PKK GERÇEKLİĞİ VE DERSLER

Dr. Hakkı Açıkalın

PKK; tüm dünyadaki "Ulusal Kurtuluş Hareketleri"nin etkisiyle, 1970’li yılların ortalarında ortaya çıkan ideolojik-siyâsî bir harekettir. PKK (Partiya Karkeran Kurdistan-Kürdistan İşçi Partisi), kendisini devrimci-sosyalist ve ulusal kurtuluşçu olarak tanımladı. Yâni, hem bağımsız bir Kürdistan mefkûresi yerine getirilecek hem de sosyalist ideolojiye bağlı olunacaktı. Doğruyu söylemek gerekirse, PKK, “hayat boyu" başkanlığının ve önderliğinin bir ürünüdür ve bu gerçekliktir ki, bugün hâlâ PKK’yi, Abdullah Öcalan’dan koparamamaktadır. Yadsınamayacak olan bir diğer realite de PKK’nin dünyanın en uzun süreli gerilla savaşlarından birini yürütmesinin ardından, Apo’nun öngörüsünün, tahlil gücünün ve ihtirasının olduğudur. PKK içinde Apocu (Apoist) öngörü ve hırsa, kin ve öfke gücüne yaklaşabilen başka biri yoktur ve bundan sonra da olması beklenmemelidir.

Başlangıç motifleri çok net ve dinamiktir: TC kolonializmi (sömürgeciliği) tarafından tarihten silinmek istenen Kürt halkının diriltilip, kurtuluş yoluna sokulması ve Kürdistan tarihinin yeniden ve şanlı bir zaferle yazılması. Bu noktada bir kısa parantez açıp Apo’yla ilgili bir anektod verelim: İdeolojik grup aşamasında Apo, arkadaşlarıyla birlikte bir düğüne gider. İhtiyar bir adamla sohbet etmeye başlarlar. Yaşlı adam, sohbetin ortalarında, elindeki değneği göstererek Apo’ya şöyle der: “Hiç bu baston yeniden ağaç olur mu?" Kısmet bu ya, Apo’nun gözüne, değneğin üzerinde küçük bir yeşillik çarpar. Bunu, ihtiyara işâret ederek, “Mümkündür!"der ve ihtiyarı memnun eder.

1970’lerin başlarında Apo bir öğrencidir. Etrafında, dönemin sosyalist önderleri Deniz’ler, Mahir’ler, Yusuf’lar, Ulaş’lar, Hüseyin’ler vardır. Apo, bu insanlardan etkilenir, okumaya ve siyâset teorisini anlamaya çalışır. 1970-78 yılları arası PKK açısından “İdeolojik Grup" dönemi olarak tanımlanır. Bu döneme, “Önderlik Eğitimi" dönemi adı da verilebilir. 1978 yılına gelindiğinde PKK ya da “Apoculuk", TC metropollerinin dar ve teorik çerçevesinden Kürdistan’ın şehir ve kasabalarına ulaşır ve örgütlenmeye başlar.

Amaç, kitlede devrimci düşünceyi oluşturmak, ajit-prop yöntemiyle özellikle Kürt gençliğini kazanmaktır. İdeolojik grup hareketi giderek örgütlü ve aksiyoner bir yapı kazanarak siyâsîleşir.

PKK’nin ikinci dönemi 1978-80 yılları arasında yaşanır ve bu döneme “Siyâsî Gelişme" dönemi adı verilir. 26-27 Kasım 1978 tarihinde, Lice’nin Fis köyünde, 35 kişiyle ilân edilen PKK aynı zamanda “Kuruluş Kongresi"ni de yapmış olur. Siyâsî Gelişim döneminin en belirleyici adımı Hilvan-Siverek direnişidir ve devrimci silahlı mücâdelenin nüvesi bu süreçte yatar. Bu dönem öncü halk savaşının kıvılcımlarını da içinde barındırır. 30-40 kişilik bir militan grubunun müthiş mücâdelesiyle gelişen ve ciddi kayıplara da yol açan bu süreçte halk, devrimci mücadeleye katılmaya başlar. Bu gelişmeler kemalist TC rejimini hayli rahatsız eder ve 12 Eylül’ün önemli nedenlerinden birini hattâ belki de, en önemlisini oluşturur.

12 Eylül faşist-kemalist askerî darbesi PKK’nin yurtdışına çekilmesine yol açar. 80-82 dönemi PKK’nin âdeta rüştünü ısbatlama dönemi olup tarihe adını yazdırmaya başladığı devredir. Başta Diyarbakır zindanı olmak üzere, zindanları dolduran PKK kadroları TC’nin en ağır işkencelerine ve zulmüne karşı en güçlü direnişleri gösterirler. Mazlum Doğan, M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek gibi öncü militanların akılalmaz direnişleri PKK’yi belki de tasfiyeden kurtaran en önemli gelişmelerdir. Öte yandan Ortadoğu alanında güçlü bir eğitim sürecinin sonucu olarak ülkeye geri dönüş örgütlenir. Bu, Kürdistan’ın direniş tarihinde bir ilk’i oluşturur. Ülkeye geri dönülmektedir. Diğer Kürt kalkışmalarında böyle bir pratik yoktur, burada yenilmek kavramı reddedilmektedir. 1981 Temmuz’unda Parti 1. Konferansı, 1982 Ağustos’unda ise Parti 2. Kongresi gerçekleştirilir.

1982’den itibâren ülkeye dönüş başlar. Aslında 1983 Temmuz’unda planlanan fakat daha sonra yaklaşık 1 yıl ertelenen, 1984, 15 Ağustos devrimci atılımı bu dönüşü taçlandırır. Eruh ve Şemdinli eylemleriyle (planda Çatak da vardı ancak bu eylemden vazgeçildi) birlikte silahlı propaganda dönemi profesyonel düzeyde başlamış olur. Kürtleri ve dünyanın diğer ezilen halklarını yeni bir heyecan dalgası sarar. Bu süreç aynı zamanda savaş ve ordulaşma kavramlarını gündeme getirir.

Daha o zamanlar parti içi tasfiye eğilimleri de gelişmeye başlar. İşte Apo’nun “talent”ı (ustalığı) burada yatmaktadır. Apo, bütün eğilimlere “Tasfiyeciliğin tasfiyesi" adlı kitapta anlattığı gibi, “tasfiyeciliğin tasfiyeciliği" ile yönelir.

1986 yılında gerçekleştirilen 3. Kongre’yi, Abdullah Öcalan şöyle tahlil eder: “Burada, çözümlenen, kişi değil sınıf, Ân değil, tarihtir!". Bu analiz, Kürt kişiliğinin çözümlenmesinin de başlangıç ifâdesidir.

87-90 dönemi, gerillanın Kürdistan’da yaygınlaştığı ve oturduğu dönemdir. Serhildanlar da bu dönemin ürünleridir.

90’da yapılan 4. Kongre’ye TC’nin cevabı da tarihîdir: “Topyekûn Özel Savaş" ya da Kontr-gerilla eylemliliklerinin yaygınlaştırılması ve azgınlaştırılması. Böylelikle, TC’nin Kürt politikası artık tamamen kıyım ve katliam üzerine şekillenmeye başlamış ve bu yolda her türlü araç meşrûlaştırılmıştır. Gerillanın başarısı ve yükselen halk ayaklanmaları, halk iktidarı sinyallerini vermeye ve devrimci direniş çelikleşmeye başlar.

Peki neler oldu da, 25 yıllık mücadele süreci, bu devâsa politik ve askerî örgütlülük , bu azim ve cedel ruhu âdeta buharlaştı ya da en azından böyle bir görüntü vermeye başladı? İşte bunun nedenlerini doğru tesbit edebilirsek, geleceğe mâtuf dersler de çıkarabiliriz.

İdeolojik ve Stratejik açıdan;

Ulusal Kurtuluş ve Sınıf mücâdelelerini önceleri birlikte yürütmeye başlayan-başlama iddiasında olan-PKK, zaman içinde ve doğal olarak Ulusal Kurtuluş’u ön plana çıkardı. Aslında bunda şaşılacak bir şey de yoktu ve hattâ olması gereken de buydu. Gel gör ki, ideolojik şiar gereği, ML retorik, sınıf mücâdelesi itkisini-sözde de olsa-örgüte dayatıyor ve zaman zaman ağırlaşan bir yük hâlini alıyordu. Âdeta, bir yemin edilmişti ve dönülemiyordu. Bütün bunlara rağmen Apo, pratik süreci iyi kontrol ettiği için, bu boyut gözden kaçırılabiliyordu. Askerî başarı, ideolojik çetrefilleri örtebiliyor ve çıkan cılız sesler boğuntuya gidiyordu.

Sınıf mücâdelesinin gelişmesi için yoğun bir sosyalizm ve ML ideoloji eğitimi ve uygulaması gerekirdi ancak bunu çelen bir somut gerçeklik mevcuttu zira kadroların büyük bir çoğunluğunun ciddi bir ideolojik formasyonu ya hiç yoktu ya da çok düşüktü. O nedenle işin alfabesinden başlanması gerekiyordu. Tabiî olarak bunun koşulları da mevcut değildi çünkü öncelikli olan gerilla mücâdelesiydi (askerî mücâdele). Yürütülen ideolojik eğitimler hem zaman açısından çok kısa (3-6 ay) hem de içerik açısından tartışmalıydı. Bunu perdelemenin lafzî argümanı olarak da, “Devrim içinde eğitim” gibi iri ama zayıf bir anlayışa sığınılıyordu. Açıkça söylemek gerekirse, ideolojik eğitim adı altında verilen eğitimin de, sosyalizm ya da ML ile çok fazla örtüştüğünü söylemek zordur. Bu eğitim, sanki yeni bir ideolojinin, “Apoizm"in eğitimi gibiydi. Bunun tartışması parti içinde yeterince yapılmadığı ve giderek Apo “idolleştirildiği" (putlaştırıldığı) için, başlangıçta üzerinde hatırı sayılır derecede durulan sosyalizm ütopyası yavaş yavaş “naylonlaştırılmaya" başladı. Bu noktada, PKK ideolojisinin ne olduğunu tam olarak söylemek kolay değildir. İşte, olayın en yakıcı tarafı da buydu! Bunu daha iyi anlamak için belki de Apo’nun kendi değerlendirmelerine bakmak gerekecektir:

Evet, şimdi ben neden buraya kadar geldim? İnanılmaz fırsatlarla birlikte tesadüfleri birleştirdim diyeceğim. Kesinlikle çok marifetli olduğumu yalnız ve yalnız buna dayanarak buraya geldiğimi belirtmeyeceğim. Ama iyi sezebildiğimi belirtebilirim, fırsat denilen kavramdan haberim olduğunu söyleyebilirim. Ve bir de çok çabalıyım. Tarzım biraz önemlidir. Tarzım, egemen sınıfların beklemediği bir tarzdır. Hiç ciddiye almadıkları bir tarzdır da. Deniz Gezmiş'in pratikçiliğinin yani taktisyenliğinin çok daha gelişmiş bir biçimini ben geliştirdim".

(Daha sonraları bu tarzın aslında egemen sınıfların beklediği bir tarz olduğu apaçık görülecektir).

Dikkat edilirse, fırsatçılık, taktisyenlik, pratikçilik kavramları öne çıkıyor. Teori, ideoloji, kavramsallık, kùltùr pek yok.

Apo, çok eleştirdiği M.Kemal’den, bilinçaltında etkilenmiş olmalıdır zira, M.Kemal’in bir ideolog ya da bir teorisyen olmadığını, tek bir kitabı bile bulunmadığını, yazı yazma yeteneğinin bulunmadığını, partisinin, örgütünün ya da hareketinin olmadığını, Osmanlı paşalığı titrini kullanarak birçok başarıya ulaştığını ve bunu şahsî yetenekleriyle ve pratikçilik-fırsatçılık yoluyla gerçekleştirdiğini, bu nedenle cumhuriyeti ilân etmesinin, bir kültürel ya da ideolojik birikime dayanmadığını, tamamen tepeden inme bir anlayışla olduğunu söyler. İlginçtir, Apo’nun da, kendi elleriyle oturup yazdığı bir kitap yoktur, ama konuşmalarından derlenmiş sayısız kitap mevcuttur, aynı M.Kemal’in, diskurları (söylevleri), nutukları gibi.

Kuşkusuz, Apo’nun çok ilgi çekici değerlendirmeleri de var ve insanı etkiliyebiliyor: “Benim olağanüstülüğüm şurada: Çocukluktan beri kendimi titizlikle korudum. Bunun ilginç bir hikâyesi vardır. Birisi, genç bir kız: ‘Biz her gün, fahişeleşen topluma benziyoruz, ama önderlik çok bâkire birisi gibime geliyor’ diyordu. Gerçekten insan bâkiresiyim diyebilirim kendime. Siz ise, mallı-mülklü veyâ sınıflı toplumun üretim mekanizmalarına göre yaşıyorsunuz. Ama ben kendimi ‘bâkire’ yaşatırım veyâ kendimi pisliğe bulaştırmam. İyi bir tesbit. İnsanlığın hiçbir kirine, pisliğine bulaştırmama…Gücümü buradan alıyorum. Siz ise darbe yemişsiniz. Bir işgâlci, bu bir düşüncedir, bir eylemdir, bir mülkiyettir, bir yaşam alışkanlığı, bir keyfiyettir. Bunların hepsi baştan çıkarma olarak değerlendirilirse, böyle binlerce yaşadığınız durum vardır. Farkımız burada.

Saflaşma hareketi! İnsanı temiz kılma hareketi oluyor benim hareketim. Ve nitekim herkes bunu az çok PKK’de görüyor. PKK’nin ilginçliği burada, özgünlüğü burada. Herhâlde, benim en belirgin tanımım böyle yapılabilir".

Apo, kendini bir saflaşma hareketinin önderi olarak tanımlıyor ve de âdeta bir çocuk gibi arı, tertemiz ve “neredeyse günahsız" biri gibi ortaya koyuyor. Bunun gerçekliğini kesin olarak bilmemiz mümkün değildir ancak bu durum genelde bilgelerde, azizlerde, evliyâlarda ve nihâyet peygamberlerde rastlanan bir durumu andırıyor. Burada bizzat Apo’nun anlattığı bir anektodu aktarmak yararlı olacaktır: “Şemdin Sakık (Zekî), bana sen tanrısın, sana ulaşılamaz diyordu. Bu sözlerin altında nelerin yattığını çok sonraları anlayabildim. Bana, sen tanrısın, yeryüzünde ne işin var, sen yukarıda otur, krallığını oradan yönet, ben de senin peygamberin olarak yeryüzünü senin adına yöneteyim demeye getiriyordu".

Meselâ Lenin’le Marks’la ilgili birkaç sözünü ve onlara nisbetle kendi konumunu nasıl değerlendirdiğine bir bakalım:

Marks sadece (iktidar) sözünü söylüyor. Benim durumum çok farklı, benim için söz söyleme işin en basit kısmı. Lenin onun örgütsel esaslarını söylüyor. Benim için örgütsel esaslarını söylemek de çok basit bir iş. Onlar, sınıf mücâdelesi diyor. Benim, sınıf mücâdelesi demem de çok sıradan basit bir iş.

Sorunlu adamlarla da devrimi yürütme… Lenin bu konularda bizdeki kadar derin değil. Biz, bu noktada tam bir büyük usta gibiyiz. Onun düşünemediği çok şeyi, aslında derinliğine ele almış, uyguluyoruz. Lenin’de sınırlıdır örgüt içi sorunları çözme ve hattâ çaresizdir de. Bir nevi aydın gibi durur. Benimki fırtınalı bir savaşçılıktır. Hücrelerine kadar savaşçılıktır. Lenin’in aklına gelmez, Mao’nun da. Bizimki çok ileridedir. Savaşım düzeyinde, örgüt düzeyinde kesin ilerlemişiz. Bizim durum kabaca Lenin’in örgüt anlayışıyla izah edilemez. Onu aşıyor".

Apo, Lenin’i, Marks’ı, Mao’yu aştığını, onların kendisinin gerisinde olduğunu belirtiyor. Ama, zaman ve olaylar-olgular Apo’yu haklı çıkarmamaktadır. Mao, 25 yılı aşkın bir devrimci mücâdeleyle Maoist Çin’e, Lenin, Bolşevik devrimine ulaşabilirken, Apo, Kürdistan ya da Ortadoğu Halklar Devrimi’ni gerçekleştirememiş, Marksist ideolojinin yerine de ilkeleri ve nasları netleştirilmiş ve çelikleşmiş bir ideoloji ikâme edememiştir.

Örgütte, Apo’yu tanrı, aziz, peygamber ya da bilge gibi görenlerin sayısı çok fazladır. Apo da bundan rahatsız değildir. Kendisini kıyasladığı şahsiyetler ya bilgeler, ya büyük ideologlar, ya da peygamberlerdir:

" -Başkanım, birkaç bin yılı bulan, insanı insandan giderek uzaklaştıran bir gidişat, kapitalizmle, emperyalizmle birlikte giderek çok çirkinleşen bir insanlık manzarası var dünyamızda. Son dönemdeki çalışmalarım içerisinde, bundan, aşağı-yukarı 3000 yıl öncesine bakmaya çalışırken, sizin şimdi yeniden çözmeyi hedef aldığınız insanlığın sorunlarının, 3000 yıl öncesinden tartışılmaya başlandığını gördüm. Örneğin, Platon’un yâni Sokrates’in öğrencisinin…

-Ona benziyor muyum?

-Evet başkanım"

Apo, Platon’a benzemekten hoşlanıyor kuşkusuz ama Platon’la sınırlanmaktan da pek mutmain değil:

Uygarlık İblisi’nin ayartmalarından dolayı insanlar beni hâlâ kolayca kandırabileceklerini inanıyorlar. İblisliğin kendisi zâten bir ayartma, bir hırsızlık hareketidir. Şimdi, benim durumum bunun tam tersi. Dolayısıyla, örgüt içinde inanılmaz ölçüde bir kandırmacılık var. Ben bu arkadaşların durumunu anlıyorum. Yaşam tarzları iblisçedir. Ama bizde de direniş var. Yani, İblis’e karşı direnme hareketi çok köklü. Ben uyuyan bir melek değilim. Çağın peygamberi gibi büyük bir savaşım içindeyim. Yani, filozofluktan öteye bizimki biraz peygamberce bir eylem olarak da tanımlanabilir. Öyle, kendimi halkın anladığı bir peygamber olarak değerlendirmiyorum. Bir mü’min falan da değilim. Çağsal bazı peygambersel özelliklerle birlikte olmaya çalışıyorum. Daha göklerde olanı arıyorum… Müthiş bir seçkinciyim, tam bir ilâh gibi, mutlak kural… Korku, açlık vb. güdüleri terbiye etmekte ustayım. Bu ustalığı gösteren kişi yok… Ben şu ânda bir tekniğim, aslında örgüt tekniğiyim, bütün PKK bir yana ben bir yana… Filozoflar bu noktada zavallı, benim düzeyim çok farklı. Filozofların bir ömür boyu söyleyeceğini ben bir dakikada söylerim".

Ve noktayı koyuyor: “Felsefemde, öncelik, sonralık, ilk ve son yoktur".

Bu sözler insana, "Vel evveli, Vel âhiri, vel zahiri, vel batıni"yi hatırlatıyor!..

Evet ama, Apo’nun bahsettiği İblis’i, beğenmediği Uluslararası emperyalizm, ayrıntılarda gizliyor, Apo’yu gitgide daralan bir çemberin içine hapsediyor ve nihâyet son darbeyi Kenya’da vuruyordu. Neden Kenya? Kenya, yıllardan beri MOSSAD ve CİA’nin Afrika’daki en büyük “konak-devlet”lerinden biridir (Ethiopia, Tanzanya, Nijerya ve Güney Afrika Cumhuriyeti de diğerleridir). Devlet başkanı Daniel-Arap Moi yahudidir. Kenya ve Tanzanya’ya yönelik büyük eylemlerin altında da bu hakikat vardır. İran’a karşı, 1982 yılında tasarlanan darbe hareketinin planı, Sudan’daki Anti-İslâm mücâdele ve bilumum hıyânetler bu ülkede kotarılıp, uygulamaya konulmuştur. İsrail bu işin ideolojik örgütleyicisiyken, Fahd ailesi, Pehlevîler, Kaşıkçılar, Saatchi ailesi, Tallal ailesi, Hüsnü Mübârek ve taifesi, Tunus devlet başkanı ve M. Kemal’in aziz dostu Habib Bourgiba’nın yetiştirmesi Zeynel Abidin Bin Âlî ve ekibi, Tara ailesi (ENKA), İngiliz dolar milyarderi yahudi Goldsmith ailesi, Pakistanlı dönme İmran Han, Fas kralı Hasan, Kuveyt kraliyet ailesi ve daha birçok hânedan da dünyanın bu kirli arka bahçesinde üretilen işlerin finansörlüğünü üstlenmiştir. Hâl böyleyken, Yunanistan’da bulunduğu sırada, Apo’ya Kenya ya da Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ve daha sonra da traji-komik olarak, İsrail’in en etkili olduğu bir diğer muz-ada, Seychelles’in dayatılması, buna karşı, kendini filozofların, ideologların hattâ peygamberlerin üzerinde gören Apo’nun bundan bi-haber olması (hakikâten de bi-haberdir) çok mânidardır. Bu eksikliği sadece kadroların yetmezliğiyle izah etmek zordur zira Apo’nun uluslararası bağlamda çok yakın ilişkileri vardır ve birileri ona bunu mutlaka söylemiş olmalıdır (olmalıydı). Kendisi tamamen “cahil” bırakılmıştır. Bunun bilinçsiz bir gelişme olduğunu iddia etmek imkân dahilinde değildir. O hâlde ortada tek bir ihtimal kalıyor: Apo’nun, kendi etrafında dönenlere vakıf olamaması! Bunun nedeni de, yalnızca konjenital (doğumsal) kabiliyetlerle bu işin yürümesinin mümkün olmadığı, formasyonun çok belirleyici bir şart olduğu ve etrafındaki çemberin sahiplerini çok çok iyi özümsemiş olması gerektiğidir. Somut olarak ifâde etmek gerekirse, başta Apo olmak üzere hiçbir PKK kadrosu, Tevrat’ı, Kabbala’yı, Zohar’ı, Judaizm’i, Siyonizm’i, Protestanizm’i, esoterizmi ve bunlara bağlı olarak Tarih bilimini doğru analiz edememiştir. Bolşevik devrimin, Avrupa modernizminin, Nazizm’in ve pozitivizmin arkaplanlarını irdelememiş ve genel bilgilerle kendilerini kısıtlamışlardır. Herşey duygusal taşmalarla çözülmeye çalışılmış, âyinci tarz başını alıp gitmiştir. Bu, onların hayatî hatası olmuş ve trajik son adım adım gelip dayanmıştır. Bundan sonraki süreçte de, PKK veya onun ardılları (Kürt mücâdelesi) bu analizi en derin boyutuyla yapmadığı takdirde aynı âkıbete muhatab olacaklardır.

Apo, 1997 yılı stratejisini de şöyle ortaya koyuyor: "1997 yılına girdiğimizde, hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar muazzam bir pratikleşme, ordulaşma, özellikle de taktikte bir netleşmeyle birlikte hayata geçirmenin pratik hazırlıkları ileri düzeye gelmiştir. En eski PKK’lilik, en yeni PKK’lilik gibi bir dönüşüme uğruyor. Son gerçekliğimiz, iç yapımızı sorgulama düzeyimiz, büyük açılımlar göstermiştir".

Dikkat çekici kavramlar, pratikleşme, ordulaşma, taktik netleşme… Ama bütün bunların hangi ideoloji doğrultusunda olacağı belirsizdir. Aslında belirli: “En eski PKK’lilik, en yeni PKK’lilik gibi bir dönüşüme uğruyor". Ne demek bu? En eski PKK’lilik, yâni PKK’nin olmadığı dönem, yâni Apoculuk, Apocu pratik. Apo, örtülü bir biçimde, “yeni ideoloji"nin "Neo-Apoizm" olduğunu ortaya koyuyor. Benzer mesajlar, 98 ve 99’da da devam etti. Zafer yılları ilân edildi ve nihâyet bugùn Apocu Sosyalizm retoriği… Israrla yanlışta direniliyor.

Stratejik açıdan yapılan ciddi hatalardan biri de DHP’nin (Devrimci Halk Partisi) üretilmesidir. Apo, PKK’nin Türkiye’de (Batı’da) yeterli metropol faaliyeti geliştiremediğini gördü ve bunu-belki de haklı olarak-Kürt köylü tarzının eksikliğine bağladı. Şehirli-Türkler’in bu işi çözebileceğini düşündü. Ama, hangi şehirli-Türkler bu sorunu çözebilirdi?, bunu Apo da bilemiyordu. 5. Politik Rapor’da bu yönlü yakınmaları vardı ve eğer elinde Türkiye Devrimci hareketinin kadroları olsa, bu devrimi çok kısa bir zamanda kotarabileceğini vurguluyordu. (Bu da temel yanılgılarından biridir). Eğer Türkiye devrimci hareketi başarılı olacak olsaydı, bunu kendi başına da becerebilirdi zira analitik kapasite itibârıyla, Türkiye Devrimci hareketi PKK’den fersah fersah ileridedir fakat farklı zaaflar onların da sonuca ulaşmasına müsâde etmemiştir ve bu hatalar düzeltilmediği sürece de şansları olmayacaktır.

Suçlu olan yine kadroydu fakat kimse işin ideolojik tarafını kurcalama cesâretini gösteremiyordu. Sanki, bir ideoloji var da, bunun siyâsî, diplomatik ve askerî kurumları çalışmıyormuş gibi bir illüzyon yaşanıyordu.

Bir fizibilite yapacak danışmanı da yoktu. Her hâl-ü kârda DHP kuruldu. Sonucun hüsrân olacağı baştan belliydi ve öyle de oldu. Bulunan Şehirli-Türkler, Yozgatlı, Sivaslı, Mersinli, Çorumlu, Tokatlı, Antalyalı, Manisalı, Uşaklı, Afyonlu vs. ya da, Ankara-taşra, İstanbul-taşra, İzmir-taşra kökenlilerdi. Yâni, kentsoylu kültürleri yoktu, kentli-köylülerdi ve rafinman (incelik) problemleri vardı, “işin puştluğunu” bilmiyorlardı, hepsi “saf” çocuklardı ve megapol onları çok kolay yuttu, tùketti. Öte yandan Apo’nun karizmasından da kurtulamamışlardı. Ağızları açık bir biçimde annelerini bekleyen kuş yavruları misâli Apo’nun sihirli-büyülü manevralarını bekliyor, medet umuyorlardı. Bir diğer boyut çok genç olmalarıydı, 17-20 yaş. Sadece genç değil, ideolojiden, siyâsetten, burjuva kültürden, kaliteli eğitimden de yoksundular. Fidandılar. Onları ayakta tutan tek şey enerjileriydi. Ne stratejiden ne de taktikden haberleri vardı, aralarına ajanlar da giriverince, çok çabuk kırıldılar. DHP, ölü doğmuş bir çocuktu. Bu, Apo’nun Türkiye (Batı) üzerindeki hesaplarını, kısa-orta vâdede, boşa düşürdü.

Son tahlilde, stratejiler taktikleşti, taktikler stratejileşti. Önderlik Kurumu adı verilen kurum Apo’nun şahsında kristalleştirildi, Çelişkiler büyüdü ve iş 16 Şubat'a’geldi, dayandı.

Kadrolar boyutu;

PKK’nin terminolojisiyle ifâde etmek gerekirse; Sosyal militanlaşma gerçekleştirilemedi, Metropol gerillacılığı başarılamadı, kavrama ve özümseme konusunda ciddi eksiklikler yaşandı, olanaklardan doğru biçimde yararlanılamadı, çarçur edildi, yetinmeci kişilik başgösterdi, aşırı umutçuluk, Pollyanacı dejenersyon, ne oldum deliliği aldı başını gitti, emeğe verilen değerde süreç içinde aşınma meydana geldi, yetkinleşmede yetersizlikler yaşandı, bahâneler giderek arttı ve sürecin önünü tıkadı, düşman küçümsendi, çocuksuluk ve amatörlük bir türlü aşılamadı, bürokratizm gelişip serpildi, yönetici sorumluluğu kifâyetsiz kaldı, aymazlıklar arttı, sığlık (anhedonizm) gelişti, sadece parti kaynaklarının takip edilmesi, dünyayı okumama, buna değer vermeme, kendini merkeze koyma, kendini kutsama, dinleşme / tarikatlaşma kökleşti, gerçeklikten uzak düşüldü, toplantılar âyin hâline getrilmeye başlandı, kuru propagandacılık azdı, eğitime önem vermeme, ilkelerin aşınması, acı duyma erdeminin güdük kalması, kahredici bir duyarsızlaşma, köylü tarzda direnme, algı-sezgi eksikliği, şartlanmalardan sıyrılamama ve gelenekçiliğin aşılamaması derinleşti, insanın iç gerçekliğini, altüstoluşlarını anlama konusunda isteksizlik netleşti, ağır sorunlar karşısında ezilmeler ortaya çıktı, taktik önderlik bir türlü gelişemedi, partileşme becerilemedi, ulus bilinci yeterince özümsenemedi, doğru yoldaşlık ilişkileri kurulamadı, düşünce savaşı kazanılamadı, eski kişilikten kopulamadı, iddiasızlık baş gösterdi, rafinman (incelik) neredeyse “hiç" mesâbesine indi, memurvârî-hamalvârî pratiklerden kurtulunamadı, sıradanlaşma yaygınlaştı, rehâvet arttı, yoğunlaşma eksikliği kendini gösterdi, vatana bağlılık-ülkücülük geriledi, ihtirassızlık-aşksızlık aldı başını gitti, Öfke ve kin yetersizliği göze çarptı, ideolojiyi bilince taşıma sorunu hep yaşandı, kendini ilân etme çabasında yetmezlikler başgösterdi, devrim vizyonunun darlığı ve çapsızlık çok belirgin hâle geldi, aşırı alınganlık, kolaycılık ortalıkta kol gezmeye başladı, fetih ruhu hiç olmadı, öngörüsüzlük hep vardı,strateji üretilemedi, tekleşmeler ortaya çıktı, savaş gerçeği kavranamadı, görevden kaçıldı, modern dönemin hastalığı olan “Fatigue Syndrome” (Yorgunluk Sendromu) apaçık ortaya çıktı.

Tüm bu nedenlerle, “Partimizin sosyalizm anlayışı ve partimizde gerçekleşen sosyalizm, dünyada yaşanan sosyalizmleri aşmaktadır. Sosyalizm, insanın toplumla ilişkilerini en özgürce belirlemesi, toplumsal gerçeklikten kopan ve onun üstünde yer alan, bastıran, sömüren herşeye karşı olması, bilimde, siyâsette ve üretimde topluma verebildiği kadar alması durumudur. İnsanın en büyük iddiası, çözümü ve kendini yeniden gerçekleştirmesi demektir" nev’inden açıklamalar, teori yazmalar mevcut gerçeklikle örtüşemiyor.

Bütün bunların yanına Apo’nun son 1.5 yıllık retoriğini koyduğumuzda nasıl bir armoniden söz edebiliriz? Kürdistan’da sömürü sona mı ermiştir, Kapitalizm’in Kürt ülkesindeki baskı ve sömürüsü ortadan mı kalkmıştır, İstilâ ve talan sona mı ermiştir, Kapitalist kolonializmin güçleri, Kürt yurdunun adını ve Kürt halkının varlığını tarihten silme pratiğinden vazgeçme eğilimine mi girmiştir, imha cihazları ülkeden mi çekilmiştir, parçalanmış Kürdistan, birleşmiş midir, Ortadoğu halklar federasyonu mu meydana gelmiştir, Otonomi, federasyon, konfederasyon ya da bağımsız devlet mi kazanılmıştır, TC'nin tarihî Kùrdistan siyâseti sona mı ermiştir, statüko mu değişmiştir, iki halkın hükümetleri, ortak meclis mi oluşturmuştur, Adem-i merkeziyetçilik mi zuhur etmiştir, Kürtler’in itibârı mı iâde edilmiştir, “Demokratik Cumhuriyet"mi ilân olunmuştur, kim ne kazanmıştır? İlerici olduğu kabul edilen “Devrimci Zor-şiddet" neden birden "gerici" ilân edilmiştir, YDD (Clintonist-Globalist) ideolojiyi kabul eden başka bir sosyalist örgüt var mıdır, PKK önderliğinin görüp de başkalarının göremediği gerçek ne ola ki? Bu sorular cevaplarını mündemiçtir.

Sorun bir türlü çözülemiyor, çözülemez de çünkü başta da söyledik, Apoist ligasyon, İslâm devrimi+ Sovyet Devrimi ve Fransız burjuva devrimi’nin (Apo böyle değerlendiriyor) sentezidir. Ancak bu sentez bir türlü homojenleşememiş, örgüt kimi zaman sosyalist değerlerin, kimi zaman burjuva değerlerin kimi zaman da dinî değerlerin (İslâm veyâ Hristiyanlık) etkisi altında kalmış, bunlardan hiçbirini stratejisi olarak önüne koyamamış, aksine “Apoizm” adı altında ve ampirik olmayan yöntemlerle evdemonize etmeye (mutlaştırmaya) kalkışmıştır. Yukarıda bahsi geçen ideolojilerin hiçbiri elastik değildir, olamaz da. O hâlde, onları zorla bağlayan (birarada tutmaya çalışan) anlayışı, bir gün gelip, birlikte boğazlamaya kalkarlar ki, mevcut durum bunu göstermektedir ve ůstelik bundan da tabiî bir şey olamaz, hiçbir ideoloji, kendini farklı bir siyâsetin payandası yapmayı kabul etmez hele, taktik hesapların malzemesi olmaya asla mùsâde etmez, onun ùstùne çullanır. Apoizm sentetik ideolojisi, uzlaştırmaya, ehlileştirmeye ve nihâyet kullanmaya kalktığı ideolojiler tarafından salvo atışa tâbi tutulmaya başlanmıştır. İleriki aşamalarda bunun etkisi daha fazla hissedilecektir. Bu zorlama kimya, Apo iksiriyle kısmen tutmuş ancak post-Apo (Apo sonrası) süreçte sihir bozulmuştur. Kadrolar bu ağırlığı kaldıramamaktadırlar. Bu kimya kurulamamakta (formülü bilinememekte), taktik-stratejik önderlik yürütülememekte, ne olursa olsun “sihirbaz"dan medet umulmaktadır. Mahpus Davud’un! sihirli mızrağı da mahpustur ve Calûd’un (Goliath) hareket alanı alabildiğine gelişmiştir. 3 farklı ideolojiden 4. İdeoloji (Apocu sosyalizm) çıkmaz. Bunu iki yaşındaki çocuk da bilir.

Dinî açıdan;

Apo, gençlik yıllarına (üniversite yıllarına) kadar inançlı bir müslüman olduğunu, namaz kıldığını, 1966 yılında Necip Fazıl’ı dinlediğini ve ondan çok etkilendiğini, ona hayran kaldığını, üniversite yıllarıyla birlikte, sosyalist gençlikten etkilenmeye başladığını ve yönünü sosyalizme çevirdiğini belirtir. Ancak, özellikle PKK’li yıllarda, Apo, İslâm Devrimi’ni (İslâmiyet’in ortaya çıkışı) dünyanın 3 büyük devriminden biri olarak algıladığını açıkça ifâde etmekten kendini alamaz.

Sosyalist gözle din gerçekliğine şöyle bakar: “Din gerçeğine komünizm adı altında inkârcı yaklaşım, genelde olduğu kadar, özellikle Ortadoğu halklarında çok tehlikeli bir etki yaratmıştır. Bu yaklaşımın halktan soyutlanmaya, dolayısıyla da gericiliğin oldukça güçlenmesine yol açtığını hemen belirtelim. Hattâ denebilir ki, din gerçeğine inkârcı yaklaşım, diyalektik materyalizmin kaba uygulanması anlamında olup, Ortadoğu devrimlerinin gelişmeyişinin en önemli nedenlerinden birisidir. Klasik komünist partiler, Ortadoğu sahasında 70 yıldır varlıklarını sürdürüyorlar. Ama, en izole olmuş topluluk durumundadırlar. Bunun esaslı-özellikle ideolojik-nedenlerinden birisi de, dinî gerçeğe, ‘komünistler tanrı tanımaz’, ‘din eşittir gericilik’ şeklindeki yanlış yaklaşımdır. Böylece, daha işe başlar başlamaz bu sözlerle adım atıldığında bütün toplum karşıya alınmış olur. Bunu yapmakla, bilimsel sosyalizmin başına en büyük kötülük, sosyalistlik adına getirilmiş olur. Bu, mevcut klasik komünist partilerin pratiğinde tamamen açığa çıkmıştır"

Apo’nun bu değerlendirmeleri aynı zamanda PKK’nin de düstûrudur. Gerçekten de, geçmişte özellikle Türkiye sosyalist hareketinin de içine düştüğü bu yanlışı Apo iyi tahlil etmiş ve bundan partisini büyük ölçüde korumayı başarabilmiştir. Ancak, iç mesajlarında, şu gerçeği hep vurgulayagelmiştir:

‘Sosyalizm eşittir İslâm’, ya da ‘İslâm Sosyalizmi’ deyip sosyalizmin bağımsızlığını, bilimselliğini inkâr etme yoluna sapamayız".

Sosyalist retoriği koruma ihtiyacı bâzen insanlara âyinin gereğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle, Apo da, sık sık küçük sosyalist âyinler düzenler ve bu âyinler sırasında, sosyalist eğilimli kadroların yüreklerine su serperdi.

Yahudilik konusuna şöyle değinir: “Yahudi dini, millî bir din olma açısından hem en eski, hem de sınırları en dar çizilmiş bir dindir. Bu dinî felsefede, yahudi toplumunun, tanrı tarafından en yüce kılınması, bütün insanlığın üstüne oturtulması ve tüm insanlığın egemenliği altında olması, toplum olarak kutsallaştırılıp yüceltilmesi durumu vardır. Dikkat edelim, böyle bir yaklaşım, yahudiliğin daha sonraki olumsuz işlevine temel teşkil edecektir. İlkel klan-kabile dinleriyle daha sonraki insanlığın tek tanrılı dinlerinin geliştiği dönemler arasındaki aşamada ortaya çıkmıştır. Yahudi dini, ne klan-kabile dinidir, ne de bütün insanlığın dinidir. O, seçkin yahudi kavminin dinidir. Bu konuda bağnazdır. Son derece şoven, milliyetçidir. Hitler çılgınlığının yahudi düşmanlığında, yahudiliğin bu özelliğini göz önüne getirmek gerekir. Yahudilik, herşeyi yahudiler için öngördüğünden, günümüzdeki katı burjuva-ulusal şovenizmi gibi tehlikelidir ".

Apo, yahudiliği tehlikeli buluyor. Doğrudur ama, 1999 Şubat’ında Almanya’da, İsrail elçilik korumaları tarafından katledilen 4 Kürt yurtseverinin kanları dahi kurumadan, PKK, İsrail’le diplomatik ilişkileri en ileri boyutlara taşımıştır. Üstelik, uluslararası komplonun en önemli ayaklarından biri ve TC’nin biricik müttefiki İsrail olduğu hâlde. Bunu, stratejiyle izah etmemiz mümkün olmadığına göre, her zaman olduğu gibi ve mâlesef taktikle açıklamak zorundayız. Ancak, hâlâ daha ciddi bir kazanım yoktur ortada. İnsan düşünmeden edemiyor, acaba İsrail fobisi PKK’yi de mi sardı? Bunu zaman gösterecek…

Apo’nun Hristiyanlık değerlendirmesi de kısaca şöyle:

Hristiyanlık kendini bütün insanlığın, hattâ ezilmişlerin dini ilân eder. Bütün insanlık kavramı soyut bir kavramdır. Soyut bir kavram, karşılığında ‘tanrı şudur, tanrı budur’ dedirtmez. Soyut kavramın maddî varlığı yoktur. İnsanlık, bu anlamda görünmez, ama son derece etkili bir kavramdır ve karşılığını tek tanrılı dinde bulur. İsa insan olmakla birlikte artık tanrıdır.

Kişi kalkıp, ‘ben büyük biriyim, tanrıyım’ dese kimse inanmaz. Ama, önce büyük din ve büyük dinin büyük tanrısı yaratılır, ardından da kişi, tanrıyı temsil ettiği, olağanüstü özelliklere sahip olduğu idiasını ortaya atar. İşte İsa olayı bu aşamadaki bir olaydır".

İslâm’ın çıkışıyla ilgili Apo değerlendirmelerine bir bakalım: "Muhammed, 'ben‘yalnız Araplar'ın peygamberiyim' demez; çünkü bu, o zamanki koşullara denk gelmez. Yine, İsa ‘ben tanrıyım’ diyor. Bu nedenle Muhammed kendi kendisini tanrı da ilân edemez. Yapması gereken en uygun şey nedir? Geleneklere de dayanarak, kendisini tanrının elçisi, bütün insanlığın peygamberi ilân eder; hem de en son peygamber! Bu tez, günün koşulları açısından son derece gerçekçidir ve devrimcidir. Önemli bir tarihî boşluk sözkonusudur. Tarihin bu boşluğunun önemli bir devrimle kapatılması gerekmektedir. İnsanlık tarihinde ilerici bir noktayı yakalayabilmiştir. Bu konuda hayli yoğunlaşmıştır. Yoğunlaşması Kur'an'ın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Biz nasıl ki, bütün halkların devrim tecrübesini, sosyalizmin tecrübesini özümsüyorsak, Muhammed de o zamanın dinlerinin tecrübesini özümsemiştir. İçlerinden en olumlu yanları almış, en gereksiz yanları atmıştır. Arabın Acem’e üstünlüğü yoktur diyor. Bu, bir anlamda enternasyonalizmdir. Tarihte bu kadar hızlı gelişen, dünyanın dört bir tarafına yayılan devrim örneğine az rastlanır. İslâmlık, son tahlilde, en gelişmiş feodal uygarlık dinidir". Evet, klasik bir değerlendirme…Hz. Muhammed, akıllı, zekî, öngörülü bir bilge kişi, olayları ve olguları doğru tahlil ediyor, konjonktürü takip ediyor ve yeri geldiğinde de kolları sıvayıp siyâsî mücadeleye başlıyor. Diğer dinlerden etkileniyor, onların tecrübelerinden yararlanıyor, oturup Kur’an’ı “kaleme alıyor" ve büyük bir devrime imza atıyor, vs. vs. Yâni, Vahy’i reddediyor. Zaman içinde bu söylemini gizlemeyi tercih etti Apo zira, Ortadoğu gerçekliğini gördü ve ona göre yaklaşımlar içine girdi.

M.Kemal’in İslâm’a bakışını ise, mahkûm eder: “M. Kemal, 1000 yıldır kendilerine hükmeden İslâmî çerçeveye karşıdır, sonuna kadar laiktir. Sonuna kadar Batıcı, tutucu, aşırı şoven, milliyetçi değer yargılarının sahibidir. En şoven bir Türk milliyetçiliğinde karar kılmıştır. Türklük âdeta işte, ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ sözünde görüldüğü üzere, yahudilik dini hâline gelmiştir. ‘Bütün dünya Türklüğe düşmandır’ felsefesi geliştirilmiştir ki, yahudilikte de bu vardır. Bu milliyetçilikle TC daha baştan anti-demokratik şekillenir.

Kemalist ideolojinin, özünde Batı ajanlığını İslâm halklarının çıkarlarına aykırı, karşıt olma temelinde geliştirmesi ve bunu da çok tehlikeli bir milliyetçilik biçiminde somutlaştırması sözkonusudur.

Batı’nın egemenliğine sığınarak, çoktan İslâmiyeti terkedip, onu daha çok halk yığınlarını uyuşturmada kullanarak gelişmek ister. Özünde İslâm’a karşıdır.

Batı’nın en gerici, en şoven emperyalist kesimleriyle, daha dün Hitler’le dostluk ilişkisinde olduğu gibi, bugün onun ardılları ile de ilişkisini sürdürmektedir.

Amaç, tamamen ajan İslâmî bir hareket geliştirmektir. Son derece karşı-devrimci bir öze sahiptir.

Türkiye’de özellikle bu konuda geliştirilmek istenen, ‘Din ve devlet işleri ayrıdır. Laiklik ilericiliktir’ safsatasına inanılmamalıdır. Laiklik aslında Batı’nın ve Siyonizm’in çıkarlarını dikkate alan, Ortadoğu halklarının ise sınıfsal ve ulusal kurtuluşlarını örtbas etmede kullanılan bir yaklaşımdır.

Laikliğin Türkiye’deki gelişimini biz ilericilik olarak değerlendirmiyoruz. İlerletici bir öğe olduğunu kabul etmiyoruz. Bilâkis, laiklik, genelde Ortadoğu halklarına, özelde ise Anadolu ve Kürdistan halkına karşı olan, onların sınıfsal ve ulusal kurtuluşlarına dayatılmış bir Batı oyunudur.

Türk Diyânet İşleri Başkanlığı adı altında, dinin son derece boyun eğmeci ve en silik bir tarzda devletçe kullanılmasına hizmet eden bir kurum vardır. Bu nedenle, Türkiye’deki laikliği reddetmek, karşı-devrimci özünü görmek gerekir. ‘Din ile devlet işleri ayrıdır’ safsatasına inanmamak gerekir. Din, ayrılmaz bir siyâsî yaşamdır; aynı zamanda onun kültürel, moral bir sosyal biçimidir de.

İttihat-Terakki ve Kemalist atılım dönemlerinde tam bir laiklik politikasına sarılınmıştır. Onlar için laiklik; yüzyıllardan beri Türklüğe oldukça hizmet eden İslâmî görüntüyü, İslâmî ideolojiyi ve yaşam tarzını ikinci plana atmak, gayrı resmî ve devlet dışı bırakmaktır. Bunun yerine Batı yaşam tarzını, dinden arındırılmış, hattâ bir anlamda dinsizleştirilmiş yaşam tarzını Türkiye’de veyâ TC sınırları dâhilinde uygulamaktır. Kemalizm’in laiklik ilkesi budur. Bu Batı uşaklığıdır. Bu anlamda TC, laiklik ilkesiyle kendi halklarına, Ortadoğu halklarına savaş açmış demektir. Uygulanmak istenen laiklik, Batı adına objektif ajanlıktır".

Hiçbir yorum yapmıyoruz, herşey apaçık... Ancak, 1999 ve 2000 yılı içinde, Apo’nun M.Kemal, Kemalizm, TC ve laiklik değerlendirmeleri öylesine farklılaşmış ki, insan hangisi Apo diye sormaktan kendini alamıyor, meselâ:

“…Ben bu oyunda kahraman olmak değil, eğer sınırlı da olsa, amaç ve inançlara, bilime uygunsa devlete hizmetin bir eri olarak çalışmanın daha erdemli, değerli olduğunu söyledim, kararlılığımı ortaya koydum. Derinliğine bakıldığına bu, hepimizin tek seçeneğidir.

…Mesele tarihî olarak olduğu gibi tüm Kürtler’i dostluğa, kardeşliğe çekmek, Abdülhamit’in, Mustafa Kemal’in yaptığı kadar yapmak.

…Devlet, İmralı’daki yargılamayı dünyaya örnek olsun diye düşündü. Bunun temel yargılananı olarak saygı ve şükranla karşıladım".

Apo bu sözleri, 20 Haziran 1999 tarihinde İmralı’dan yazdığı mektupta dile getiriyor. Devlete şükranlarını sunuyor, M.Kemal’in geliştirdiği çözümden söz ediyor. Araya bir de, oyunun kuralı gereği, Abdülhamid’i karıştırıyor. Hizmet eri olduğunu ve herkesin de bundan başka yolu olmadığını, bunun bir erdem olduğunu söyleyip TC devletini kutsuyor.

Tarih ise başka örneklerle dolu: Örneğin Peru’da faaliyet gösteren Maoist “Aydınlık Yol Savaşçıları-Sandero Luminoso"nun lideri Dr. Abimeal Guzman (Gonzalo), mahkemede bütün generaller-gereksizce-ulusal marşı okumaya ve ona okutmaya kalkıştıklarında, Gonzalo, enternasyonal marşını söylemeye başlıyor.

Daha geriye gittiğimizde, Şeyh Said’in uzlaşmadığını ve Hakk’a yürüdüğünü, Mahir’in Kızıldere’de teslim olmayıp şereflice ölmeyi tercih ettiğini, Ulaş Bardakçı’nın son kurşununa kadar çatışarak düştüğünü, Spartaküs’ün bütün enerjisiyle direndiğini, Ömer Muhtarın, İtalyan generallerle dalga geçtiğini, teslimiyeti asla kabul etmediğini, darağacına gülerek gittiğini, Şeyh Şamil’i, Fas’lı efsânevî önderlerden Abd-el Kerim El-Hattabî’yi, Jeanne d’Arcı, Ulrike Meinhof-Andreas Baader’i, Mehdî Ben Barka’yı, Stephen (Steve) Biko’yu ve daha binlerce tarihî şahsiyeti zikredebiliriz.

Bunlar gündeme geldiğinde PKK’lilerin tepki göstererek, Apo’dan da herkes aynı şeyi bekliyordu, ama o farklı yaklaştı ve bir kez daha herkesi yanılttı demeleri de durumu kurtarmıyor. Yâni, “ben hizmet eriyim, M. Kemal haklıydı" falan demek insanlara ayrıcalık getirmiyor aksine sıradanlaştırıyor. Bu teorileri meşrûlaştırmaya kalkıştığınızda da, gönüllerde büyük bir reaksiyon oluşur.

Soruyoruz, hangi filozof, hangi önder, hangi devrimci, hangi aziz, hangi peygamber, savaştıkları ideolojilerin önünde boyun eğmişlerdir. İşte Peygamber-i Zîşân, işte Hz. İsâ, işte Sokrat, İşte Aziz Yorgos (George-Aziz Hıdır), işte Ernesto de la Serna (Che Guevera), İşte Salih Mirzabeyoğlu, işte Mahir Çayan, işte Marcos… Bunların hepsi son âna kadar direndikleri için ve asla ve kat’a zerre kadar taviz vermedikleri için aşkla, şevkle anılmakta ve milyarlarca insanın hâlâ daha önderi olmaya devam etmektedirler. Bunun alternatifi yoktur, adını koymak gerekirse küçük taktiklere sarılarak günü kurtarma atraksiyonlarıdır ama elin oğlu doymaz, elinde avucunda neyin varsa alır ve nihâyet içini boşaltıp posalaştırır, tamamen tasfiye eder. Avrupa ya da Roma yürüyüşünün aslında “Son Yürüyüş” olduğunu Apo da hissediyordu ama iş işten geçmişti, o nedenle son bir hareketle Suriye’den tekrar yardım istedi fakat Suriye bunu reddetti. Dağlar, kendisini yıllarca güvende tutabilirdi, asıl özgür alanlar oralardı, gerilla göğsünü siper etmeye hazırdı önderliği için, olmadı çünkü ihtiras ve hayalperestlik, aklın ve ferâsetin önüne geçti. Bu hüsrânı beraberinde getirdi.

Yine Nisan 99’da, Teslim Töre’ye yazdığı mektubunda Apo şöyle diyor: “Asıl yazma nedenim bir dönemin tüm sol, hattâ sağ çatışmalarından asıl çıkarılması gereken derslere ilişkindir. Sağ daha iyi ders çıkardı. MHP, önemli sıçramayla bunu gösterdi …MHP ders almayı eğer doğru demokrat bir çizgiye çekip pratikte de tutarlı olurlarsa bu da iyi bir gelişme sayılmalıdır. Ordunun, bu gelişmelerde kontrolü, son derece önemli ve doğru kavranmalıdır".

Ordudan ve MHP’den medet umar hâle geliyor. Denize düşenin yılana sarılması gibi. Bütün bunları nasıl açıklayacağız, tevilini nasıl yapacağız?

Eylül 1999’da PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları ismi altında örgütlenen ve başını Mehmet Can Yüce ile Meral Kıdırın çektiği bir grup, “Kürdistan Devrimci Yurtseverleri’ne Açık Mektup"larında şöyle diyorlar: “Bırakalım inançsızlar, ideolojik olarak kırılanlar, yorgunlar, düzene yatma hesabı yapanlar kaldıkları yerde kalsınlar. TC’den başka birşey olmayan ‘Demokratik Cumhuriyet’ (DC) onlara hayırlı olsun! Yakamızı bunlardan kurtaralım, sınırsız cesâretle, fedâ ruhuyla şehitlerimizin zafer yolunda kararlı ve emin adımlarla yürüyelim…"

Aslında çok şaşırtıcı değil, süreçleri iyi tâkip eden biri, PKK’de baştan beri yaşanan ideolojik karmaşayı farkedebilir. Bundan sonra nelerin olabileceği konusunda remil atmaya gerek yok: TC, karadul politikasıyla yaklaşacak, PKK’yle uzun süre flört edecek, işmar edecek, işveyle, edayla kendi zeminine çekecek ve nihâyet onu öldürecektir. Plan budur ve TC’nin devlet tecrübesi ve tarihî birikimi buna izin veriyor.

Son tecritte;

Anadolu ve Kürdistan’da, İslâmî varlığı yadsıyarak ya da onu payanda yaparak yola çıkan hiçbir kırma-ideolojinin (mutant ideoloji) ve siyâsetin şansı yoktur. Dar kalır, güdük kalır, gelişemez.

Kumandan diyor ki:

“Kemalizm yâni TC ideolojisi, insan ve toplum sorunlarının çözümüne dair bir kâinat muhasebesi ve “yaşamaya değer hayat hangisidir?" acısının ürünü olan bir dünya görüşü ve sistem haysiyeti ortaya koyamaz.

Kemalizm, neye taraftar olduğuyla değil, neye karşı olduğuyla anlaşılabilen bir ideolojidir. Örneğin, hak ve özgürlükler, yükümlülüğün ve zorunluluğun olduğu yerde sözkonusudur. Yükümlülük ve zorunluluk da, kendisine uyulduğu oranda özgürlüğün ifâdesi olur; çünkü bu mânâda “zorunluk", angarya değil, insan varlığının “oluş" şartı ve imkânıdır. Üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle, “Hürriyet, hakikâte esâretten sonra hürriyettir!". Yâni, bir dünya görüşü, özgürlüğün hem gâyesi ve hem de neticesidir. Bu yönüyle Kemalizm’in hiçbir ilkesi hak ve özgürlükleri kollamaz. M. Kemal’in, ölümünden bir ay önce, İngiliz Hükümeti’ne yazdığı mektup dikkat çekicidir: “Beraberce kurduğumuz cumhuriyeti, beraberce yaşatacağız!" diyor mektupta. Kemalizm’in İslâm (ve insan) düşmanlığı, Kürt ve diğer Anadolu halklarının ortak yaşadığı bir hâdisedir. Aşağılık bir devrim propagandasına göre ayarlanmış bir tarih yerine gerçek bir tarih bilimi ve tarih felsefesi ortaya konulmadıkça, günün ruhî ve toplumsal sorunlarına gerçekçi bir yaklaşım mümkün değildir.

Müslümanlar (doğal olarak Müslüman Kürtler de) kemalist rejimin adlî, idârî, askerî, polisiye ve eğitsel anlamda bütün hatlarıyla tasallutuna maruz kalmış, ilmiyye sınıfındaki ekâbiran katledilmiş, ezilmiş, sindirilmiş, zindanlarda çürütülmüş, İslâm davası, saf bir “sürü” tarafından temsil edilir hâle gelmiştir. Böyle bir çerçeve içinde, din adına dini tepeleyici tezahürler; din simsarları, sapık anlayışlar, düzene yamananlar, kafa kâğıdı müslümanları türemiş ve ortalığı sarmıştır.

Örgüt, Ruh’un ifâdesi, yetişeceği ortamdır. Ruh pörsüdükçe, örgüt, örgüt pörsüdükçe ruh pörsür. Örgütsüz, ezilmiş ve cahil insanların, rejimin devletin karakteri olduğu olayını anlaması beklenemez. Bugün, naif Müslüman kitle, “devlet-rejim-düzen"in ne olduğunu bilmezlik içinde ona âlet olur; buna mukâbil birçok sosyalist çevre de, rejimi değiştirme kavgası yapma adına kemalizm’in, “Anti-İslâm” pratiğine âlet olmaktadır. Her ikisi de kemalist tuzakta buluşurlar. Müslüman geçinen dangalak, “devleti koruyorum" derken, kemalizm’i yaşattığının farkında olmaz, sosyalistin durumu da tersinden aynıdır. Bu durum idrâkın kısırlaştırılması sonucudur. Bu ârızalı bakışları aşabilen, ona karşı tavrını koyabilen, mücadele bayrağı açan, intikam duygularıyla yürüyen Kürt karşısında şapkamızı elbette çıkarırız”.

PKK paradigması tükenmiştir ve kemalizm’in kurban aldığı son ve dramatik örnektir. Bundan çıkarılması gereken ciddi dersler olduğu da âyan beyân ortadadır.

 www.drhakkiacikalin.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1