VETİRE VE HİSSİYAT

Dr. Hakkı Açıkalın

Benim gibi idrâk ve hikmet bilgisi fukarası bir şahsın bu mevzuları derinliğine ele alırken yapabileceği maddî ve fikrî hatalar affola, diye başlayalım.

Beni, vardığım noktaya getiren vetirenin en belirleyici unsurlarından biri (belki de birincisi) nefsî-fizikî hayatımı ihâta ettiğine inandığım mânevî (ruhî) hayatımın ihânete uğradığı/uğratıldığı inancı; ve bu hâliyle bu hayatın yaşanamayacak kadar tiksinti verici olduğu hakikatidir. Bu noktada emmâre nefs insanı parayla, karşı cinsle (cins-i lâtîf), aileyle, sosyo-kültürel, sanatsal, siyâsî çevreyle, maddî menfaatlerle yüzleştirir ve tüm bunların insanı gerçekleştiren, vareden ve yeniden üreten kıymetler olduğunu telkin eder. Kırılma bu noktada gerçekleşir (veya gerçekleşemez). Ya elinizin tersiyle bütün bu kokuşmuş mevcut düzene ait değerleri bir tarafa itersiniz ya da teslim olursunuz. Ondan sonra ne olduğu/olacağı ayrı bir mevzu. Herhâlde en zor olanı da bu biyolojik ve içtimâî şartlanmayı aşabilmektir. Bu adımı mühim addediyorum.

Aslında insan bu tür bir “break-point”i yaşamadan çok daha önceleri, şahsiyetin tekâmülünün emekleme evresinde, hayat denen şeyin pek de keyif verici olmadığını ve arzular doğrultusunda sürdürülemeyeceğini, içtimâî bariyerlerin ağır bir baskı oluşturduğunu, herşeyin zıddiyet yani düşmanlık ekseninde hareket ettiğini ve tüm bu hâdisâtın hayatı çirkinleştirdiğini hayal-meyal düzeyinde de olsa farkedebilmektedir.

Bu flû şuur durumu bilâhare netleşmekte ve bir üst şuur seviyesine taşınarak determine edilebilmektedir. Bu determinasyon noktası aslında mânevî bir sükûtun, bir harabiyetin ve bir “yenildim mi?” korkusunun da tetikleyicisi olmaktadır. Bunun bendeki yansıması “şahsiyetsizleşiyorum”, “köleleşiyorum”, “hiçleşip yok oluyorum” şeklinde oldu. Kırılma burada gerçekleşmek zorundaydı. Öfkemi, nefretimi ve direnişimi profesyonel seviyeye çıkararak örgütlemem gerektiğine burada karar verebildim. “Adam gibi bir karar verebildim” diyebildiğim en mühim lâhzalardan biri buydu. Avant-garde (Avangard) -öncü- bir orientasyon (yönlenme/yönlendirme) iddiasıydı bu.

Mevcut yaşamın normları iğrendirici ise, kendi çıkışımı ve kararlılığımı bir “savaş ilânı” olarak değerlendirdim. Bu savaş yürütülmeliydi; hem de en rafine metodlarla. Bir ressam, bir heykeltraş, bir balet, bir estetik cerrah inceliğiyle, sanatkârâne, hassasiyetle yürütülecek bir savaş... Burada “cihad”, “mücâhede”, “mücâhid”, “cehd” gibi kavramları ısrarla kullanmıyorum zira kendimi bu yüce kavramlara lâyık görmüyorum.

PKK’lı fedâ aksiyonerlerinin “Hayatı öylesine seviyoruz ki, uğruna ölümü göze alıyoruz.” şiârı gerçekten de sarsıcıdır. İleri derecede hayranlık ve saygı duyduğum bu insanların bu aksiyonları yanında benim, hayatın tiksindiriciliği karşısında attığım adımın bir anlamda cüce kaldığını ve mânâsızlaştığını acıyla gördüm. Yine İBDA’nın, HAMAS’ın, Hizbullah’ın, Cihad el İslâm’ın, Al Qaeda’nın, Taliban’ın, Hizb’üt Tahrir’in, GİA’nın ve diğer birçok teşkilâtın fedâ eylemleri, hücum aksiyonları ve verilen şehidlerin mânevî baskıları altında ezildim/eziliyorum. Evet bugün dünyanın her yerinde yeni form arayışlarına giriliyorsa işte bu büyük insanların sayesinde oluyor. Ben, bu şahsiyet diriliş ve yücelişini kendi şahsımda teksif etme çabası içindeyim

Eğer hayat denilen “varlık”, düşmanı bu kadar çok olan ve her mânâda canına kastedilen bir “entite” olarak, kendini boğmakla mükellef içtimâî realiteler dâhilinde bir mânâ bulacaksa, bunun yegâne yolu ve metodu “inkılâbî savaş”tır. Hayat(ımız) tamamen bu “savaş”ın zaferine bağlıdır. Bu, Clauswitz’in veya SunTzu’nun savaşa yüklediği mânâların çok ötesinde, semâvî buudu olan ve vâveylâsı Arş’a çıkan bir “savaş” ve “zafer”dir.

Savaş sanatın anasıdır. En ağır ve en acımasız şartlarda kendini fedâ aksiyonlarına yatıranlar bize zafer gibi çok zor bir vazifeyi yüklüyor. Ve eğer zafer olmayacaksa da (ki böyle bir ihtimâli kabul etmiyorum) iğrenç olarak nitelediğim bir hayat formunu nihâyete erdirmiş olurum. Peygamberâne çıkışlarda ise zafer muhakkaktır. Gündelik ölçülerle düşünmek ve yaşamak, peygamberâne mûcizelerle ve çıkışlarla çelişir. Mûcizevî olan, aktüel düşünmenin ve hissetmenin çok fevkinde ve onunla taban tabana zıt bir hâli ifade eder. Bugün sıradan bir insan bile mevcut hayatın kendisine ıstırap, öfke ve boğuntudan gayrı bir şey sunmadığını tesbit pozisyonundadır. Mesele, bunu hissettiği hâlde bilince taşıyamamasıdır.

İddia sahipleri, geliştirmek istedikleri faaliyetleri için en rafine aksiyonlara başvurmak durumundadırlar. Aksi takdirde, boğucu çelişki beynimizi darmadağın edecektir. İnkârcılığı telkin eden aktüalite gerçekliğine gırtlağımıza kadar batarız. Bütün hücrelerimiz, güncellik denilen zehrin tesiriyle birer birer ölürler.

Hissiyatta doğrultu, keskinlik, derinlik ve çarpıcılık yoksa büyük militan, büyük aksiyoner, hatta normal bir “sosyal varlık” bile olunamaz. Maymunlaşmaya, keklikleşmeye karşı ayağa kalkmak, “alışmışlık”tan kurtulmakla mümkün. “Alışmışlık”tan ve “şartlanma”dan kurtulmanın en ileri pratik aşaması fedâ aksiyonudur.

Fedâ aksiyonu...

Fedâ aksiyonu başlıbaşına bir sistem olup, savaş kazandırıcı niteliği vardır. Fedâ hahikati, düşmanın ileri derecede paranoyak hâle gelmesini sağlar. Fedâ aksiyon-savaşının en temel özelliği de budur. Meselâ Metris aksiyonu müthiş bir fedâ aksiyonu-savaşı örneğidir. Şehâdetler yaşanmış, fakat bu mücadele neticesi, düşmanın kemmî gücüne karşın kof olduğunu göstermiştir. Başta Kumandan olmak üzere bütün zindan kadroları en zor şartlarda 99 vetiresini başlatmış ve öncü rolünü oynamıştır. Aslında -benim zaviyemden- 99 vetiresi bir mânâda Anadolu Fedâ Savaşı’nın başlangıcına delâlet eder. Yaşanan şehâdetler, direniş ve fedâ aksiyonunun birlikte zirveleştirdiği tarihî pratiklerdir ve ben bu kahramanlıkları doğru kavramada kifâyetsiz kalıyorum; anlamaya çalışıyorum.

Hiçbir önlem geliştirilemeyen tek savaş fedâ savaşıdır; ve dönem, bu eylemliliği dayatıyor...

Başta Filistin olmak üzere, dünyanın her yerinde inkılâbî savaş tarzında değişiklikler oluyor. Özellikle son beş yıllık dönemde bayraktarlığını HAMAS’ın yaptığı fedâ aksiyonerliği gitgide yaygınlaşmakta ve emperyalizmin elini kolunu bağlamaktadır. PKK, fedâ eylemlerine 96 yılında Dersim’de, Zilan’la başlıyor; Apo’nun Suriye’den ayrılmasıyla esir edilmesi ve bir süre sonrasına kadar 60’ın üzerinde fedâ eylemi gerçekleştirilmiş ve devamı halinde netice alınacağı bilindiği hâlde eylemler aniden bıçak gibi kesilmiştir. Şubat-Mayıs 1999 döneminde gerçekleştirilen birçok eylemi de İBDA-C’li gönüldaşlar devam ettirebilmiş fakat PKK’nın tavrındaki ikirciklik neticesi bu eylemler durmuştur.

HAMAS’ın ve İSLÂMÎ CİHAD’ın fedâ aksiyonları, dünyaya meydan okuyan zulüm iktidarı ve İslâm düşmanı İsrail Yahudi devletini deli etmiş ve 2000 Ekim’inden 2001 sonuna kadar 125 bin İsrail vatandaşı İsrail’den göç etmiştir. Her yahudi, kaybedeceği çok şey (mal-mülk, çoluk-çocuk ve tabiî can) olduğu için adrenalin (epinefrin) deryasında yüzüp evlerinden dışarı çıkamamaktadır. İsrail İsrail’e zehir oluyor, mezar oluyor.

Yine Sri Lanka’da Tamil Eelam Kamplanları (LTTE) gerçekleştirdikleri fedâ aksiyonlarıyla merkezî hükümeti masaya oturtmayı başardı.

Önümüzdeki dönemde (99 sürecinin bir gereği olarak) Anadolu ve Mezopotamya alanlarında fedâ eylemlerinin başlayabileceğine ilişkin veriler var, ki bu aksiyon vetiresi düşmanın ömrünü azaltır. Fedâ eylemleriyle halkın inkılâbî “zor”u, birlikte neticeye varır.

Bir vechesiyle "kendinden zuhur" budur!

www.drhakkiacikalin.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1