|
Bitkiler alemi ile ilgili antik kaynaklardan elde
ettiğimiz ilk dokümanlar (Babil k aynakları,
Homeros destanları) bitkilerin yararları ve tıbbi kullanımı hakkındadır.
Homeros, yapıtlarında bitkileri açık bir şekilde yabani ve
kültür formları olarak ayırmaktadır. Tüm verdiği bilgiler Anadolu
bitkileri ile ilgili olsa da, bölgenin zengin florası sayesinde önemli
bilgilere ulaşılmaktadır. Bu bitkiler arasında, günümüzde de
Anadolu'nun ve de Yunanistan'ın büyük bir zenginliğini oluşturan zeytin
ağaçları yer almaktadır. Zeytinin Yunanistan'a Kafkaslardan
Prometheus tarafından getirildiği aktarılır. İlk Yunan
filozoflarının üzerinde durduğu konu, insanla diğer hayvanların
karşılaştırılması ve bitkilerin ayrı bir grup olarak ele alınmasıdır.
Pisagor Felsefe olukunun önde gelen temsilcisi Empedocles'e
(Akragas'lı) göre dünya 4 elementten (ateş, su, toprak, hava) meydana
gelmiştir. Bu elementlerin sonsuz ve ölümsüz olduğunu ve canlı
oluşumlarının bu güçlerin cismi oluşturan çekim ve itim güçleri sayesinde
meydana geldiğini düşünmektedir. Bitkilerin de, hayvanlarda olduğu gibi
bir ruhlarının bulunması yanında, özlem, üzüntü gibi hislerinin ve
duygularının da bulunduğunu söylemektedir. Bu düşüncesinin doğruluğuna
kanıt olarak dal ve yaprakların güneşe yönelişini, keslen bu organların
yerine çıkan yenilerinin de benzer şekilde hareket etmesini göstermektedir.
Empedocles bitkilerin hayvanlardan önce oluştuğunu ve bitkilerde
organizmanın bir bütün oluşturmadığını ve her bir organın bağımsız
yaşadığını düşünmektedir.

Anadolu'nun yetiştirdiği ve dünyanın bilimsel gelişimine yön vermiş önemli
düşünür ve bilim insanı Aristo [384 BC (Stagira) - 322 BC (Chalkis)]
ise (Aristo'nun okulu Behramkale'de restore edilmektedir, 2003) cisimleri
canlı ve cansız olarak ayırmaıştır. Aristo'nun bitkiler konusundaki
çalışmaları hakkında çok sınırlı bilgilere sahibiz, ancak O'nun hayvanlar
alemi hakkındaki düşünce ve çalışmaları asırlar boyunca batı düşünce ve
felsefesini ve de eğitim sistemini derinden etkilemiştir. Çalışmalarında
doğanın sınıflandırılabileceğini ve cansız maddeden canlıya doğru sürekli
bir geçişin varlığını anlatmaktadır. Aristo bitkilerin hayvanlarla
cansızlar arasında biryerde bulunduklarını ve zaman zaman
bitkilerden hayvanlara geçişlerin olduğunu savunmaktadır. Deniz canlıların
bu sınıflandırmadaki yeri konusunda emin değildir. Rönesans dönemine kadar
"ruh" kelimesi bu anlamda kullanılmış olup kastedilen bugün bizim
anladığımız "hayat" anlamındadır. O zaman hayat nedir? Bitkiler neden
canlılar aleminde yer almaktadır ve cansız varlıklardan farkları nedir? Bu
soruya pek çok cevaplar verilmiştir. Aristo'nun cevabı canlıların düşünme,
hissetme, hareket etme ve büyüme yeteneklerinin varlığını içerir.
Bitkilerin topraktan aldıkları ile büyüdüklerinin farkında idi, ancak
bitkilerin, hayvanların aksine erkek ve dişi özellikleri aynı bireyde
taşıdıklarını ve varlık sebeplerinin meyvelerini üretmek olduğunu
düşünmekte idi.

Aristo'nun öğrencisi olan Teofrastus
(371-286 BC) bitkiler üzerine iki önemli eser yazan ilk botanikçi ve bilim
adamıdır. Hem Aristo'nun kütüphanesine hem de yayınlanmamış eserlerine
sahip olma ayrıcalığını yaşamış, tamamlanmamış eserleri üzerinde
çalışmalarını da devam ettirmiştir. Hayatının sonuna kadar Atina'da
yaşamış, çok sayıda öğrencisi olmuş, büyüklüğü, hangi bitkileri içerdiği
ve ne kadar hayatta kaldığı konusunda bilgiye sahip olmadığımız ilk
botanik bahçesini kurmuştur. Biri bitkiler alemi diğeri de vejetatif
büyüme hakkında iki önemli eser vermiştir (De
historia plantarum ve De causis plantarum). Bu iki
eserin asırlar sonra bilim dünyasına kazandırılması, 15 yüzyılda Papa V.
Nicolas'ın Yunanlı T. Gaza'ya bu eserleri Latince'ye (Treviso, 1483)
çevirmesini istemesi ile gündeme gelmiş ancak, kaybolan bu hatalarla dolu
çeviriler yerine daha az hatalı yeni bir çeviri 1497'de yapılmıştır. Uzun
süre bu eserler botanik eğitiminde tek kaynak olarak yer almıştır.
Romalılar döneminde 1300-1400 farklı bitki türünün
bilindiği tahmin edilmektedir. Romalılar daha çok bitkilerin pratik
kullanımı üzerinde durmuşlardır, mesela bitkilerin soğuktan etkilenmemesi
için camla üzerlerini kapatmışlardır. Dioskoride bitkilerin
farmakolojik potansiyeli üzerine çalışmış ve asırlar boyunca bu konuda
otorite olarak kabul görmüştür. Beşyüzden fazla farklı bitki türü
tanımlamıştır. Dioskoride'den sonra batının karanlık çağı başlamaktadır ve
Orta Çağın bu ürkütücü zamanlarında ne yeni bir bilgi ne de yeni fikirler
ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Arap uygarlıkları Antik Dönemdeki
gelişmeleri Avrupa'ya aktarmaya devam etse de ilk orijinal çalışmalara
ancak Hildegard von Bingen'in (1099 - 1179) 300 civarında
farklı bitkiyi tanımlaması ile rastlıyoruz. Gerçek anlamda bilimsel
botaniği tekrar keşfeden ise Laningen'den Saint Albert the Great
(1193 (?) - 1280)
olmuştur. Çalışmaları Batı Bilim çevrelerini derinden etkilemiştir. Yeni
bilgiler çok sayıda gezgin tarafından da Batı dünyasına aktarılmıştır.
Bunlardan Venedikli Marko Polo 13 yy. ikinci yarısında Orta
Asya ve Çin'in büyük bir bölümünü gezmiş, bitkiler, ülkeler, insanlar ve
hayvanlar hakkında Avrupa'ya çok değerli bilgiler aktarmıştır (bambu.
baharat, pamuk, şeker gibi). Rönesans döneminde Antik Çağ'ın fikirleri
tekrar popüler olmaya başladı. Kuzey İtalya'da ilk kurulan üniversitelerle
birlikte ilk Botanik bahçeleri de kurulmaya başlanmıştır (Padua
(1543 or 1544), Pisa (1545) ve Bologna (1567)). Avrupa'nın geri kalan
kesiminde de ilk üniversiteler kurulmaya başlanmıştır (Leiden (1577),
Montpellier (1593) ve Heidelberg (1597)). Takip eden 17 ve 18. yy.
larda geniş ölçekli eğitim (herkezin tüm bilgileri öğrenmeye çalıştığı
eğitim sistemi) devam ederken, bir yandan da özelleşme, uzmanlaşma eğitim
dönemi başlamıştır. Bitkiler alemini kapsayan tüm türlerin incelenmeye
çalışıldığı doğal sistemde isminden bahsedilebilecekler arasında J.
Jugius [1587 (Lübeck) - 1657 (Hamburg)], J. Ray
(1628 - 1705) ve tabii ki
CARL
v. LINNÉ [1707 (Rashuld, South Sweden) - 1778 (Uppsala)] yer
almaktadır.
Morfolojik karakterleri tanımlamasının yanında halen kullanımına devam
edilen binomiyal isimlendirmenin babası olarak bilinmektedir. Tür ile
Linne ismi özdeşleşmiştir. Kendisi Anatomi ve Tıp profesörü olup daha
sonra Uppsala Üniversitesinde Botanik profesörü olmuştur. Biyografisi K.
Hagberg tarafından 1946 yılında yazılmıştır.
CARL v. LINNÉ'nin
temel çalışması 1735'te yayınlanan Systema naturae'dır. Bu eser
1759 yılında 10 uncu baskısını yapmıştır. Önemli diğer çalışmaları ise
şunlardır: Fundamenta botanica (1737), Bibliotheca botanica
(1736), Flora lapponica (1737), Hortus Cliffortianus (1737),
Critica botanica (1737), Flora svesica (1745),
Philosophica botanica (1751) and Species plantarum (1753).
O'nun önderliğnde Uppsala uluslararası bir botanik araştırmaları merkezine
dönüşmüştür. Hem bitki hem de hayvanların sistematiği konusunda önemli
katkıları olmuş, yetiştirdiği öğrencileri de bu çalışmalara zenginlik
katmıştır. Hemen aynı dönemlerde modern biyolojinin başka bir dalında da,
Hücre Biyolojisi, mikroskobun icadı sayesinde gelişmeye başlamıştır. Diğer
taraftan Fizyoloji de 16.yy dan itibaren botaniğn bir dalı olmaya
başlamıştır.
İlk çağlarda herşey çok daha kolaydı! Bilim adamları
organizmaları ya Hayvan ya da Bitki olarak sınıflandırmakta idi.
Hayvanların özellikleri arasında, sinir sistemlerinin varlığı,
heterotrofik beslenme gibi özelliklere sahip olmaları yer almaktaydı.
Bitkiler ise sitoplazmalarını çevreleyen bir hücre duvarına sahip olmakla
birlikte fotosentez de yapabilmekteydiler. Bakteri ve funguslar genellikle
fotosentez yapmamakla birlikte hücre duvarına sahip olduklarından
bitki-benzeri organizmalar sınıfındaydı. Günümüzde hücre duvarı
yapılarının aslında çok farklı olduğunu bilmekteyiz. Bu basit
sınıflandırma sisteminde belirgin kök/gövde/yaprak sistemine sahip olmayan
bitkilerin Thallus adlı bir yapıya sahip oldukları için bu gruba
Thallophyte denmektedir. Bakteriler, funguslar ve algler bu basit
sınıflandırmda Thallophyta grubuna dahil edilmiştir.
Ancak, daha temel bir sınıflandırmaya göre organizmalar prokaryot ve
ökaryot olarak ikiye ayrılmaktadır. Ökaryotik hücreler (bitki, hayvan ve
funguslar) bir nükleus, internal membran sistemi (mitokondri gibi
organellerde) ve 80S ribozoma sahiptir. Buna karşın, bakteriler çok farklı
bir prokaryotik organizasyona sahiptir. İnternal zar sistemleri yoktur,
DNA ayrı bir çekirdek yapısı içinde değildir ve 70S ribozom ile farklı
flagellar yapılara sahiptirler.
|