|
MUSTAFA KEMAL ÇANAKKALE'Yİ
ANLATIYOR
-Hayır efendim, düşünüyorum, size ne
söyleyebilirim! Çünkü, bakın, bütün bu yığınlarla kağıtlar hep
o günlerin hatıralarını taşıyor. Buyurun bir sigara... Bir
şey yaparız. Büyük kutuda bulunan Baframaden sigaralarından
bir tanesini aldım. Paşa küçük bir masanın üstünde duran
çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde şık bir
nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrini bekler
olduğunu duruşu ile anlattı. -Çocuğum bize iki kahve.
Sobanın da ateşine bakın. Biraz sonra bize dönerek. -Bu
defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz
sizinle bir özet yaparız, bu ancak böyle olur! Sahiden de
defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini
Çanakkale harp tarihini yazmak için bir evrak mahzenine dalmış
sanabilirdi. Dedim: -Paşam Hazretleri! şüphesiz ki
Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakarlığı,
vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar
gibi, ölüme atıldığını göstermek bakımından tarihimizde
unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. Bu
yiğitlik günleri artık silinmemek üzere cihan tarihinde
lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hamilton bile,
Türkçe'ye çevrilmiş olan raporunda okudum, bizim
verasetimizdeki, bizim fedakarlığımızdaki yüceliği kendi
aleyhlerine kaydediyor. Bütün Fransız mecmua ve gazeteleri,
Çanakkale'de döğüşmüş subayların, kumandanların, oraya uğramış
yazarların ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini
yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapamadık.
Yeni mecmua'nın son değerli teşebbüsü bana o gaza yerlerini
görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii
Zati Alilerini ihmal edemezdim. O muharebelerin her gününe
büyük bir faaliyetle katıldınız. Vaziyeti tamamiyle
biliyorsunuz. Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte
müsaade buyurursanız eğer, bugün Zati Aliniz'den onları
dinlemek için geldim. Paşa bu sözleri ciddi bir gülümseme
ile karşılıyordu. Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına
varıncaya kadar kanapeleri, koltukları bile halılar,
seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş
odada Mustafa Kemal Paşa'nın yüzü Rembrandt'ınkilere benzer
bir tablo konusunu andırıyordu. Genç bir yüzde bu kadar engin
bir mana gördüğümü hatırlamıyorum. Işıklarla gölgelerin
dalgaları arasında sebat, kadare razı olma, alçak gönüllülük,
ağırbaşlılık, yumuşaklık, sertlik, saflık, zeka... Bütün bu
şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir
yüz.. Çekmekte olduğu doksan dokuzlu necef tesbihi masanın
üzerine bırakarak: -O halde derhal başlarız, dedi. Ve
kimi yerde, kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buzcamlı
koyu renk dolapta, kimi ingilizlerden ele geçirilme koca bir
makineli tüfek önündeki koyu renkli çini sobanın üzerinde
bulunan defterlerden, müsvedde ve temizlerden süzülen
Çanakkale menkabesinin özetini, üç gün ve her buluşma, on iki
saatten aşağı sürmemek şarti ile üç gün
dinledim. Başlamazdan önce dedi ki: -Tabii askeri
sırlara giren noktaları size söylemiyeceğim. Bunlar ne sizi
ilgilendirir, ne de okuyuculara bir fayda temin eder. Bunlar
sanat adamları içindir ki, tarih hepsinden
bahsedecektir. -Elbet paşam. Maksadım, o günlerin
vak'alarını Zati Alinizden öğrenmektir. Askerliği dokunan
noktaları ben de anlamam. Bunun üzerine paşa anlatmaya
başladı. Önce Sofya Elçiliği Ataşemiliterliğinden buraya
çağrılmış ve Tekirdağ'da 19 uncu fırkayı kurmaya memur edilmiş
ve bu kuvvetle Ece limanı, Seddülbahir ve Morto limanı
arasındaki kıyının korunmasına memur olmuş. Zaten Balkan
harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış. Dedi
ki: -Benim kanatime göre düşman çıkarma teşebbüsünde
bulunursa, iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir,
öbürü Kabatepe civarı... Ve benim düşünceme göre, düşmanı
karaya çıkarmadan bu kıyı parçalarını doğrudan doğruya müdafaa
etmek mümkündür. Bundan dolayı alaylarımı, böyle kıyıdan
müdafaa edecek gibi yerleştirdim. Bu durum aşağı yukarı şubat
1330 (1914)... Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos
bölgesi kumandanlığı sırasında olup biten mühim vakaları şöyle
özetledi: düşman bir defa Seddülbahir'e ve Kumkale'ye asker
çıkarmak teşebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip
okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan
düşmanı tekrar denize atıyor. -Düşman bu karaya asker
çıkarmak teşebbüsünü neden denedi? -Bu hareket bir keşif
olarak kabul edilebilir. Birde bilinen 5 Mart vardır. -Ki
asıl bizi ilgilendiren de odur, Paşa hazretleri. Fakat bu
tamamı ile bir deniz hareketidir. Kıyı müdafaası Cevat paşa
hazretlerinin emri altında bulunuyordu. Benim bu hareketle
ilgim, dolayısıyledir. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevat paşa
hazretleri... Maydos'ta bulunan karargahıma gelmişti.
Kendisine Seddülbahir kıyılarındaki tertibatı göstermek üzere
beraber Kirte'ye gittik. Oraya vardığımız zaman, düşman
donanmasının Kirte'ye ve Alçıtepe'ye doğru açtığı ateşin
altında kaldık. -O vakit ne yaptınız efendim? -Bunun
üzerine bendeniz.. -Estaffurullah.. -Adı geçen bölgenin
korunmasına memur 26'ncı Alay Kumanda'nına gereken sözlü
talimatımı verdim. Ve Cevat paşa ile birlikte vazife başında
bulunabilmek için Maydos'a döndük. Düşmanın yenilmesiyle
sonuçlanın bu 5 Mart Deniz muharebesinde karar tarafının
korunması benim üzerimde idi. O gün, düşman bazı gemileri ile
kıyıyı ateş altında bulundurmuş olmasından başka anlatmaya
değer hiçbir şey olmamıştır. O gün kıyı bataryalarımız da
bulunan askerler, subaylar ve kumandanlar cidden övülmeye
değer bir fedekarlıkla, hani cesaretin, tevekkülün en
yükseğiyle sonuna kadar topraklarını kullanmışlar,
vazifelerini yapmışlardır. Düşünün ki, birçok çökmeler,
infilaklar, yangınlar, kayıplar arasında, sürekli ateş
karşısında, tahrip edici top atışları altında bunlar hiç
titremeden vazifelerini yapmışlardır." Düşmanın
yenilmesiyle kapanan bu deniz olayından sonra, Mustafa Kemal
paşa ingilizlerin, Fransızların boğazı yalnız donanmaları ile
zorlayarak bir maksat elde etmekten ümidi kestiklerine
hükmediyor ve mutlaka yeniden kıyıya adam çıkarmak
teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için
maiyetindeki Kıtalara "uyanık" bulunmalarını emrediyor.
Kuvvetinin arttırılması için gereken yerlere resmi
müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini arttırıyor. Ve o bölge
kumandanlığına Halim Sami bey adında başka bir zat tayin
oluyor? O zaman Kaymakam (yarbay) rütbesinde bulunan Mustafa
Kemal bey de kumanda ettiği fırka ile gerekirse Gelibolu
civarına, gerektiğinde Anadolu cihetine harekete hazır
bulunmak üzere "genel yedek" olarak terkediliyor. Rumeli kıyı
bölgesinin korunması yalnız o miralay (albay) beyin fırkasına
(tümenine) veriliyor. Bu sıralarda, yani Mart içinde
Mustafa Kemal bey'in tümeninden bir alay Çanakkale'ye
geçiriliyor. Fakat yine geri çevriliyor. Mustafa Kemal bey de
bütün tümenini Bigalıköyü civarında bulundurmayı uygun
görüyor. Tümeni Beşinci Ordunun genel yedeği olarak Bigalıköyü
ve bunun güney doğusunda Maltepe, Mersintepe civarında bulunan
konaklarla ordugahlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir
üzerine gerektiğinde Bolayır'a hareket etmeğe, Çanakkale
tarafına vapurla geçmeğe hazır bir halde bulunuyor. Emir
bekleyerek bütün kıtalarını talim ve terbiye ile meşgul
ettiriyor. -İşte o günlerden birinde, 12 Nisan sabahı idi
ki, Arıburnunda bir olay geçmekte olduğu, işitilen gemi
toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün tümen birliklerinin
harekete hazır olma derecesi arttırıldı. Bir taraftan Maydos
bölgesi kumandanlığından gelecek bilgiyi beklemekte idim,
diğer taraftan da ya Kolordu'nun veya ordunun emrine... yalnız
tümenin süvari bölügüne- bilgi edinmek için- Kocaçimen
doğrultusunda hareket etmesi emrini verdim. Bu sırada idi
ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa hazretleriyle
Gelibolu'dan görüşülmüştür. Bu muhterem zat da henüz olanlar
hakkında açık bilgi edinememiş olduğunu bildirmiştir: Öğleden
önce saat altı buçukta idi, Halil Sami bey'den gelen bir
raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve
buna karşı benden bir taburun adı geçen düşmana karşı sevki
isteniyordu. Gerek bu topraklardan, gerek Maltepe'de yaptığım
özel gözetlemeler sonunda bende hasıl olan kesin kanaat,
ötedenberi düşündüğüm gibi, düşmanın Kabatepe civarında mühim
kuvvetle karaya çıkmaya girişmesi, demek ki, başlıyordu.
Bundan dolayı bu işin içinden bir taburla çıkmanın mümkün
olamayacağını, her halde önceden tahmin ettiğim gibi bütün
tümenimle düşmana yaklaşmanın kaçınılmaz olduğunu takdir
ediyordum. Artık hiçbir şeyi beklemeyerek karargahımın
bulunduğu Bigalıköyündeki birinci piyade alayı ile dağ topçu
bataryasının derhal harekete geçmeye hazır bulundurulmalarını,
kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini
bildirdim" Yapraklarını boyuna ağır ağır çevirmekle meşgul
olduğu defterinin sahifelerine, dudaklarında tüten sigara
dumanları arasından bakarak: -Altı maddelik bir emir not
ettirdim dedi. Bu emir maiyet birlik kumandanlığına da tebliğ
olunacaktı. Bundan başka Üçüncü Kolordu Kumandanlığına da
telefonla arzedilmek üzere bir rapor yazdırdım. Durumu ve
durumumu ve girişimimi anlattım." Büyük bir hareketin
gelişmekte olduğu, memlekete Çanakkale harbinde unutulmaz
hizmetler eden, muhakemesi süratli kararları kesin genç bir
kumandanın bütün kıtalarıyla tehlikeye atılmağa hazır durumu,
karşımda bu anda sakin sakin kağıtlarını çeviren, içinden bana
verebileceği notları dikkatle seçen kumandanın yüzünde ve
sözlerinde o kadar açıkça seziliyordu ki... Türkiye'nin
geleceğini belli edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla
duyuyordum. -Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe hazır bir
halde bulunduran 57. Alay, meşhur bir alaydır bu, çünkü hepsi
şehit olmuştur-kumandanları ve başhekim ve bir yaverimle bir
emir subayım beraber olduğu halde toplantı yerine gittim.
Basit bir tertiple Biga Deresi boyunca giden yol üzerinde
alayı ben yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine
doğrulttum. Yolda giderken kumandanlara olsun, başhekime
olsun gerekli bilgileri veriyordum. Takip ettiğimiz dereden
bize Kocaçimen'e varmak için atlamak zorunda olduğumuz saha da
pek ziyade fundalık, geçilmesi güç, kayalıklı, derelerle dolu
idi. Bir yol bulup kıtayı yürütmeye yardım etmesi için topçu
taburu kumandanını vazifelendirdim. -Zati Aliniz ne ile
gidiyorsunuz efendim? -Ben atla... Bu kumandanlar da
atlarının üzerinde tabii.. Biz hepimiz kıtanın başında
gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan
sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp
Kocaçimen tepesine kadar gitmiş, yardımından
faydalanılamadı. -Yani müşkilat. Muharebenin kurşunlardan,
güllelerden önceki sıkınıtıları? -Evet. Yolu kendim bulmak
ve kıtayı oradan geçirmek sureti ile. Kocaçimen tepesine
varıldı. Şimdi Kocaçimen tepesine tasavvur buyurun. Kocaçimen,
yarımadanın en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası ölü
açı içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan
bakın" Sir Hamilton'un raporunda bulunan haritalardan
birine baktık. Bu durumu pek etraflı anlamıyordu. Paşa
çıngırağı yine çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir
mahmuz şıkırtısı.. Asker, paşa'nın askeri ceketindeki cepten
haritayı alması için emir aldı. Beş on dakika sonra girdi.
Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Kendi
gitti. Yalnız kaldığım sırada odayı seyrettim. Duvarlarda
hep asker resimleri, Balkan muharebesinin, Trablus
Muharebesinin. Hareket Ordusu yürüyüşünün, Harbiye mektebi
talebiliğinin hatıraları asılı idi. Bir kelebek biçiminde
açılmış şal örtünün altında paşa'nın genç kazak subaylarınıı
hatırlatan kalpaklı ve sert bakışlı bir agrandismanı vardı.
Yazıhanesi üzerinde bir çerkez kamasının yanıbaşında Balzac'ın
Kolonel Şaber (Colonel Chabert)i, Mopasan (Maupassant)ın Bul
dö Süif (Boule de suif)i, Lavedan'ın Servir'i duruyordu. Şüphe
yok ki, paşa sükünetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla
dolduruyor. Zira harp sahasında kalın paltolarla kaba
çizmelerin içinde uykusuz üç dört gece geçiren bu zat
salonlarda pek ustaca vals edermiş. Tanıyanlar Mustafa Kemal
Paşa'yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil, aynı
zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve
zeki ve kavalye diye anıyorlar. Büyük bir aynanın yanı
başında asılı duran bir fotoğrafı dikkatimi çekmişti. Ona
bakıyordum. Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa. Tam o
sırada kendisi, elinde haritalar, içeri girdi. Ve ona
baktığımı görünce gülümsedi. -Evet, Sofya'da bir balkostumü
(kıyafet balosu) hatırası dedi. Gene şal örtülü masanın
başına geçtik. Ve 12 Nisan muharebesine döndük.
Paşa: -Bundan dolayı, diye başladı. Anlıyorsunuz ki, orada
denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey
görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak
olduğunu anladım. Erler o çetin araziyi durmadan geçmek
yüzünden yorulmuş ve yürüyüş derinliği pek ziyade uzamıştı.
Alay ve batarya kumandanına erleri tamamiyle toplayıp, küçük
bir dinlenme vermelerini söyledim. Denizden görülmeyecek
şekilde on dakika kadar duracaklar, sonra beni izleyeceklerdi.
Ben de orada bir Aptal geçidi vardır, o Aptal Geçidinden
Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emir subayım ve
başhekim ile oralarda tekrar bulduğumuz tümen dağ topçu taburu
kumandanı olduğu halde önce atlı olarak yürümeğe giriştik,
fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak
Conkbayırı'na vardık. Şimdi burada karşılaştığımız sahne en
enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur."
Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha
çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle anlatıyor: "Bu sırada
Conkbayırı'nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden kıyının
gözetleme ve emniyetine memur olarak oralarda bulunan bir kol
erlerinin Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu
gördüm. Size şu konuşmayı aynen okuyacağım: Kendim erlerin
önüne çıkarak: -Niçin kaçıyorsunuz? dedim. -Efendim
düşman! dediler. -Nerede? -İşte, diye 261 rakımlı tepeye
yaklaşmış, rahat rahat ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti
düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, erler on dakika
dinlensinler diye.. Düşman da bu tepeye gelmiş.. Demek ki
düşman bana benim askerlerimden daha yakın. Ve düşman, benim
bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir duruma
düşecekti. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir mantık
muhakemesi midir, yoksa iç güdü ile midir,
bilmiyorum, Kaçan erlere düşmandan kaçılmaz.
dedim -Cephanemiz kalmadı. dediler. -Cephaneniz yoksa,
süngünüz var dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım,
yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte
olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen erlerinin
"marş marş"la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki
emir subayını geriye saldırdım. Bu erler süngü takip yere
yatınca düşman erleri de yere yattı. Kazandığımız an bu
andır" Bir koca muharebenin ufacık bir ana bağlı olduğunu,
hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden
tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış
bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın geleceğini
iyileştireceğini o dakikayı gördüğü gibi canlandırandan duymak
insanın tüylerini ürpertiyordu. Mustafa Kemal Paşa dedi
ki: -Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe
cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim.
Yanıma gelmiş olan Alay 57, Tabur 2 kumandanı yüzbaşı Ata
efendiye bütün taburuyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı
tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Dağ
bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi
üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından bir az geciken başka
bir tabur, kumandam üzerine açılarak taarruza iştirak etti.
Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim
verdiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini
emrettim. Zati Aliniz o esnada nerede
bulunuyordunuz? -Ben de bataryanın yanında idim. -Bizim
o ilk olay saat kaç sularında taarruza başladı? 57. Alayın
taarruza başlaması.. Durun size söyleyeyim.. (defterine baktı
ve) öğleden evvel saat on sularında idi. O sırada 9. Tümen
süvari subaylarından üsteğmen Mehmet Salih Efendi yanıma
geldi. Ve 27. Alayın Kocadere batısındaki sırtlardan Kemalyeri
üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. O
subayıma adı geçen alay kumandanına, düşmanın sol kanadına
taarruz etmekte olduğumu, 27. Alayın da karşısında düşmana
taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan 19. Tümen
büyük kısmını Kocadere istikametine çekebileceğimi, bu emri
kendisine götüren Süvari Üsteğmen Salih Efendi'yi tekrar
yanıma göndermekle beraber benimle irtibatı muhafaza etmesini,
muharebeyi Conkbayırı'ndan idare edeceğimi emrettim,
bildirdim. Bigalı'da bulunan tümen kurmayına da emir atlısı
ile bir emir gönderdim. Dedim ki: "İzzet Bey (Ordu
müfettişi izzettin paşa): Alay 72 Maltepe'ye yaklaşmasın.
Sıhhıye bölüğü Kocadere'ye gelsin (hepsi). Alay 77 Kocadere
doğusuna yaklaşsın. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına
veriniz. -O raporu, askeri bir sakınca görmüyorsanız, kopye
edebilirmiyim? Çünkü harp meydanında hemen o müthiş vakalar
cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve
kıymetli bir harp tarihi vesikası olurdu. -Hay, hay, bunu
verebilirim, yazınız.. Üçüncü Kolordu Kumandanlığına
Arıburnu kuzeyindeki sırtlar. 12 Nisan saat 10, dakika 24
evvel (öğleden evvel) düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi
Arıburnu ile Kabapate arasında bir buçuk kilometre kadar bir
cephedeki sırtlar işgal etmiştir. 27. Alay düşmanı doğu
cephesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın
tamamen sol kanadında altı yüz metre mesafeden taarruza
başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin
ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş
muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar
ilerlemiş olan birliklerinin geri çekilmeye başladığı
görüldü. İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu.
Gene hikayemize devam edelim, olmaz mı? 57. Alay verdiğim
emir üzerine şiddetle takip ediyordu. 27. Alay Kumandanından
emrinin alınıp alınmadığına dair bir haber gelmedi. Bununla
beraber gerek benim, gerek yanımdaki subaylardan gözetleme
için ileri gönderdiklerimin gözetlemelerinden bu alayın da
taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım. -Pek iyi
Paşa hazretleri, böyle bu kadar şiddetle hücum eden düşmanı bu
kadar çabuk çekilmeye mecbur eden etkenler nedir? -Evet, bu
suali sormakta hakkınız var, arzedeyim: Şimdi saat on bir
buçuk (evvel)'den sonra durum bence şu idi: Düşmanın karaya
çıkmış olan kuvveti, sekiz taburdan fazla idi. Şimdi bu sekiz
tabur kuvvet kendisiyle orantılı olmayan gayet geniş bir cephe
üzerinde "261'e kadar ve Kemalyeri'nin bulunduğu sırtların
batı yamaçlarına kadar doğudan ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun
cephe hattı, ziyade engelli, bir takım derelerle kesik
bulunuyordu, bu sebeple düşman kendi cephesinin hemen her
noktasında zayıftı. Conkbayırı kuzeyinde mevzi alan 19.
Tümenin hızlı dağ bataryası Arıburnu çıkarma noktasını ateş
altına aldığı için düşmanın henüz çıkarmaya devam ettiği
kıtaların çıkarılması hem zorluklara, hem de gecikmeye uğradı.
57. Alayın Conkbayırı ve Suyatağı hattında "261" doğrultusunda
ve dar cephe ile yoğun olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan
sol kanadına yüklenmesi iki taburdan ibaret olan 27. Alayın da
Merkeztepe genel doğrultusunda geniş cephe ile düşmana
atılması düşmanı cekilmek zorunda bırakmıştır. Fakat bence
bu tabiye durumunda daha önemli olan bir etken vardır ki o da
herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır. Bu öyle
sıradan bir taarruz değil, herkesin başarmak veya ölmek
azmiyle harekete susamış olduğu bir taarruzdur. Hatta ben,
kumandanlara verdiğim sözlü emirlere şunu
eklemişimdir: -Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeği
emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize
başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir" Bu sözler
paşa'nın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki, muhakkak,
kumandan o günü hayalinde tekrar yaşatıyordu. Bunları duydukça
muharebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, herşeyin
üstünde gene ruh azminin, bir gaye uğrunda fedakarlık etmenin
bulunduğuna inanıyordum. -Şimdi bu böyle, efendim. Fakat
akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralarda idi ki 9.Tümen
kumandanından haber getiren bir subay, düşmanın Kumtepe'ye
kuvvet çıkarmaya başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını
19. Tümence bunun dikkate alınmasını 9. Tümen kumandanının
bütün kuvvetleriyle Kirteye gittiğini
bildiriyordu. Kumtepe, Kilidülbahire en yakın ve pek
tesirli bir noktadır. Burasını önemsememek bütün maksatları
kaybettirebilir. Bundan dolayı hemen hatırıma gelen şey
Arıburnunda muharebeye katılan kuvvetleri taarruza devam
ettirmek ve tümenin büyük kısmı ile bizzat Kumtepeye'ye
yetişmek oldu. Buna dair gereken emirler verildi. Fakat ben
tümenin büyük kısmı ile buluşmayı tercih ettiğim için hemen
hareket ettim. Kumandan hemen hareket ediyor. Ve
Kocadere'de 77. Alaya, ondan sonda da.. İnci alaya ulaşıyor.
Öğleden sonra saat bir sularında Maltepe'ye yaklaştığı sırada
bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor.
Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki Kolordu
Kumandanı Esat Paşa ve maiyeti kurmayları... Mustafa Kemal
bey, Paşa'ya gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu
rapor aynı zamanda kendisine de aitti, ve biraz önce gelip
düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber veren subay, bu raporu
özetleyerek söylemiştir. Halbuki okuduğu yazılı rapora göre
düşmanın Kumtepe'ye çıktığını haber veren subay, bu raporu
özetleyerek söylemiştir. Halbuki okuduğu yazılı rapora göre
düşmanın Kumtepe'ye çıktığı doğru değildir. -Bakınız bu
rapor ağızdan tebliğinde bir "Kumtepe'ye asker çıktı"
cümlesinin eklenmesi bütün taktik kararlarını
değiştirebiliyor, hem pek mühim surette değiştirebiliyor. İş
böylece anlaşıldıktan sonra Kolordu Kumandanı Paşa hazretleri
kararımı sordular." Mustafa Kemal bey de tekmil kuvvetle
Arıburnundaki düşmana taarruza devam edeceğini arzediyor.
Kolordu Kumandanı Paşa kabul ediyor ve Mustafa Kemal Bey hemen
yanından ayrılıyor, muharebe meydanına geliyor. 77. Alay 27.
Alayın solundan düşman sağ kanadına karşı taarruza geçiyor.
Yedeklerini, sahra bataryasını gereken yerlere yerleştiriyor.
Kendi de sağ kanada gidip oradan muharebeyi idare
ediyor. Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman
çekilmesine devam ediyor, hatta bir kısmı sandallara binmekle
meşgul imiş. Fakat akşam olmuş, gecenin inmesine kadar türlü
emirlerle hücuma sevk edilmiş olan birlik kumandanları, tümen
kumandanının ısrarı üzerine, ta ki düşman tamamı ile kovulsun
diye saldırılarına devam etmişler ve pek başarılı hücumlarda
bulunmuşlarsa da düşmanı tamamı ile sürememişler. Gece de pek
ilerleyince muharebe kesilmiş. Bu ani sükunet fırsatında
düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama
başlamış. Paşa: -Demek ki, dedi. 12/13 gecesi durumda
hiçbir taraftan doğru bilgi alamıyorum. Gece karanlığından
dolayı harbin görünüşünü gözümden kaybediyorum. Ve durumu
etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cepheyi kendim
dolaşıyor, oradan telefon merkezi yapılmasını emrettiğim
Kocadereye geliyorum. Orada öğrendiğim yeni duruma göre sağ
kanattaki yedek kuvvetleri alıp merkezi ve sol kanada
yaklaştırıyorum. Kendim de sonradan Kemalyeri adını alan
merkezden muharebeyi idare ediyorum" Muharebenin yalnız bir
gününü dinlemek, insanın içine heyecanlar, coşkunluklar, her
adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların
ağırlığını dolduruyordu. Sordum ki: -Arıburnu olayları
bundan mı ibarettir? Paşa ruhumda dehşetler uyandıran o
boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları
keşfetmiş tecrübeli bir adamın ağırbaşlığı ile: -Ne o,
yoruldunuz mu? Daha bu olayın başlangıcıdır. Benim Arıburnunda
12 Nisan (dahil) gününden 4 Mayıs (dahil) gününe kadar 23
günlük "Arıburnu kuvvetleri" kumandanlığım ve ondan sonra da
bütün cephenin sağ kanadında tekrar yalnız 19. Tümen
kumandanlığım vardır. Bu zaman içinde bir çok harp olayı
olmuştur. Biz yalnız en önemli günleri işaret
edebiliriz." Ve önünde duran sigara paketini uzattı.
İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı çaldı.
Arkamızdaki mahmuz şıkırtısına: -Çocuk, bize iki kahve daha
yapın, sonra da şu sobanın ateşi sönmesin, dedi. -Başüstüne
Paşam. Ve yine çalışmaya başladık: Düşman 13 Nisan'da,
yani geceden beri çıkarmasını sürdürdüğü kuvvetlerle yeniden
birinci hattını takviye ediyor, önce sol kanatla merkezde
bulunan birliklerimize üstün kuvvetlerle taarruza geçiyor.
Fakat birliklerimiz üstün düşman kuvvetinin süngü hücumundan
kendini korumak şar ile arada bir mesafe muhafaza etmek üzere
mağlubiyetten korunuyor. İşte böylece 13 Nisan günü, mağlup,
olmadan kazanılıyor. Paşa dedi ki: -Bu askerimizin en
mühim surette fedakarlığı, kahramanlığı demeyeyim çünkü
Türklerin bundan daha fazla fedakarlık gösterdikleri günleri
hatırlıyorum, herhalde sebat ve metaneti subaylarımızın olsun,
kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış
mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en elverişsiz durumum
13 Nisan günü idi. Çünkü beş ingiliz tugayına karşı duran
kuvvetim, dünkü, yani 12 Nisan günkü, şanlı atışlar ve
taarruzlarla kayıplar veren 47. Alaydan, ikişer taburlu olan
27 ve 77. Alaylarla, istifade edilmez halde bulunan 72.
Alaydan ibaretti. Gerçekten 12 Nisan muharebesiyle Arıburnu
cephesi başarılarının temelini kuran, ingilizlerin bu cephede
azmini kırıp planını mahveden, bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha
iki alay kuvvetin emrim altına gireceği anlaşıldı. Bunun
üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim. 13/14 Nisan
gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim.Kesin kararımı tan
ağarmasına yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman
Kabatepe doğrultusundan Kocadere köyünü donanması ile ateş
altına almıştı. İşte gereken taarruz emri bu ateş altında
yazılmıştır Bu emir, emiratlıları ile birlikte kumandanlarına
gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri gittim. Saat yedi
ile sekiz arasında sol kanatta ve cephede taarruza başlandı.
Bundan sonra idi, sağ kanatta da kıt'alarımızın taarruz
hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cephe üzerinde başarı
ile sürdürülüyordu. Düşman Kanlısırt'ta kaçarcasına çekilmeye
başlamıştı. Kırmızısırtta da çekilmeye başladı. Saat 10'dan
sonra sağ kanadımız da düşmanı tazyiki başladı, çekilmeye
mecbur etti. Ve kovalamaya koyuldu. Öğle vakti sıralarında idi
ki, düşmanın Kanlısırt'ta çekilen kısımlarından artakalmış
olanlar Kırmızısırt'ta en son çekildikleri avcı hendekli
mevziinde tüfeklerini bırakarak hemen bütün mevcudu ile
siperlerinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil bayrak
sallayarak teslim olmak istiyorlardı! Bütün bu manzaraları
Kemalyerinden ben ve bütün maiyetim dürbünsüz olarak
seyrediyorduk. Bu aralık gerek tümen kurmayı İzzettin
bey'den aldığım raporlardan, gerekse kendi gördüklerimden
anlıyordum ki, düşmanın Arıburnu doğusundaki sırtlarda hiçbir
faaliyeti kalmamıştır. Sağ kanadımız karşısında düşman erleri
kıyıya sığınmıştır. Yalnız çekilme noktasına uzak kalan
düşman Kanlısırt'la Kırmızısırt'taki durumlardan dolayı,
Merkeztepe'de kalmış olan kısımları da, sağ kanadımızın
Kömürkapıderesi ve Bombasırt'larına kadar ilerleyerek bilhassa
Yükseksırt'ta aldıkları hakim durumdan dolayı çekilmiyorlar,
ister istemez dayanıyorlardı. Düşmanının asıl dayanışı
Yükseksırt'ın batısında ve Haintepe'de görülüyordu. En nihayet
gece bastırınca, birliklerin son derece yorgun olduğu da
anlaşılınca kazanılan başarı ile yetinildi. Muharebe
durduruldu. Tutulan kazanılan hatlarda tahkimat (siper ve
başkaları) yapmaları emri verildi. 15 Nisan günü görülen
vaziyet şu: Düşman sağ kanadımız karşısında Yükseksırt'ın
kıyıya bakan kısmında, Kömürkapıderesi içinde yamaçlara
tutunmuş bir halde. Buna karşılık bizim kıtalarımız
Cesarettepe'deki düşman hattı balasında (doruk çizgisi) tekrar
tekrar düşman tarafından işgal edilmiş ve buna karşılık
kıtalarımızı adı geçen hattı balanın doğusunda ve karşısında
mevki tutmuş. Düşman gündüz de çıkarmayı sürdürüyormuş. Karaya
çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevkedilerek ön hatlar
kaviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe de genel durumunu
tashih edebilmek için cephenin bazı noktalarında faaliyette
bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında, Kanlısırt cihetinden
düşman sol kanadımızı sabahtan beri sıkıştırmakta imiş. Bu
taarruzu durdurulmuş o gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden
karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha
ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş.
Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz, üç yüz metre
karşısında bulunuyormuş . Bu suretle gittikçe yoğunlaşan
düşman karşısında beklemektense kesin sonucu kazanmağa yetecek
kadar kuvvet getirmek için Mustafa Kemal bey üst kumandanlara
maruzatta bulunmuş, istediği kuvvetleri alınca cephesi
genişlediğinden diğer kumanlarla sürekli ilişkide bulunmak
zorlaşmış. Onun için cephesini çeşitli bölge kumandanlıklarına
ayırmış. 16 Nisan: Düşman sağ kanadımıza taarruz
girişiminde bulunmuşsa da durdurulmuş. 17 Nisan: Sağ
kanadımızdaki siperlerimize düşman taarruz etmiş. Fakat
kıtalarımızın karşı süngü hücumu ile geri püskürtülmüş. Fakat
tamamiyle yerleşen düşmanın yeniden mühim bir hücuma
kalkışacağını muhtemel göre Mustafa Kemal bey taze kuvvetlerle
düşmandan önce düşmana vurmağa kararlaştırmış. O zaman bölge
kumandanlarını Kemalyerine yanına getirtip ağızdan talimatta
bulunmuş. O gün maiyetinde bulunan kumandanlara karşı
söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini
kumandandan rica ettim ve şunları aldım. Zira taarruz emri
vermeden önce Mustafa Kemal bey ruhlara seslenmekten pek
kuvvetli sonuclar bekliyor. Onun için diyor ki: "Düşmanın
altı gündenberi iki defa taarruz ederek sarstığımız ve
arazinin sarplığından dolayı sonuna kadar şiddetli takip
dememek yüzünden barınabilen kısımlarının himayesinde
çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz
kuvvetlerinin iki tümenden fazla olduğu anlaşılmıştır.
Seddülbahir'de Kumkale tarafında da hal hemen ayni
olmuştur. Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz
ölerek behemehal denize dökmek lazım olduğu kanaatindeyim.
Durumumuz düşmana düşmana göre zayıf değildir. Düşmanın manevi
kuvveti tamamen mahvolmuştur. Durmadan siper yapmakla
kendisine bir sığınak aramaktadır. Siperleri civarına birkaç
mermi düşmekle hemen kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz.
Düşmanı büsbütün kaçırmak için daha çok düşünüp taşınmaya
lüzum yoktur. İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde
Balkan harbi utancının ikinci safhasını görmektense burada
ölmeği tercih etmeyenlerin bulunacağını katiyen kabul etmem.
Şayet böyleleri olduğunu hissederseniz derhal onları kendi
ellerimizle kurşuna dizelim. Şimdiye kadar elde ettiğimiz
başarıyı tamamlamak için emrime verilen taze kuvvetler har
hattına ulaşmaktadır. Ve ruhları bu seslenme ile dolan
kumandanlara, edecekleri taarruz için gereken emirleri
veriyor, aldığı tertipleri de Kolordu Kumandanlığına arz
ediyor. Kararı oraca da uygun görülüyor. Bunun üzerine 18
Nisan taarruzu başlıyor ki onun sonunda ortaya çıkan durum,
paşa'ya göre, o günden sonraki hareketlerin hiç birisiyle
değişilmesi kabil olmayan durumdur. Şöyle ki "Saat beş
(evvel)den itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açması
ile, diğer taraftan sonradan yeni gelmiş olan 14. Alayın boyun
ve Merkeztepe'ye doğru ilerlemeye koyulması ile bütün cephe
üzerinde topçu ve piyade muharebesi başlamış oluyor. Düşmanın
karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları
arasında mesafede pek az olduğu için düşman bataryaları
piyademiz üzerinde hiçbir tesir yapamıyorlarmış. Yalnız
düşmanın harp gemileri, bilhassa Kabatepe tarafından muharebe
hatlarımızın gerilerini şiddetli ve sürekli ateşler altında
bulundurmaktan bir an geri kalmıyormuş. Paşadan kendisinin
bu muharebeyi nereden idare ettiğini sordum: -Ben bu
muharebeyi Kemalyeri'nden idare ediyordum, dedi. Çünkü o
yerden bütün düşman mevzilerini, sağ kanattaki bazı bölümler
müstesna olmak üzerde, bütün düşman mevzilerini, sonra da
hemen kıtalarımızın hareketlerini gözaltında bulundurabilmesi
mümkünmüş. Paşa dedi ki: "Düşmanın şiddetli piyade ve
makineli tüfek ateşleri karşısında 14. Alayın taarruzu yavaş
ilerlemekte idi. Yalnız dağ topundan ibaret olan topumuz
düşman siperleri üzerine ateş ederek piyademizin ilerlemesini
korumak hususunda pek ziyade, ama fevkalade ziyade çalışmakta
idi. Sol kanat kuvvetlerimizin taarruzları da görülmeye
başladı. Saat 6.45 (evvel) de 14. Alayın büyük kısmı
Merkeztepe doğrultusunda 14.Alaya yaklaştırılmıştı. Sol kanat
kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, sağ kanat
kuvvetlerimizin de taarruzla 14. Alaya yardımda bulunmasını
emrettim. Fakat saat 10.30 (evvel)e kadar devam eden safhada
düşmana pek etkili olmamakta bulunduğumuzu
görüyordum." Bunun üzerine alınan tertiplerle birçok
ayrıntılara karışmaya lüzum görmüş. Bu yoldaki emirlerinin
kumandanlara ulaşmasına kadar, geriden sevk olunan takviye
kıtalarının muharebe cephesine varmasına kadar geçen zaman
içinde taarruzlarımızda bir durgunluk görülmüş. Kumandanlardan
bazıları taarruzun durdurulmasını, yahut hiç olmazsa geceye
bırakılmasını rica etmekte imişler. Halbuki Mustafa Kemal
bey düşmanın gerçekten büyük bir baskı karşısında bulunduğunu
bildiği için mutlaka taarruza karar veriyor. -Bu baskının
var olduğunu ne suretle takdir edebiliyorsunuz
efendim. -"Bir defa bulunduğum yer pek elverişli idi. Bütün
durumu tekmil birlik kumandanlarından daha iyi görebiliyordum.
Sonra da türlü kaynaklardan bilgi alabiliyordum. Mesala düşman
kumandanının "buraya imdat yetiştiriniz" tarzındaki bir telsiz
telgrafını müstahkem mevkide bulunan telsiz telgrafımız
kapmış. Bunu bana bildirdiler di. Bundan dolayı başlanılan
taarruzu sürdürmek lüzumlu idi. Düşmanın imdat kuvvetleri
yetişmeden önce taarruzumuzu kesin bir sonuca vardırmak lüzumu
açıktı. Sonra düşmanı biran önce kıyılarımızdan atmak gayet
vatani bir vazife idi. Maksadımı birlik kumandanlarına
bildirdim. Bu maksada ulaşmak için askerlerimizin süngüsünden
başka güvenilecek hiçbir çare yoktu. Elimde bulunan bütün
kuvvetler ileriye yaklaşmış bin halde idi. Bir hücum
savletiyle düşman mevzilerine girmeleri için borazanlarla,
trampetlerle geriden şiddetli bir hücum emri verdirdim. Saat 4
(sonra) idi. Bütün cephede ileri hareketi canlandı. Bilhassa
merkez grubu hücumla ilerlemeğe başladı. Doğrusu bütün
kıtalarımız takdire değer bir surette ilerliyordu." Gayet
ölçülü konuşan muhatabımın ağzında "takdire değer" sözünün
mühim manası vardı. Bu söz bence tarifsiz fedakarlıklar,
hayale sığmaz kahramanlıklar sahnesi demekti. -Sonra ne
oldu efendim? -Birçok erler bazı yerlerde düşman
siperlerine kadar girmeyi başardı. Fakat asıl keşif avcı
hatlarımız düşman siperlerinin yirmi otuz, hatta sekiz on
metre ilerisinde durdu. Bizim askerlikçe bu mesafede hala
muharebenin bitmemiş olması şaşılacak şeydir. Çünkü eski
kuramlara göre bu mesafeden pek çok fazla bir mesafede
muharebenin sonucu belli olmuş sayılmak gerekir. Halbuki
düşmanın sebat ve ısrarı, kahraman askerimizin ölümden
yılmamıs böyle burun buruna gelindikten sonra da, daha aylarca
zaman pek kanlı muharebe safhaları görmek imkanını muhafaza
etmiş oluyor. Bu muharebe, böyle saat dörtte burun buruna
gelmekle taarruz durdu. Fakat muharebe olanca şiddetiyle devam
ediyordu. Ben tam bir ciddiyetle ve şiddetle taarruz edilmek,
bu taarruz ihtiyat ve istinat kuvvetleriyle iyi takip olunmak
şartıyla kesin sonucun kazanılacağına inanıyordum. Ve bu
inancımda direniyordum. Bilhassa düşmana bu kadar
yaklaşıldıktan sonra gecenin karanlığından faydalanarak düşman
siperlerine atılmak pek mümkün olacaktı. Gece yarısına kadar
tertipler alındı. Sonra bir gece hücumu yapılmasını emrettim.
Fakat sabaha kadar olup bitenlere ve meydana çıkan duruma
bakılarak düşmanın asıl mevzilerine girilemediği
anlaşıldı. Yirmi dört saatten beri süren muharebe askeri
pek ziyade yormuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu
kestim. Fakat kazanılmış olan hattı tahkim etmekten, orada
mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Bunun
üzerine gereken emri verdim" Kıymetli bir harp tarihi
vesikası olmak üzere Paşadan, bu emrin son sözlerini aldım.
Diyor ki: Benimle beraber burada muharebe edene bütün
askerler kesin olarak bilmelidir ki üzerimize emanet edilen
namus vazifesini tamamı ile ifa etmek için bir adım geri
gitmek yoktur. Uyku ve dinlenme aramanın bu dinlenmeden yalnız
bizim değil, bütün milletimizin sonsuza kadar mahrum kalmasına
sebep olabileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün
arkadaşlarımın aynı fikirde olduklarına ve düşmanı tamamı ile
denize dökmedikçe yorgunluk alametleri göstermeyeceklerine
şüphe yoktur" Mustafa Kemal Paşa'nın bütün Arıburnu
kuvvetlerine yaygın olan kumandanlığı 4 Mayıs 1331 (1915)
gününe kadar sürmüş, bu sırada olup biten vakalar içinde yer
yer karşılıklı taarruzlardan başka hiçbir büyük muharebe yok.
Fakat kahramanlık sahneleri var. Mesala bakınız paşa ne
anlattı: -Biz kişilerin kahramanlık sahneleri ile meşgul
olmuyoruz. Yalnız size bombasırtı vakasını anlatmadan
geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz
emter, yani ölüm muhakkak, muhakkak.. Birinci siperdekiler
herbiri kurtulmamacasına, hepsi düşüyor. İkincidekiler onların
yerine giriyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık
ve tevekkülle biliyormusunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar
öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama bile göstermiyor,
sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuranı kerim, cennete
girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i şehadet
getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini
gösteren, hayrete ve tebrike değer bir örnektir. Emin
olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek
ruhtur" Paşa, Arıburnu kumandanlığından ayrılıyordu. Fakat
gece olmuştu. Ben de peş eden ayrılmak zorunda idim. Kendisine
pek çok teşekkür ederek, iki gün sonra öbür safhalar hakkında
bilgi almak için yine ziyaret edeceğimi söyleyerek kahraman
elini sıktım. Bana kanije müdafii tiryaki Hasan paşa ile
yahut Plevne Aslanı Gazi Osman paşa ile görüşmek nasib olsaydı
bugünkü görüşmeden daha fazla mı bir heyecan
duyacaktım? Paşa gene aynı odada, gene aynı sivil lacivert
elbise ile oturmuş, önündeki tafsilatlı haritadan son Alman
taarruzunu takip etmekle meşguldü. Taarruz doğrultularını,
tahmin ettiği sonuçları mesleğine aşık bir asker açıklığı ve
samimiyetiyle anlattı. Ve sonra: -Bugün ikinci safhadan
bahsedecektik. Öyle değil mi, efendim? dedi. Bu ikinci safha
harbin ikinci safhası değil, kumandanın o havalide üzerine
aldığı vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda paşa, bütün
Arıburnu cephesine ait düşüncelerini söylemek selahiyetini
kendinde bulamıyor. Ancak sağ kanatta 19. Tümenin başında
bulunduğu sırada cerayan eden en mühim olay hakkında, yani 6
Mayısta yapılan genel hücum hakkında biraz bilgi verdi. Bu
genel hücumda onun tümeni karşısındaki düşman mevzilerine
girmeği başarmış. 7 Mayıs, dedi (ve kahvesinden bur yudum
alarak, evrakını okuduktan sonra) o günü şöyle hülasa
edebiliriz: Düşmanın Arıburnu'na kuvvetler çıkardığı
görüldü. Bu kuvvetlerden birkaç tabur kadar Arıburnu
cephesinin sağ kanadı kuzeyinde bulunan Çataltepe'ye doğru
gidiyordu. Yapılan keşif ve gözetlemelere göre de düşmanın
gene bu civarda, balıkçıdamları kuzey doğusundaki sırtlarda
100 metrelik küçük bir cephe üzerinde tahkimatı ve askeri
görüldü. Benim tahmin edip kuzey grubu kumandanlığına
arzettiğim gibi civardaki tahkimat önce ufak ölçüde kanlı
muharebelere yol açtı. Sonra da Anafartalar genel hareketinin
başlangıcını oluşturdu. 8-9-10 Mayıs günlerinde bizim
tümenin cephesinde mühim olaylar olmamıştı. 11.ci günü bir
mütareke yaptık. Ölülerin gömülmesi ile uğraşıldı. 12-13-14
Mayıs günleri de hatta 15 te de üzerinde durmaya değer bir şey
yok.. -Bu durgunluk neden oluyor, efendim? -Çünkü düşman
yorgundur. Çok kayıp verdi. Büyük ölçüde kırıldı. Ve benim
anladığıma göre artık Arıburnunda kesin sonuç almaktan
vazgeçiyor. Ben bu durgunluğu ona veriyorum. Mayısın 16ncı
günü benim sol kanadımda bulunan tümen ki o da bizimdir,
hazırlanan bir takım lağımları tutuşturuyor. Onların
tutuşmasıyla beraber düşmanı bir baskın hücumu yapıyor. 17
Mayıs'ta işte demin bahsettiğimiz Çataltepesi, Halit ve
Rızatepesi denilen yerde kanlı bir muharebe oluyor. -O
tepeye niçin Halit ve Rızatepesi denmiş? -Orada Rıza efendi
adında ve Halit efendi adında gayet kahramanca bir hücum yapan
iki subay şehit olduğu için... Bu muharebeden sonra bir
aralık benim Arıburnuna karşı korunmasını üzerime aldığım
cepheye ilave olarak Anafartalar bölgesi içindeki Azmak'a
kadar olan parça da mesuliyetim altına verildi. Fakat daha
sonra bütün Anafartalar bölgesi doğrudan doğruya Esat paşa
Hz.'lerine bağlı olmak üzere Almanyalı Vilmer beyin kumandası
ve mesuliyeti altına verildi. 18 Mayıs da hep o muharebe
ile geçiyor. 22.nci günü verilen bilgiye göre düşman, güney
grubunda yani Seddülbahir civarında Kirte bölgesine şiddetle
taarruz etmekte idi. Bundan dolayı cephemizde de ciddi ve
yahut gösteriş biçiminde bir düşman taarruzu beklemek ihtiyata
uygundu. Gerçekten de o gün öğleden önce bütün tümen cephesi
düşmanın top, tüfek, makineli tüfekleri ile şiddetli ateş
altına alındı. Düşman taarruzu oldu. Gerçi bütün cephede
düşman başarısızlığa uğratıldı. Fakat bombasırtında iki
siperimizi zabt ve işgal etti. 23 Mayıs gününü biz siperleri
geri almakla geçirdik. Düşmanın geceden almayı başardığı bu
siperlerdeki kuvvetini sabaha kadar yoğunlaştırmış ve
aleyhimize kullanacak bir hale getirmişti. Fakat alınan
tedbirler sayesinde ve hele 27. ve 57. Alayların
kumandanlarının, subaylarının ve erlerinin kahramanlıkları
sayesinde o siperler içinde bulunan düşman olduğu gibi yok
edildi. Bombalarla parça parça havaya uçtular. Siperler
elimize geçtiği zaman içerileri düşman cesetleriyle ağzı
ağzına dolu idi. O, müthiş bir şeydi. İngilizlerden bir kişi
bile kurtulamamıştı. Bu muharebe olurken Kemalyerini teşrif
etmiş bulunan Talat paşa Hz.leri ile İsmail Canbulat ve doktor
Nazım beyler o gün ingilizlerden ele geçirdiğimiz maddi
muharebe hatıralarından da aldılar. Kiminde üzerinde kurşun
parçalanmış bir ingiliz altını, kiminde ufak tefek nişanlar,
dürbün parçaları filan vardır. -O gün Zati Aliniz de
Kemalyerinde mi bulunuyordunuz? -Hayır, ben muharabe
yerinde idim. Kendileri ile telefonla görüştük. Bahsettiğim
hediyeleri oradan gönderdim. Düşmanın yalnız bu ufak
muharebedeki kaybı 3000'den fazla tahmin olunmuştu. 24
Mayıs'ta düşman yine tümen cephesine taarruz etti. Hatta ufak
bir siperimize de girdi. Fakat sonunda hepsi telef edildi.
Gene dışarı atıldılar, mahvoldular. 26 ile 27 de gene bir
şey yok. 28 de öyle. 29 da düşman 31,33,34 numara
verdiğimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok kayıp vererek
koğuldu. Bombasırtında boyun noktasına yakın olarak 14 Nisan
günü taarruzdan sonra vücude getirilen bu siperler Arıburnu
cephesinde 7-8 metreden 10 ila 12 metreye kadar düşmana yakın
olan siperlerdi. Bu yakınlık ve sonra bu siperler üzerindeki
olaylar diyebiliriz ki, kendilerine bir özel mevki ve bir
tarihi şöhret temin etmiştir. Bu siperlerin karşısında bulunan
düşman siperlerinin, gerileri korku deresine inen bir yarın
kenarında yapılmış olmak bakımından bir özelliği vardır. Adı
geçen siperlerdeki düşman hep ürkek bir halde idi. Bunun işte
numaralarını söylediğimiz siperlerimize karşı faaliyetleri,
saldırıları, hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden
bombalar atılmak, yer altı lağımları patlatmak sureti ile bu
siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekte idi. Tabii
karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı halde idiler.
Düşmanın bombalarından öleceklerin sayısını azaltabilmek için
bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük. Onlar bu
kalaslara ikide bir "yanıcı gaz şişeleri" atıyorlar,
siperlerde yangın çıkarıyorlardı. Yoğun alevler ve dumanlar o
siperlerin üstünden hiç ayrılmadı. Tabii biz oralarda pek çok
telefat vermekte idik. Fakat buna rağmen yiğit, mütevikkil
askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs
geriyorlar, imrenilecek bir metin azimle yerlerini tutuyorlar,
düşmana karşılıkta bulunuyorlardı. 30-31 den ve 1
Haziran'dan 16 Haziran'a kadar önemli olaylar yok. Fakat
Mustafa Kemal paşa 16 Haziran'da tümeninin sağ kanadında
gerçekten kanlı bir muharabe yapmış ve o günden başlamak üzere
24 Temmuz'a kadar tümen cephesinde mühim bir şey olmamış.
Yalnız 29 Haziran'da gene düşman bir kisi cephemizde taarruz
etmiş ve püskürtülmüş. 24 Temmuz günü, tümenin cephesine
topçu, ateşi başlamış. Bu ateş önce alışılmış cinsten imiş.
Ancak öğleden sonra şiddetini derece derece arttırmış.
Düşman..inci tümen cephesinde ve Mustafa Kemal beyin tümeninin
sol kanadında bir taarruz hazırlığı sezdirir surette, şiddetli
topçu ateşi kullanmakta imiş. Gerçekten hemen arkasından
Kanlısırt'ta taarruza geçmiş. Ve teşebbüsünde kolayca muvaffak
olmuş. Muharebe bütün cephe üzerinde, hem de pek şiddetli
olmak üzere gece de devam ediyormuş, Paşanın cephesinin
gerisinde, Anafarta bölgesi içinde bulunan Ağıldere civarında
sürekli piyade ateşleri işitiliyormuş. Düşman, gece
yarısından yarım saat sonra Paşanın tümenine taarruz eder. Ve
tekmil siperlerimizdeki, hatta gerilerimizdeki havalide
elindeki vasıtaların hemen hepsini kullanır. Yağlı paçavralar,
yer altı lağım infilakları, türlü cins bombalar! Kara ve deniz
topçuları tümenin cephesini durmadan sarsmakta imiş. Saat
1.10 (evvel) de Mustafa Kemal Bey kıtalarının dikkatini şöyle
çekmiş. "Genel durum pek mühimdir. Kumandanlardan
subaylardan her vakitkinden fazla fevkalade uyanıklık ve
fedakarca çalışma isterim" sonra saat 3.30 (evvel) de de
başka bir emirle düşmanın bütün girişimlerini kıracak bir
uyanıklık gerektiğini tekrar etmiş. 25 Temmuz günü saat 4
(evvel)den başlamak üzere düşman topçusu bütün şiddeti ile
ateş ediyormuş. Siperlerimizle örtülü yollarımız da
ehemmiyetli bir surette yıkılmaya devam ediyormuş. 4.45
(evvel) de düşman tümen cephesine hücuma kalkmış. Fakat bütün
hücumları askerlerimizin direnmesi ile az bir zaman içinde
tamami ile mahvedilmiştir. Düşmanlarımız dehşetli kayıplara
uğramışlar. Hatta siperlerimize girmeyi başaran kısımları da
orada, siperler içinde yok edilivermiştir. Aynı günde saat
beşe doğru düşman sağ kanadımıza karşı ikinci bir hücuma
kalkmışsa da bu da püskürtülmüş. Düşman hücumlarını pek inatçı
bir surette yapmakta imiş. Paşa gülümseyerek dedi
ki: -Hatta subayların sopalarla erleri sıkıştırarak, bir
çok defa siperlerden çıkarmağa çalıştığı görülüyordu. -Peki
iyi paşa hazretleri, düşmanın tümeniniz doğrultusunda bu
derece uğraşmakta ki maksadı ne idi? -Vallahi, diyemeyiz ki
düşmanın 19. Tümen cephesine yaptığı bu hücumlardan maksadı
bir gösterişten, yahut da bu taraftaki kuvvetlerimize yerinde
tutmak ve yahut da Ağıldere tarafından sevkedilmesi ve
kullanılmasından alıkoymaktan ibarettir. Hayır!... Bence
düşmanın asıl maksadı genel hareketında kesin hedef olarak
aldığı Kocaçimen silsilesine, aynı zamanda 19.Tümeni de geri
atarak ulaşmaktan ibaretti. Tümen cephesinin genel duruma göre
taşıdığı ehemmiyet, "Arıburnu Kocaçimen" istikametini
kapsaması bakımından taşıdığı ehemmiyet benim tahminimi haklı
gösterebilir. Düşman tümene yaptığı hücumlara üç dört tugaydan
aşağı kuvvet ayırmamıştı. İlk hücumda verdiği büyük kayba
rağmen hücumu yenilemesi tümen cephesinde güttüğü gayenin
ciddiliğine gayet açık bir delildir. Düşmanın tümen cephesinde
başarısızlığa uğramasının sebebi, sahra obüs bataryaları ile
harp gemisinden yapılan 14-15 saatlik sürekli bir bombardıman
altındaki kıtalarımızın metanetleri ve yerlerini
korumalarından ileri gelmişti. Bunda günlerden beri tahkim
edilen ve sağlamlaştırılan siperlerimizin verdiği imkanı da
unutmayın. Burada mühim bir satırbaşına
geçeceğiz. -Buyurun efendim... -Tümen cephesine yapılan
hücumları, size açıkladığım gibi, gerçi püskürtülmüştü, fakat
tümen için, bütün Arıburnu durumu için, daha büyük bir tehlike
baş göstermiş oluyordu. -Bu tehlike ne idi? -Bu tehlike,
Ağıldere bölgesinden Şahinsırtlarına, Conkbayırına ilerlemekte
olan düşmandı. Bu tehdit edici hareketler bütün Arıburnu
cephesinin düşmesi ile sonuçlanacak bir nitelikte idi. Bu
istikamete karşı tümen kendi gücü ve salahiyeti içinde gereken
tedbirleri almıştı. Fakat asıl tedbirlerle yani genel bakımdan
yapılacak icraat ve tertiplerle kuzey grubu kumandanlığı ciddi
bir surette meşgul olmakta idi." Paşa bu esnada çıngırağı
çaldı. Kapının önündeki mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler
ısmarladı. Birer sigara daha yaktık. Aslında, dedi. Mühimce
kuvvetlerin öğleden sonra Conkbayırı cephesine çevrildiği
öğrenilmişti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden anlatılması
pek mümkün olmayan bir şiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu
cephesinde obüs ve sahra topları ile gerekse denizdeki harp
gemileri ile Conkbayırını ateş altına aldı. Bu sırada bazı
raporlar aldım ki Conkbayırı durumunun pek memnuniyet verici
göstemiyordu. Bu raporlardan başka kurmay başkanını ve yaveri
bizzat Conkbayırı ve Şahinsırtı civarına gönderdim. Durumu
incelettim, Durumun vahim olduğu kesindi. Düşman Kocaçimen'i
ve Şahinsırt'ı işgal etmişti. Kendim de bulunduğum gözetleme
yerinden Conkbayırındaki hücum dalgalarını görüyordum. O
taraftan gelen düşman mermileriyle karargahımdaki subaylardan
yaralananlar vardı. Düşman diğer taraftan suvla limanından da,
onun güneyindeki kıyılardan da asker çıkarmıştı. Bir taraftan
da taarruz ediyordu. Bugüne kadar Anafartalar bölgesi,
kuzey grubu kumandanlığına bağlı idi. Ve kuzey grubu
kumandanlığı tarafından idare edilmekte idi. O gün emir ve
kumanda da bir değişiklik yapıldı. Saros grubu kumandanı
Miralay (Albay ) Fevzi Beyin Conkbayırı ve Kocaçimendeki
kıtaları da kumandasına alarak "Anafartalar Grubu" namile bir
grup teşkil olunduğu resmen tebliğ edilmişti. Conkbayırındaki
büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum.
Onun için kuzey grubu kumandanlığına şu tarzda maruzatta
bulundum: Conkbayırındaki durumun henüz dikkate değer ve
nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının
dikkatlerini ciddi surette çekmeye delalet buyurmanızı
memleketin selameti adına istirham ederim. Bu anda bütün
büyük kumandanlarda bir asabilik vardı. Ordu kumandanı liman
paşa hazretleri tarafından Kazım bey (sonra Samsun Valisi
Kazım paşa) telefonda benimle görüştü. Düşündüklerimi sordu.
Durumun nazik olduğunu söyledim, dedim ki: "Daha bir an
mevcuttur. Bu anı da kayba uğratacak olursak bir genel felaket
karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir. Vaziyetin
umumileşmiş olduğunu, Anafartalar'da çıkmış ve çıkmakta olan
düşman kuvvetlerini dikkate almak, ona göre genel tedbirlere
gitmek lazım geldiğini. Sevk ve idareyi bir kumanda altında,
vasıtasız bir kumanda altında bulunmasından başka çare
kalmadığını söyledim. 26-27 gecesi saat 9.50 (sonra) da idi
ki kuzey grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman Von Sandres
paşa hazretleri tarafından Anafartalar Grubu Kumandanlığına
Tayin edildiğime dair olan emri tebliğ etti. Aynı emirde,
hemen hareket ederek 27 Temmuz'da yapılması emredilmiş olan
taarruzu icra etmekliğim de vardı. Bu emir üzerine 27. Alay
kumandanı şefik beyi 19. Tümen kumandanlığına vekil yaptım.
Yanıma Tümen Başhekimi Hüseyin beyi
aldım. -Niçin? -Hasta idim cünkü... Yaverim Kazım Efendi
o gün şehit olmuştu. Rasim Efendi adında başka bir süvari
subayını da aldım. Dört aydır o yerde, yani ateş hattından 300
metre geride cesetlerin kokması yüzünden bozulmuş bir hava
teneffüs etmekte idim. O gece saat onbirde, zindan gibi zifiri
karanlık içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava
karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı karanlık ve
müphemlik içinde teneffüs etmek nasip oluyordu." Hiç ardı
arkası kesilmeyen hücumların karşısında azmine ufak bir
sarsıntı bile gelmeksizin bu zatın uykusuz, havasız yerlerde,
burnuna kan ve barut kokuları, leş ceset kokuları çarpa çarpa,
kulağında türlü çatırdılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl
çalıştığına şaşıyordum, dedim ki: -Paşa hazretleri, benim
anladığıma göre, siz henüz ne düşmanın kuvvetinin derecesini,
ne de başına yeni tayin edildiğiniz bizim kuvvetlerimizi
bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediğiniz gibi, bu karanlık ve
müphemlik içinde meçhullere doğru gidiyorsunuz. Bu kadar ağır
bir sorumluluğu nasıl bir düşünce ile kabul
ediyordunuz? Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelade,
hatta fevkalade kelimelerle anlatmaya çalıştığımız ruh
hallerinin pek üstünde olan bir şey görüyordum. -Gerçi
böyle bir sorumluluğu üstlenmek, takdir buyurduğunuz gibi,
basit bir hal değildir. Fakat ben, vatanım mahvolduktan sonra
yaşamaya karar verdiğim için iftihar ede ede bu sorumuluğu
üstlendim. Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke
karargahına hayvanla yola çıktım. İşte bu suretle benim
Arıburna ile olan kumanda ilişkim sona ermiş oluyor" Bu
sözlerin ruhunuza verdiği temiz ve ulvi tesiri anlamak için o
mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalı idi.
Gözleriniz, onun mavi gözlerindeki kuvvetli parıltıyı görmeli,
azimli asker çehresindeki manayı okumalı idi. İçinde dram
sahnelerindeki kahramanlarına yazarlarının söylettikleri
büyük, gürültülü, kelimeler olmayan o kuvvetli cümleler! Ben
onları günlerce hatırımda sakladım. Bu genç adama karşı derin
bir hayranlık hissettim. Bu meruyetinden ayrılırken orada
bulunan silah arkadaşlarına karşı ne türlü hisler beslediğini
sordum. Kaderimizle sıkı sıkıya bağlı olan bu muharebeler
sırasında bütün ordunun, küçük erden, büyük kumandana kadar
vazifesini nasıl karşıladığını, anasıl yerine getirdiğini
bilmek istiyordum. İşte Mustafa Kemal Paşa'nın
cevapları: "İngilizler, Arıburnu çıkarmasında, bu cephedeki
muharebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri
cesareti, metaneti, cengaverce meziyetleri son derece övücü
bir dille anmakta ve ilan etmektedirler. Fakat düşünün ki
bütün muharebe vasıtaları ile mükemmel surette donatılmış
olarak büyük bir inat ve azimle Arıburnu kıyılarına ayak basan
düşmanımız gene o kıyı kenarlarında kalmağa mecbur olmuştur.
Bundan dolayı subaylarımız. Askerlerimiz vatanseverlikleri ve
dini hisseleri ile, milletlerine yaraşır yiğitlikleri ile bu
derece kuvvetli bir düşmana karşı taht şehrinin (istanbul) un
kapılarını korumakla gerçekten iftihar etmeğe değer bir mevki
kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bütün kıtaların subaylarını,
erlerini, birer birer takdir ederim. Bu ulu maksat uğrunda
canlarını kahramanca feda eden mukaddes şehitlerimizi derin ve
bedi bir saygı ile yad ederim." -Cidden sizi yorduk. Bu
hikayeler uzadıkça uzadı. Vakalar o kadar çok, o kadar
nemlidir ki bilmem hangisini atlasak! -Yorulmam efendim,
hele böyle milletin hayatı ile ilgili olan bir meseleyi
dinleyip, bütün okuyuculara da nakledebilmek benim için büyük
ve samimi bir zevktir. -Peki iyi. O halde kahvelerimizi
içer içmez başlarız. -Gece karanlığında yerinizden çıkıyor
ve yeni memuruyetinize gidiyordunuz. -Evet, gecenin
karanlığından dolayı yol bulmakta bir çok sıkıntı çektikten
sonra 27 Temmuz saat 1.30 (evvel) de Gümbürdek bayırının
güneyinde bulunan grup karargahına vardım. Taaruz tan
ağarırken başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin bilgisinden
faydalanmak için bütün kurmay heyetini yanıma çağırdım. Benim
bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlüpınar,
Sülecik, Mestantepe hattında ki düşmanın ne kadar olduğu kesin
olarak belli değil, mühim, fakat gene sayısı belli olmayan
öbür kuvvetlerinin de koca çimen eteklerinde ve Conkbayırında
bulunduğu ve boyuna Kemikliler'e çıkarmaya devam ettiği
anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertip ettim.
Fakat henüz telefon bağlantısı yoktu lazım gelen kumandanlara
emirleri birer subayla tümenlere yolladım. Bu subaylar aynı
zamanda haber ve irtibat subayı olacaklar, bana doğrudan
doğruya rapor vereceklerdi. "İşte o subaylardan biri de budur"
diye yaverini gösterdi. Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem
sert ve hem itaatlı bakışlı genç bir yüzbaşı idi. (sonra Bolu
Mebusu Cevat Abbas bey) O anda tetkik edilen kağıtları sıraya
koymakla meşgul oluyordu. Paşa devam etti: -Telefon
kurulması, sağlık işleri ve iaşe için de gereken emirleri
verdim. Kendim de, taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.300
(evvel) de Çamlıtekke kuzeyindeki tepelerde bulunan gözetleme
yerine gittim. 12 tümenin taarruz harekatına başlamış olduğunu
gördüm. 7. Tümen kıtalarının tamamını göremiyordum. 27
Temmuz 5.50 (evvel) de 12. Tümen, taarruzunun ilerlediğini ve
aldığı tertibatı raporla bildiriyordu. 7. Tümenden de taarruza
başladığına dair bilgi alındı. Taarruz her iki tümende başarı
ile devam etti. Artık o günkü muharebenin türlü saflarda sevk
ve idaresi için verilmiş emirlere alınmış raporlar ve yapılan
diğer işlerden vazgeçelim de sonucu söyleyelim, Suvla
doğusunda bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta
doğrultusunda da bir tümen kadar kuvveti yenilmiş ve hepsi
elverişsiz bir duruma sokulmuştu. Ben yenik düşmanın bu derece
üstünlüğünü gördükten sonra kazanılan başarı ile yetindim.
Taarruzu durdumdum. Elde edilen siperlerin tehkim olunmasını,
orada yerleştirilmesini emrettim." -Bu kadar üstün olduğunu
söylediğiniz bir kuvvet böyle, birgün içinde neden mağlup
oldu? Paşa masanın üstünde duran kitabı açarak: -Bunun
cevabını en iyi Hamilton'un kendi raporunda okuyabiliriz!
Benim o gün gördüğüm sebep şudur:Düşman muhtelif kollara toplu
nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz
ne bir varlığa, ne bir faaliyete rastlamayacaklarını
sanıyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı
bulundurmakla yetinmişlerdi. Bir taraftan kuvvetli ve fedakar
avcılarımızın hakim sırtlardan inerek adı geçen kollarının
başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli
şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi
düşmanda inzibatı da, manevi kuvveti de, kumandayı da bozdu.
Baş taraftan tardedilen hafif avcı hatları bu sebeple geriden
takviye olunamadı. Düşman da, hepsi birden gözlerini geriye
çevirmek ve kaçmak yolunu seçti. Gerçekte düşman kolordusunda
kumandanların etkili olmadığını da Hamilton sonradan itiraf
etmiştir. Fakat benim garibime giden, Hamilton'un kendisi de
oraya geldiği halde emrini gene yaptıramamış olmasıdır. Her
halde, Hamilton da içinde olduğu halde ingiliz kumandanları
arasında çok müzakere, çok tereddüt olması ve hele sorumluluk
korkusu, bize kendilerini mağlup etmek fırsatını bahşetmiştir.
Aslında sorumluluktan korkan kumandanların hiçbir vakit
gereken kararları veremediklerini, bunun sonunda ise acı
felaketler meydana geldiğini kendim de zaman zaman
görmüşümdür. O gün elde edilen başarı pek ziyade
sevindiricidir. Fakat genel durumun ıslah ve temini ve sonunda
başkentin (istanbul)un tamamı ile emniyetli bir surette
korunması bakımından beri henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman
üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim
kuvvetlerle yaptığı arka arkaya ve fedakarca hücumlar
sayesinde Conkbayırı ve Şahintepe'de tehdit edici bir duruma
gelmiş bulunuyordu. Hakikatte Hamilton bütün Kocaçimen sıra
dağlarına malik olmak bakımından Conkbayının ele geçirilmesini
başarısı için olumlu bir başlangıç sayıyor, bu mevzii,
harekatının mihveri gibi görüyordu. Conkbayırı ve
Şahitepe'nin muhafazası için benim kumandayı üzerime
aldığımdan önce orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük
kahramanlık ve fedakarlık gösterdiğini son derece takdirle
yadederim, Ancak şunu da eklemeye lüzum görüyorum ki: Bu
kıtalar pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat
yeniden iki piyade alayının emrim altına gireceğine dair olan
bilgi, vakit geçirmeksizin yeni icraata gireşebileceğime beni
inandırmış oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte
Conkbayırı ve Kocaçimen bölgesinde bulunan 8. Tümen ve 9.
Tümen kumandanlarına telefonla dedim ki: " Bu gece
Conkbayırında kendilerinden büyük faaliyet isteyeceğim iki
piyade alayı için orada bulunan kıtalar vasıtası ile hiç
olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmağa imkan bulmanız çok
yerinde olur". O günkü muharebeyi idare ettiğim yeri
bırakıp Çamlıktekke'deki karargahıma gelirken yolda Liman Paşa
hazretlerinin yaverleri, paşa tarafından beni tebrik etmek
üzere geliyordu. Paşanın da karargahıma gelmiş bulunduğunu
haber verdi. Conkbayırında düşmana yapmaya tasarladığım
taarruzun yakından hazırlanması ve idaresi için hemen oraya
hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım. Paşa beni bizzat
ateşin içine girmekten korumayı düşündü. Fakat başka türlü de
yapılacak hareketin sonucundan emin olmayacağımı takdir ederek
razı oldu. Kurmaylarımla birlikte Çamlıktekke'den Kocaçimen
tarafına doğrulduk. Düşmanın bir uçağı tam tepemize geldi. Ve
bizi izlemeye başladı. Artık zorunlu olarak bütün yanımdaki
heyet sağa sola açılmak zorunda kalmış, bu yüzden yollarını
şaşırarak ve karanlığa kalarak ertesi güne kadar bana
ulaşamamışlardı. Ben, benden ayrılmayan süvari yedek
subaylarından Zeki Efendi ile tuttuğum yola devam etmeği
zorunlu gördüm. Kocaçimen üzerinden Conkbayırına gitmek
istedim. Fakat bu yol ingilizler tarafından tutulmuş olduğu
için ateşe maruz kaldım. Daha güneyden dolaşarak Conk sırtının
doğu yamaçlarında bulunan tümen karargahına ulaştım. Kıtaların
iç işlerini inceledikten sonra bana hazırladıkları çadıra
çekildim. Zaten gece de bastırmıştı. Gereken emirleri verdim.
Taze kuvvetleri bekliyordum. Bu kuvvetler ise yukarıda sözünü
ettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç varabilmiş, öbürü
ertesi gün ancak başarı elde edildikten sonra gelebilmiştir.
Bu sebeple kumandanlar ve kurmayları kuvvete dikketimi
çektiler. Gerçi hakları vardı. Fakat ben başarıyı çok kuvvete
sahip olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet
vermekte ve onları benim tasavvur ettiğim gibi kullanabilmekte
görüyordum. Geçirilecek zaman bizden çok düşmana faydalı
olacaktı. Onun için ileri sürülen bütün fikirlere rağmen
mutlaka taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana
bildirmelerini kıtalara emrettim. -Peki, bu az kuvvetle ne
türlü bir hücum tertip edecektiniz? -Gayet basit.
Conkbayırındaki ve Şahintepe'deki düşman karşısında duran
kuvvet. ... ci tümeni aitti. Yeni gelecek alaylar bu hattın
gerisinde ve hemen yakınından toplu harp düzeninde yer
alacaklardı. Hareket, tan yeri ağarırken başlayacaktı. Hiçbir
tüfek, top ve bomba patlamaksızın süngü ile düşman üzerine
atılmak! -Demek ki o gece bizimkiler pençelerini içeri alıp
pusu kuracaklardı. Ve ingilizler o sabah güneşin parıltısı ile
uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısı ile gözleri kamaşıp
düşeceklerdi. Fakat Zati Aliniz anladığıma göre kaç gündür
uykusuz kalıyorsunuz. Hiçbir yorgunluk duymuyor mu
idiniz? -Tabii duyuyordum. Ve muharebe yorgunluğunu hiç
olmazsa kısmen gidererek ertesi gün, hücum anında zinde
bulunabilmem için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkan
var mı idi? Birçok sebeplerle, birçok kimseler yanıma gelmek
zorunda kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cephesinin muhtelif
kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela, düşmanın
Ece limanı önünde gösteriş için dolaştırmakta olduğu boş
gemileri görmesi üzerine ingilizlerin adı geçen limana asker
çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi.. Geceyi işte bu
tarzda geçirmiş bulunuyoruz." Mustafa Kemal Paşa'nın
tasarladığı hücum 28 Temmuz günü yaklaşık saat 4.30 (evvel) de
başlıyor. Hücumu seyretmek üzere Paşa da asker ve
kumandanlarla buluşuyor. Tan yeri ağarmaya başlamış,
ortalık aydınlanmağa yüz tutmuş. Fakat paşa hücum anının
gecikmekte olduğunu görüyormuş. "Halbuki bu gecikme biraz daha
uzayacak olursa ortalık tamamı ile açılacak, bizim yoğun bir
yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek,
karadan ve denizden sürü sürü topların bombardımanına
uğrayacaktık, belki de bu bir felaket olacaktı." Müthiş
heyecanlı bir buhran anı değil mi? Mustafa Kemal Bey derhal
oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş.
Askere düşmanın kaçmağa hazırlandığını, fakat buna müsaade
etmeyeceğimizi söylemiş. "Bunun için benim ileriden kırbaç
sallayarak vereceğim işaret hemen, hepiniz düşmana
atılacaksınız" demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra
işaretini verince subaylar ve erlerin tereddütsüz bir aslan
savleti ile düşmana saldırdıklarını görmüş, Bu hücum
karşısında düşmanın olduğu gibi ezildiğini, hiç silah
kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu
anlamış. Ortalık açıldıktan sonra idiyor, düşman gerçekten
Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük
çaplı topların türlü cinste mermileri Conkbayırı semasında
bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu." Buraya
kadar görüşmemizi, sakin bir duruşla dinleyen Yüzbaşı Cevat
bey, paşanın yaveri, sertliği hoşa giden bir sesle: -Bu
şarapnel misketlerinden bir tanesi de paşanın göğsünü
okşamıştır! dedi. -Nasıl? dedim. Paşa tesbihi ile
oynuyordu. Cevat Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı
yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kordelaları sırası ve
ipek kordonu kabara, ine şöyle anlatıyordu. -Bulunduğumuz
yer tamamı ile hücum edenlerin arası idi. Paşa da ilerleyen
erlerimizi seyrederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle
çarptığını duymuştur. -Evet, sağ tarafta ceketimde bir
kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan subay (sonra Kütahya
Mebusu M.Nuri Bey) : "Efendim, vuruldunuz" dedi. Ben böyle bir
söz yayılırsa askerimizin manevi kuvveti üzerinde yapacağı
tesiri düşündüm. Elimle subayın ağzını kapadım. "Sus"
dedim. Cevat bey devamla: -Bir şarapnel misketi göğsünün
sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat
parça parça oldu. Fakat o darbe paşanın göğsünde hafif bir
leke bırakmaktan daha ileri geçememiştir" dedi. -O saat
sizin için tarihi bir saattir. Görebilir miyim efendim?
dedim. -Paşa: -O saatin enkazını bu muharebeden sonra
Liman Paşa hazretleri hatıra olarak aldılar. Buna da üzerinde
kendi ailesinin asalet arması bulanan saatlerini
verdiler. Cevat bey saati gösterdi. Omega markalı siyah bir
saat: Arkasında bir taç ve "L.S" markaları. Paşanın kırılan
saati ve mektebi harbiyeden beri sakladığı Omega markalı, bir
kol saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa'ya o kurşunun
değdiği sırada yanında bulunan genç teğmen
varmış. Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak
olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına
aklım eriyordu. -Pekiyi, siz bu yararınızla uğraştığınız
sırada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu
idi? -Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakar subayları
olduğu halde durdurulması kaabil olmayan savletleri ile ilk
düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine
çıkan, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler.
Hatta bizim bazı kıtalarımız boş buldukları istikametlerden
denize kadar gitmişlerdir. Bence maksat hasıl olmuştu.
Karşımda bulunan ingilizleri tamamı ile imhaya kalkışacak
kadar, şartları elverişli bulmuyordum. Onun için verdiğim
emirle taarruzu kestim. Conkbayırında ve Şahintepe'de
yerleştik kaldık. Bu muharebede düşmana binlerce ölü, binlerce
yaralı verdirdik. Bir çok silah aldık. O cephede bulunan
makineli tüfeklerini ele geçirdik. Birçok da esir
alındı. Bu hücumumuz Sir Hamilton'u bazı mübalağalı
tasvirlere sevketmiş. Bunu sonra, raporunu okuduğum zaman
anladım (raporu açıp orada bir sahife arayarak), Bakınız, o
muhterem zat diyor ki: "Askerlerini biz, mevcut bütün
toplarımızla topa tutmuşuz." Bu doğru değil, tabanca bile
attırmadım. Çünkü, attırsaydım o zaman baskın tarzında yapmak
istediğim hücum başarılı olamazdı. Zaten onun askerleri ile
benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın
onlarla arasındaki mesafe ancak 15-20 adım idi. Bu kadar yakın
mesafede düşman hattına topçu ateşine imkan olmayacağı
erbabınca bilinir, hele gece vakti. Bir de Hamilton iki
taburunun boğazlanıp yere serildiğinden bahsediyor. Bu
doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz'da Conkbayırında yaptığımız
hücumla mağlup ettiğimiz ingiliz kuvveti Arıburnu ve Damakçık
bayırı arasındaki bölgede bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu
harp meydanında şan ve şeref kazandıklarından bahsettiği
General Kayley, bütün kurmayı ile beraber maktul düşen General
Baldwin, tehlikeli surette yaralanan General Koper nelere
kumande ediyordu. Yalnız iki tabura mı?" Galip askerin,
doğruyu söylemeyen mağlup askere karşı esirgeyemediği
aşağılayıcı gülemseme paşada pek açıkça
görülüyordu. -Bununla beraber, dedi. Sir Hamilton'un
askerimizin hücumunu anlatmaktaki maharetini pek takdir
ederim: doğrudur! Onun kullandığı tabirleri kullanarak
diyebiliriz ki, bu muharebede askerlerimiz ingilizler için o
gün bir afet oldular. Önlerinde durmağa yeltenenleri yere
serdiler. Conkbayırı tepesinin zirvesini tamamı tarayıp
temizledikten sonra, gene Hamilton'un tabiri ile söylüyorum,
kovanından çıkan arı sürüleri gibi, güç halle yakalarını
muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine
saldırdılar. "İngilizler için bu derece ümitsizce ve kan
dökücü olan muharebenin tafsilatı asla ve asla kağıt
yaprakları üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca muharebe
meydanına atıldılar. Ve Allah'ın adını zikrederek gerçekten
pek yiğitçe ve arslanca harbettiler." diyor. Bu hücumlara
karşı duran ingiliz erleri, oldukları yerde telef
oldular. Ha, bir şey daha söylemeli: Hamilton askerimizin
cenk meydanında yorulmuş oldukları, tükenmiş oldukları
sanısına kapılmış. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum
için vermiş olduğum emirde olduğu gibi, belirtmiş olduğum
hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle
yerine getirmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu
muharebenin daha fazla tafsilatını gene Hamilton'un raporunda
okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla yetinebiliriz:
yalnız şunu diyeyim ki, 28 Temmuz'da cerayan etmiş olan
Conkbayırı Muharebesi Anafartalar'daki başarılarının en şanlı
safhasıdır." Yaver Cevat Bey, bu muharebelerde askerimizin
gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair
açıklamalarda bulundu, misaller getirdi. Onlardan birini,
manevi gücü yerinde olan, üstlerin fedakarlığına tamamı ile
inanan askerdeki kuvvetli ruhu göstermesi bakımından mühim
buldum. Sıhhıye erlerimiz bir yerde dinleniyor, yemek
yiyorlarmış. Tam o sırada bir obüs pek yakınlarına düşmüş.
Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra o sis
sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arka üstü yatmış
kahkaha ile gülüyorlar. Kendilerine zararı dokunmamış olan bu
obüsle alay ediyorlar. Paşa dedi ki: "29-30-31 Temmuz'da 1
ve 2 Ağustos'ta büyük olaylar yoktur. Olanlar da sizi
ilgilendirmez. 3 AĞUSTOS MUHAREBESİ
(KİREÇTEPE) Kireçtepe Anafartalar muharabe cephesinin
sağ kanadında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü
akşam saat 6.30 (sonra) da bir tugay kadar kuvvetiyle grubun
sağ kanadına taarruz ve Kireçtepe'nin bazı kısımlarını
zaptetmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan
karşı taarruzla Kireçtepe'ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi
olduğu anlaşılan bu taarruzuna karşı yakından ve bizzat
tedbirler almak üzere adı geçen cephe gerisinde Turşun
Köyündeki tümen karargahına gittim. Kireçtepe muharebe
meydanına yeteri kadar kuvvetlerin hemen toplanması lüzumu
belirmişti. Onun için istifade edebilecek birlikleri
getirterek öğleye kadar 12 tabur toplamayı başardım. Getirilen
kuvvetler durmadan muharebe hattına yürüyorlardı. Sonunda,
kurmaylarımdan gerekli olanlarla beraber bizzat ben de
muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum
yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol hep
kıyı yakınından geçiyor, düşmanın kıyıya yaklaşmış olan 2
torpidosu tarafından durmadan ateş altında tutuluyordu. Bu
sebeple ileri hareket eden bütün kıtaların durmuş olduğunu
gördüm, Hayvandan indim, kolum başına ve durmak zorunda
kalınan noktaya geldim. Hakikatte oradan ileri geçmek ölümle
kesin olarak yüzyüze gelmekti. Halbuki bugün bu kıtaların
ileri geçmesi lazımdı. Önce ben yalnız olarak, koşar adımla
geçtim. Arkamdan ve birbirinden aralıklı olarak kurmay başkanı
ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra durmuş olan kıtaların
kumandanlarına "geleceksiniz" dedim. Parça parça koşmak sureti
ile istenilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin sonunda düşman
hareketi sonuçsuz bırakıldı, öncekinden de daha hakim bir
duruma geçildi." Yaver Cevat Bey o gün arkadaşlarına o
tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı. "Kimsenin
geçemediği ateş içinden telaşsız ve tevekkülle yürüyerek
ilerideki arkadaşlarına yiyecek ve kuvvet taşıyan o fedakar
genci paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada
mükafatlandırmış. Paşa dedi ki: "4 Ağustos'tan 6 Ağustos'a
geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustos'a geçeceğim, O gün, Yani
8 Ağustos sabahından başlamak üzere düşmanın bir taraftan öbür
tarafa asker sevk etmekte ve gemilerden bazı kıtalar
çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cephede
sessizlik vardı. Öğleden önce Küçük Anafartalar batısında
bulunan kıtalara gittim, alınan tertiplerde bazı değişiklikler
yaptım. Karargaha döndüğümde durumu daha şüpheli görüyordum.
Onun için, ihtiyatta bulundurduğum tümenlere hemen silah başı
etmelerini telefonla emrettim. Bu sırada idi ki, gittikçe
artan top sesleri ile beraber düşmanın taarruzu geçtiği
anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafarta köyünün genel olarak
batısında bulunan tümenlerimize, Yusufçuk tepesi, İsmailoğlu
tepesi ve Azmak ile Kayacıkağılı arasındaki alana karşı idi.
Taarruz olunan cepheye sevk olunabilecek kuvvetler Turşun köyü
kuzey batısındaki 9. Tümen ile Sivli köyü civarında bulunan 6.
Tümen ve 8. ve 4. Tümenlerin ihtiyat kuvvetleri idi. 9. Tümen
önce harekete geçirildi. 7. Tümeni Sülicek ve İsmailoğlu
tepesi bölgelerinde takviye etmesini, diğer bir tümenin Küçük
Anafartalar üzerine yürümesini, öbür tümenlere, düşmanın
topçuları ile taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına
almalarını, kısaca bütün cephede gereken tedbirlerin
alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cepheye
gönderdiğim ihtiyat kuvvetlerinin ulaşabilmeleri için zaman
geçecekti. O zamanı kazanmak gerekiyordu. Elimde bir süvari
tugayı da vardı. Bu süvari kıtasının varlığı bende şöyle bir
hatıra uyandırdı: Fransızlar, Seddülbahir cephesinde,
piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını
yayılmış olduğu halde bizim hattımıza saldırmışlardı. Bu
Fransız süvarilerinin ateş karşısında korkusuzca ölüme
koşmaları hoşuma gitmişti. Bu harekete cidden şövalöresk
bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ötesi yok
işte, ölüme kucak açıyorlar, arkalarındaki piyadeyi korumak
için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne resmi yapılacak
cesaret ve fedakarlık tablosudur! Bundan dolayı hemen bizim
süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım, İsmailoğlu
tepesine taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle
durdurmasını kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari
kumandanı olan bu arkadaşımız bütün asil cesaretini bu
münasebetle gösterdi. Bana istediğim zamanı kazandırdı.
Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu tepesi ile Azmak
deresinin kuzey ve güneyindeki mevzilerimizi şiddetle
bombardıman ediyordu. Henüz tamamlanmamış olan siperlerimiz
barınılmaz bin hale geliyordu. En mühimi, birçok düşman
bataryaları ateşlerini Yusufçuktepesi'ne toplamışlardı. Düşman
bütün cephe üzerine piyadesi ile de taarruz ediyordu.
Topçularımızın, piyadelerimizin hiç sarsılmadan açtıkları ateş
sayesinde bütün bu cephelerdeki düşmanın ilk taarruzu telefat
verdirilerek püskürtüldü. Öğleden sonra 4 ile 4.5 sıralarında
tahminle bir tümen kadar düşman kuvvetinin birbiri arkasında
birkaç kademe olan Laletepe'den ilerlemekte olduğu görüldü. Bu
düşman Kuvvetleri Mestantepe ve Kayacıkağılı'na doğru
yanaşıncaya kadar pek çok telefat verdi. Ve birçok defa durmak
zorunda kaldı. Bazı kısımları darmadağınık bir hale geldi.
Fakat herhalde ilk taarruzu yapan düşman kıtaları takviye
olundu. Ve ikinci defa olarak tekrar taarruza kakttı. Bu defa
da Yusufçuktepe'sine karşı yapılan hücum defnedildi. Yalnız
bir jandarma bölüğümüzün geriye çekilmesi üzerine orası hemen
takviye olunarak bir süngü hücumu ile düşman o noktadan da
atıldı. Düşman saat 6(sonra) ya doğru taarruzunu üstün
kuvvetlerle ve erleri ingiliz soylu kişilerinden oluşan ikinci
süvari yaya tümeni ile üçüncü defa olarak yine
Yusufçuktepesi'ne girdi. Tarafımızdan birinci hatlar takviye
olunarak yaptığımız taarruzla düşmanı o tepeden attık.
Üstünlük bizde kaldı. Düşmanın Azmak güneyinde yaptığı
taarruzlar da püskürtüldü. Böylece 8 Ağustosta düşmanın en az,
biri taze olmak üzere üç tümenle yaptığı taarruz sonunda onbeş
yirmi bin kadar kaybı oldu. Düşmanın maksadı, gene
Kayacıkağılı, İsmailoğlu ve Yusufcuk tepelerini ele geçirmek,
cephemizi yarmaktı. Ve bu hat içine doğuya ilerleyecekti.
Gerçekten pek büyük azim ve inat ile bir çok taarruzlar yaptı.
Kıtalarımızın ve başlarında bulunan kumandanlarla
subaylarımızın metanetleri, fedakarlıkları sayesinde düşmanın
hücumları göğüs göğüse, süngü süngüye karşılanarak imha
edildi. Sonunda başarı bizde kaldı". Paşa, General
Hamilton'un raporunda aynı güne rastlayan olayları hikaye eden
sahifeleri yüksek sesle okudu ve bana dedi ki: -Görüyor
musunuz, işte. O da bu yenilgiyi kabul ediyor. Yalnız önceden
göremediği zorlukları bu yenilgiye sebep gösteriyor. Halbuki
benim ve kıtalarımın içinde bulunduğumuz zorluklar, ki
onlarınkinden daha az değildi. Ve kendi söylediğine göre "üç
tümenden de fazla olduğu anlaşılan ve hele damarlarında bir
damla ingiliz kanı dolaşan her bir ferdi iftiharından
titretecek derecede ulvi bir manzara" arzettiğini söylediği
ingiliz soylu kişiler tümenini mağlup etmek icin benim
kullandığım kuvvetlerin miktarını Hamilton harp tarihinde
okuyacağı zamana Türk askerlerini, Türk subay ve
kumandanlarını herhalde ingiliz tümenin ululuğundan daha
yüksek bulacaktır. Bundan eminim.Sir Hamilton adı geçen tümen
erleri için diyor ki: "Bu derece seçme erlere zamanımız
muharebelerinde pek seyrek rastlanır" Bunu bölme kabul edersek
o halde bizim 34-64 alaylarımız ki onlanları mağlup etmiştir,
efradına dünyanın hiçbir ordusunda rastlamak ihtimali olmadığı
itiraf olunmalıdır. Yalnız Sir Hamilton'u parlak gayesine
ulaşmaktan alıkoydukları için ingiliz kumandanının (Türkler
ikinci veya-süvari tümeninin gırtlaklarına yarışıp hadlerini
bildirmekten kendilerini kurtardıkları için pek talihli
imişler) sözünü pek bayağı bulurum. Ve buna karşılık şu
cümleyi kullanmağa kendimi mezun sayarım: İngilizlerin varlığı
ile pek iftihar ettiği ikinci Mavend yaya süvari tümeni
erlerinin temiz kanlı ve mert Türk kahramanları karşısında
dayanamaları bence bizim için daha iftihara değer. Gerçekten
Türkler insan takatinin üstünde bir güç
göstermişlerdir. Şimdi gelelim 13 Ağustos muharebesine,
anlıyorsunuz ki sekizden on dörde kadar olan günlerin
olaylarının sözünü etmeye lüzum görmüyorum. 14 AĞUSTOS
KAYACIKAĞILI MUHAREBESİ O gün düşman yoğun topçu ateşi
ile Kayacıkağılı cephesinde bulunan tümenimizi ateş altına
alarak oradaki siperlerimizi döğmeğe başladı. Bu öğleden sonra
saat dörtte büsbütün şiddetlenmiş. Buna gemi topçuları da
katılmakta imiş. Mustafa Kemal Paşa, düşmanın o cepheye bir
taarruz hazırlamakta olduğuna kesin olarak hükmetmişti.
Oradaki tümen kumandanına, böyle bir taarruza karşılık maksadı
ile hazırlanması için gereken emri vermiş. Aynı zamanda mümkün
olan topçularına da o istikamette ateş açtırmıştır. İhtiyat
tümenlerinden birine de hazırlık emri verilmiş. Gerçekten de
düşman adı geçen cepheye taarruz etmiş. Mustafa Kemal Bey
oradaki tümen kumandanından belirli bir haber alamadığı için
kendisine telefonla şu emri veriyor. "İlerdeki kuvvetleri
kullanacak kimsenin orada bulunmadığını anlayarak müteessir
oluyorum. Her halde birinci hatlar yoğunlaştırılmalı. Düşmanın
hücumu halinde hemen süngü ile karşılanacak ihtiyat taburları
birinci hatta yaklaştırılmalı. Bunun böyle yapıldığından ben
emin olmalıyım. Rica ederim, icratınızı hemen
bildiriniz." Aynı zamanda demin sözünü ettiği ihtiyat
tümenini de o cepheye hareket ettirmiş. Kurmaylardan pertev
beyi de haber subayı olarak oraya göndermiş. Almakta olduğu
haberler eksikmiş. Bununla beraber düşmanın siperlerimize
girmiş olduğuna kanaat getirmiş. "tümen kumandanının
verdiği haberlerle durum aydınlanmıyordu. O kadar ki bu tümen
kumandanına güceniyordum. Saat 6.15 (sonra)da da kendisine bu
emri verdim." dedi. -Mümkünse lütfen okur musunuz? -Ben
şu haberi bekliyordum. Siperlerimize giren düşman mahvedilmiş,
düşman siperlerine askerlerimiz girmiştir. Bundan başka hiçbir
haber bence önemli değildir" işte bu emri verdim. -Sonuç ne
oldu efendim? -Bu emirden sonra gelen raporda da açıklık
yoktu. Bunlarda, hareketin iyice hava karardıktan sonraya
ertelenmesine müsaade etmem isteğinde bulunuluyordu. Bunun
üzerine yeni bir emrimde dedim ki: "Düşmanın tardı için
gecenin gelmesini bekliyerek bir an bile kaybetmek katıyen
caiz değildir. Düşman da karanlıktan faydalanarak fazla
takviye kıtaları alır. Çevik hareket ederek düşmanı hemen
tardetmeniz isteniyor. Gönderdiğim takviye kıtaları ile
irtibat kurunuz. Onları cephe gerisine yaklaştırınız ve bana
bildiriniz". Bu tümen cephesinde o gün ve bütün gece sabaha
kadar birçok defalar kanlı boğuşmalar olmuş. Sonunda düşman
maksadını elde edememiş. Bundan başka bizim için pek parlak
bir başarı denecek derecede de fazla kayıplara
uğramış. 14/15 gece yarısından sonra düşman Mestan tepeden
Yusufçuk tepesine taarruza kalkışmışsa da piyade ateşlerimizle
bu da püskürtülmüş. Paşa dedi ki: -İşte bu Kayacıkağılı
muharebesinden sonra sonuna kadar artık ciddi hiçbir muharebe
olmamıştır. Bu uzun zaman içinde gereksiz, gerekse düşman
tahkimat ve tertibatla meşgul olduk. Bütün anlattığım bu
maharebelerde düşman pek büyük kayıplara uğradığı ve bizim
üstünlüğümüz altında kalmaktan kurtulamadığı için bütün
ümitleri kırıldı. Ben 27 Kasımda rahatsızlandım. -Demek her
gün sarsıp emellerinden uzaklaştırdığınız düşmanınızın
kaçtığını görmediniz! -Hayır... Fevzi Paşa Hz.lerini (sonra
Genel Kurmay Başkanı, Mareşal) yerime vekil bıraktım.
İstanbul'a geldim. -Kaçış haberini nerde aldınız
efendim? -Zannederim on gün sonra, ingilizlerle,
Fransızların topraklarımızdan kaçtığını İstanbul'da işittik.
Sonradan Kurmay başkanımın buna dair verdiği rapora dayanarak,
ingilizlerin bu hareketini izah için başka kelime aramağa
lüzum görmüyorum. Bu kelimenin en geniş manası ile "kaçtılar,
kaçtılar" diyeceğim. Bu kendilerince başarılı bir kaçıştır"
dedi. Ve gülümsedi. Bu kadar zaman bana şu özetleri
vermek için yorulan kıymetli Zate teşekkürler ettim. Ve
askerlik hayatına istanbul'dan Yafa'ya sürülmekle başlayan,
Hareket ordusu gibi, Trablusgarp ve Balkan muharebeleri gibi
memleketin en tehlikeli zamanlarında can verircesine vazife
başına atılan bu kahramanın elini sıktım. İçimde ona karşı
derin bir hürmet, İstanbul çocuğu ruhu ile derin bir şükran
olduğu halde yanından ayrıldım. Şişli 28 Mart- sene
1334(1918) |