karşılık maksadı ile hazırlanması için gereken emri vermiş. Aynı zamanda mümkün olan topçularına da o istikamette ateş açtırmıştır. İhtiyat tümenlerinden birine de hazırlık emri verilmiş. Gerçekten de düşman adı geçen cepheye taarruz etmiş.
Mustafa Kemal Bey oradaki tümen kumandanından belirli bir haber alamadığı için kendisine telefonla şu emri veriyor. "İlerdeki kuvvetleri kullanacak kimsenin orada bulunmadığını anlayarak müteessir oluyorum. Her halde birinci hatlar yoğunlaştırılmalı. Düşmanın hücumu halinde hemen süngü ile karşılanacak ihtiyat taburları birinci hatta yaklaştırılmalı. Bunun böyle yapıldığından ben emin olmalıyım. Rica ederim, icratınızı hemen bildiriniz."
Aynı zamanda demin sözünü ettiği ihtiyat tümenini de o cepheye hareket ettirmiş. Kurmaylardan pertev beyi de haber subayı olarak oraya göndermiş. Almakta olduğu haberler eksikmiş. Bununla beraber düşmanın siperlerimize girmiş olduğuna kanaat getirmiş.
"tümen kumandanının verdiği haberlerle durum aydınlanmıyordu. O kadar ki bu tümen kumandanına güceniyordum. Saat 6.15 (sonra)da da kendisine bu emri verdim." dedi.
-Mümkünse lütfen okur musunuz?
-Ben şu haberi bekliyordum. Siperlerimize giren düşman mahvedilmiş, düşman siperlerine askerlerimiz girmiştir. Bundan başka hiçbir haber bence önemli değildir" işte bu emri verdim.
-Sonuç ne oldu efendim?
-Bu emirden sonra gelen raporda da açıklık yoktu. Bunlarda, hareketin iyice hava karardıktan sonraya ertelenmesine müsaade etmem isteğinde bulunuluyordu. Bunun üzerine yeni bir emrimde dedim ki: "Düşmanın tardı için gecenin gelmesini bekliyerek bir an bile kaybetmek katıyen caiz değildir. Düşman da karanlıktan faydalanarak fazla takviye kıtaları alır. Çevik hareket ederek düşmanı hemen tardetmeniz isteniyor. Gönderdiğim takviye kıtaları ile irtibat kurunuz. Onları cephe gerisine yaklaştırınız ve bana bildiriniz".
Bu tümen cephesinde o gün ve bütün gece sabaha kadar birçok defalar kanlı boğuşmalar olmuş. Sonunda düşman maksadını elde edememiş. Bundan başka bizim için pek parlak bir başarı denecek derecede de fazla kayıplara uğramış.
14/15 gece yarısından sonra düşman Mestan tepeden Yusufçuk tepesine taarruza kalkışmışsa da piyade ateşlerimizle bu da püskürtülmüş.
Paşa dedi ki:
-İşte bu Kayacıkağılı muharebesinden sonra sonuna kadar artık ciddi hiçbir muharebe olmamıştır. Bu uzun zaman içinde gereksiz, gerekse düşman tahkimat ve tertibatla meşgul olduk. Bütün anlattığım bu maharebelerde düşman pek büyük kayıplara uğradığı ve bizim üstünlüğümüz altında kalmaktan kurtulamadığı için bütün ümitleri kırıldı. Ben 27 Kasımda rahatsızlandım.
-Demek her gün sarsıp emellerinden uzaklaştırdığınız düşmanınızın kaçtığını görmediniz!
-Hayır... Fevzi Paşa Hz.lerini (sonra Genel Kurmay Başkanı, Mareşal) yerime vekil bıraktım. İstanbul'a geldim.
-Kaçış haberini nerde aldınız efendim?
-Zannederim on gün sonra, ingilizlerle, Fransızların topraklarımızdan kaçtığını İstanbul'da işittik. Sonradan Kurmay başkanımın buna dair verdiği rapora dayanarak, ingilizlerin bu hareketini izah için başka kelime aramağa lüzum görmüyorum. Bu kelimenin en geniş manası ile "kaçtılar, kaçtılar" diyeceğim. Bu kendilerince başarılı bir kaçıştır" dedi.
Ve gülümsedi.
Bu kadar zaman bana şu özetleri vermek için yorulan kıymetli Zate teşekkürler ettim. Ve askerlik hayatına istanbul'dan Yafa'ya sürülmekle başlayan, Hareket ordusu gibi, Trablusgarp ve Balkan muharebeleri gibi memleketin en tehlikeli zamanlarında can verircesine vazife başına atılan bu kahramanın elini sıktım. İçimde ona karşı derin bir hürmet, İstanbul çocuğu ruhu ile derin bir şükran olduğu halde yanından ayrıldım.
Şişli 28 Mart- sene 1334(1918)

Hosted by www.Geocities.ws

1