|
BİRAZ PLATONAS (PLATON)... Dr. Hakkı Açıkalın Platonas (Platon/Aristokles), Ruhun ölümsüzlüğü fikrine ulaşırken kendi urucunu gerçekleştirir ve yeryüzünde (Kosmos) ve Yeraltında/Ölümötesinde (Άδης (Âdis)=Hades) herşeyi fehmeder. Tabiatta mevcudat birbirleriyle merbut olduğundan kelli, Ruh-u İnsânî eşyâdan birini müşâhede ettiğinde, inceleme-araştırma yoluyla eşyânın hakikatine vâsıl olabilir, eşdeyişle yaratılmadan evvelki hâlinde (Âyân-ı Sâbitinde/hakikatinde) mevcud olan bilgisini hatırlayabilir. Ona göre, Ruhta Doğru tasavvurlar (Ευθυφρον=Efthifron), şuursuz (Άθελητος=Âthelitos) bir hâlde bulunurlar. Bunlar ilk olarak bir rüyâ gibi kımıldanırlar; münâsib sualler ve tedkiklerle nihâyet bedihî hâle gelirler. Buna nazaran; öğrenmek, ezelde bilinmiş olan birşeyi hatırlamaktan (şuur seviyesine taşımaktan=Ανάμνηση=Anâmnisi) gayrı birşey değildir. Böylece Ορθοδοξία (Orthodoksîa=Dosdoğru kanaat) ile Επιστήμη (Epistîmi=Bilgi) arasındaki zıddiyete dikkat çekilmiş oluyor. Platon, Ruhun, ezelî mevcudiyetinden neşet eden hatırlamalarını Sallantılı Tasavvurlar görür. Buradan hareketle de Η βασική Άρχη της επιστήμη (İ Vasikî Ârhi tis epistîmi=Bilginin temeli, temel ilkesi) kontekstinde bir fikir gelişir. Fakat Platon üst dil-üst mânâ buudunu devreye sokmaz/sokamaz. Bu noktada Hırka-i Tecridden bir parantez açalım: ...Abdülaziz Debbağ Hazretlerinden işittim, diyor, Ahmed İbn-i Mübârek: Süryânî lügâtı, bütün diğer lisânlara sârîdir. Bütün diğer lisânlarda mevcud olan hece harfleri Süryânî lisânında da mânâları haizdir. Meselâ Arab lisânında AHMED ismi, bu isimle müsemmâ olan zâta delâlet eder, onun adıdır. Süryânî lisânında ise AHMEDin mânâsı, Ahmed kelimesindeki baştaki üstün olan hemze bir mânâya delâlet eder, sâkin olan Anın ayrı bir mânâsı vardır. Kezâ M harfi başka, H başka, M başka, D başka mânâlara gelir. Meselâ PERAKLİT kelimesi İbrânîce bir kelimedir. Rasûlullah Efendimize ad olarak vazedilmiştir. Süryânî dilinde ise bütün harfler ayrı ayrı mânâya delâlet eder. Fakat insanoğlu zamanla cehâletinden bunları anlamaz olmuşlardır. Süryânî lisânının esâs icâd edilmesiyle saf bir mârifet elde edilir ki, bunda cehâlete yer yoktur. Hattâ konuşanlar arasında daha söylenilmeden mânâ anlaşılır. Dinleyenin zihninde söylenenin bir harfinin işâreti mânâyı anlamasına kâfî gelir. Çünkü Süryânîcede konuşmaktan gâye mânâya dalmaktır, yoksa kelime kalabalığı değildir. Bunun için Süryânîce konuşmağa ancak büyük keşif sahibi veliler muktedir olabilirler veyâ bu bu mertebede ervah (Ruhlar, canlar) konuşabilir. Melekler de mârifet üzere yaratılmış olduklarından onlar da bir harf ile veyâ birkaç harf işâretle konuşurlar... Πέρα (Pêra): Yunanca; öte, öteye, oraya, orada, karşı mânâlarında Πέρας (Pêras): Nihâyet, son, hitâm mânâlarında Κλήσις (Klîsis): Çağırma, dâvet, çağırı, celb Κλητήρ (Klitîr): Mübâşir, müjdeleyen, haber veren Πέρας-Κλητήρ (Pêras-Klitîr=Nihâî müjde verici, nihâî mübâşir=Περακλητήρ (Peraklitîr) Meşhur tasavvuf araştırmacısı Mırmıroglou, Περακλητοςun (Peraklitos) Ahmed mânâsına geldiğini belirtiyor. Pêrâ: İbrânîce; lider, prens Pêra: Saç Pâreh: Mısır krallarının nâmı, Firavn. Pârâs: Ayırmak, bölmek, ayırarak ilân etmek (Netleştirmek) Pârâes: Savaş atı, savaş arabası atı, süvârî Perâth: Fırat Nehri Kôl: Bütüm, hepsi, her, herbir, küll Kâlâ: Bütünlenmek, bitmiş olmak, hazır olmak, imhâ edilkiş olmak, infaz edilmiş olmak, durdurulmak, ara verilmek. Kâllâ: Gelin, üvey kız Kâlâl: Mükemmelleştirmek Pârâs-Kôl: Herşeyi ayırıp, bölüp netleştirmek Pêrâ-Kâlâ: (Herşeyi) hazır olan lider, nihâî lider Pêrâ-Kâlâl: Mükemmel(leştirilmiş) lider Platonas (Aristokles) muhtemelen kadîm Süryânîceye vâkıf olmadığı için Doğru Tasavvurlarının üst dil-üst mânâ buudunu es geçti/noksan bıraktı ve Mefhumlar İlminden ve bu ilmin köklerinden beslenemedi. Her ne kadar Bilginin Temelini kavram felsefesinde arasa da... Platonas bilgi ile varlık arasında bir korelasyon olduğunu kabul eder ve Mefhumları Hakikat veyâ Hypostasis (Υπόσταση) (Dayantı, uknum, esâs, cevher, zât) olarak idrâk eder. Onların (Mefhumlar) başlıbaşına bir âlem teşkil ettiklerini tesbit eder. Platonasa göre, İdea Vahdettir, Ahaddır (bölünemez tek), değişmezdir, ezelî-ebedîdidir. Hissedilen nesneler (Objeler) ise biteviyye meydana gelirler, değişip-dönüşürler ve ifnâ olurlar. İdea Το ον οντος (hiç oluş hâlinde olmayan), Nesne ise hep oluş hâlinde olup hiçbir zaman varolmayandır (γενέση=yenêsi). Hasseyle algılanan nesnelerin karşısında cismânî olmayan idealar (Ασωματα Ιδέες) vardır. Burada Platonasın Πράγμα (Prâgma: Şey, nesne, obje, nen) veyâ Σώμαdan (Sôma: Cisim, beden, gövde) kasdı Tasavvuftaki Âlem-i Efâl (Fiiller-Eylemler Âlemi), Ασωματα Ιδέεςden (Asomata İdêes: Cismânî olmayan idealar)den kasdı ise, Âlem-i Mânâ veyâ Âlem-i Esmâdır (Mânâ veyâ İsimler Âlemi). Bu âleme Τοπος Νοητος (Topos Noitos=Aklî Mekân, Akılla kavranan mekân) der Platonas. Άρετηnin (Âreti=Fazilet) kökeni ona göre bu âlemdedir. Platonas, Ruhun evvelâ bu dünyada (ve Somaya/bedene müteâllik olarak), bilâhare Άδηςte (Yeraltında, Berzahta) varolduğunu fehmedebiliyordu. Şimdi onu (ruhu) İdealar Âlemine taşıması gerekiyordu. Aslında Ruh, başlangıçta (Στην Άρχη [Stin Ârhi]) İdealar Âleminde bulunmaktadır. Oradan yeryüzüne (Efâl Âlemine) iner. Suver-i Hayalden sonra bu mevzuda başka şeyler de yazabilmeyi umuyorum... |