ÖRGÜT-I

Dr. Hakkı Açıkalın

Bu ‘Örgüt’ yazısının, bahsini bazı yazılarımızda geçirdiğim diğer ‘Örgüt’ yazısından farklıdır.

"Örgüt, Ruh’un ifâdesi, yetişeceği ortamdır. Ruh pörsüdükçe, örgüt, örgüt pörsüdükçe ruh pörsür. Örgütsüz, ezilmiş ve cahil insanların, rejimin devletin karakteri olduğu olayını anlaması beklenemez. Bugün, naif Müslüman kitle, “devlet-rejim-düzen"in ne olduğunu bilmezlik içinde ona âlet olur; buna mukâbil birçok sosyalist çevre de, rejimi değiştirme kavgası yapma adına kemalizm’in, “Anti-İslâm” pratiğine âlet olmaktadır. Her ikisi de kemalist tuzakta buluşurlar. Müslüman geçinen dangalak, “devleti koruyorum" derken, kemalizm’i yaşattığının farkında olmaz, sosyalistin durumu da tersinden aynıdır. Bu durum idrâkın kısırlaştırılması sonucudur." S. M.

Hususî bir vasattayız; 30 senesini muhtelif vazifelerde geçirmiş bir örgüt ustasıyla sohbet ediyoruz. Anlatıyor:

"Örgüt, evvelâ seni alır. İdeolojisine, yaşamına ve işleyişine münasib bir biçimde seni şekillendirir. Sen bir yaban atı gibi davranırsın. Sana sunulan herşeye bir kement gözüyle bakarsın. Zaman içinde, bunun bir kement değil bir ilke olduğunu farkedersin. Vahşîliğin tedricen azalır. Ama, tamâmen ortadan kalkmaz; düzenden gelen alışkanlıklar, içgüdüsel ihtiyaçlar, dürtüler, itkiler, güdüler vs. seni yormaya devâm ederler. Onlar seni yorarken örgüt de seni yorar daha doğrusu, yorgunluğundan istifâde edip seni dallarını-budaklarını kısacası fazlalıklarını yontar, kendine uygun şekle gelinceye kadar da yontmaya devâm eder. Bu yontma veya şekillendirme eylemi ideal kişiliğe ulaşılıncaya kadar surer. Belli bir süre sonra, sen ‘çizgiye’ gelirsin. Bu, pratik bir vetiredir. Bu kişi, eğer artık örgütlü hayata uyum sağlama noktasına gelmişse, hiyerarşideki yeri de yükselir. Fakat, o yere gelebilmek çok zordur. Bir sürü görev ve emek sürecinden geçersin. Bütün olumsuz kişilik özellikleri dayatılıp kısmen başarılı olsa bile, zaman içinde bu olumsuzluklar açığa çıkar ve kişi görevden düşer ve ağır bir emek sürecine sokulur. Yüksek örgütlülüğe ulaşmış kişi, menfî karakterlerin büyük bir kısmından arınmıştır; alınganlık, kırılganlık, küsme, darılma, arkadan konuşma, çekiştirme, dedikodu, menfaat peşinde koşma vs. gibi düzen insanına has gerilikler ileri derecede örgütlü insanda aşılmıştır. Aşılmıştır çünkü, idealler, hedefler, gâyeler, iddialar değişmiştir; ben iş sahibi olayım, ben tüccar olayım, ben zengin olayım, ben mal mülk edineyim, ben refah içinde yaşayayım nev’înden ideallerin ne kadar da küçük olduğu örgütlü yaşamın nimetleri ve büyük hedefleri görüldükten sonra insana çok komik, çok güdük ve çok çirkin gelmeye başlar. Hedefler çok büyük, çok mukaddes, çok heyecan verici ve çok tatminkârdır. Başlardaki, reaksiyonerlik zaman içinde yerini müdhiş bir kemâlata, âl-i cenablığa, derinliğe bırakır. Sıradan insanların hislerinden, duygularından, kavga içeriklerinden, hayata bakışından, taleblerinden, ağlayıp sızlamalarından, sığlıklarından, düşkünlüklerinden ve nihâyet-özcesi zavallılıklarından tiksinti duyan ve belki de bir zamanlar kendisinin de böyle hesablar içinde olan bir kişilik olduğunu düşünerek iki kere iğrenen bir seviyyeye yükselir. Başlangıçtaki o azgın tavırları süt liman bir derya yüzeyine dönüşür, perspektifi genişler, dünyaya bakışı çeşitlilik kazanır, militanlığı ileri noktalara taşınır. Örgütlülük, yoldaşlığı da berâberinde getirir; insan sâdece nefsinin kölesi bir varlık olmadığının farkına örgüt içinde-örgütlü yaşamla varabilir. İnsanların, kendi hayatlarını birbirleri için ve nihâyet örgütleri, partileri, ideolojileri için verebildikleri bir kurum içinde varolmaları onları çok yüksek bir hümanite noktasına taşır. Tabiî ki, bu arada acı çeker, burkulur, kırılır, üzülür vs. fakat bütün bu hâllerde, mes’elenin kişisel bir mes’ele olmadığını, bir yüce dava, bir kurtuluş, hayata, topluma, san’ata, kültüre, kısacası topyekûn varlığa karşı bir mes’ûliyyet vetiresi olduğu şuurunu idrâk eder ve kendini her türlü basit-sıradan ve şahsî dar tavıra kapatır. Bunları kötü şeyler olarak değerlendirebilmek mümkün müdür? Ben varoluşumu örgütlü yaşama borçluyum".

Alınan, darılan, gücenen, küsen kişi ‘ÖRGÜTSÜZ’ kişidir. Alınan, küsen kişi şahıslara veya özel varlıklara kızmıştır. Onlarla hal edemediği bir sorunu vardır. Bu sorununu aşamadığına göre de, yetkin sayılamaz. Yetkinsizliği, örgütsüzlüğünden ileri gelmektedir. Ol şahıs birikimli de olsa sonuç değişmez zira birey tek başına örgütlü bir kudret teşkil etmez. Birey kendini mükemmel örgütleyebilir, bu örgütlülüğüyle bir kurum seviyyesine gelebilir. Tarihte az sayıda da olsa bunun misâlleri vardır; meselâ peygamberler tek başına çağları değiştirebilecek ve zamanları en ileri düzeyde mânâlandırabilecek vasıfta, maddede mânâyı en ideal bir biçimde temsil edebilen, müdhiş donanımlı üstün ve yüce varlıklardır. Onlar, şahsın kurumlaşmasının en ileri ve en ileri misâlleridir. Evliyalar, büyük ideolojik-siyâsî- san’atsal önderler de böyledir, kurum rolü oynarlar. Bizim açımızdan Mütefekkir, şahıs-kurum’a en iyi ve canlı örnektir. Bu örnekleri önümüze koyduğumuz takdirde, örgütlenememek gibi bir aczle mâlûl olmak kabul edilemez. Eğer ortada bir örgütlenememe varsa, bir liyâkat sorunu vardır. Örgütlü yaşama geçilemiyor, örgütlü yürüyüş gerçekleşemiyorsa ortada şahıslardan (hepsinden) kaynaklanan bir sorun var demektir. Nefsimizin okşanması duvarına çarpıp orada kalıyorsak, bu da bizim yetmezliğimizden kaynaklanmaktadır. Sorun yok, herşey çok iyi gidiyor şeklindeki bir yaklaşım da, daha baştan geriye düşeceğimizin işâretidir ve yetinmeci, memurvarî ve çaba inceliğinden uzak hantal bir ameliyyeciliği gösterir. Bu, işlerimizin-emeklerimizin çarçuru anlamına asla gelmez, onların değerlerine sahib çıkılır ancak, iyiler-iyi olan şeyler zâten bizimdir, mârifet iyi gitmeyen şeylerin üzerinde olmaktır. İyi gitmeyen birşeyler hep-ve herkes için-vardır ve olmaya devam edecektir ve o iyi olmayan-gitmeyen şey hep bizim tâkibimizde olacaktır/olmalıdır. İyiler, kovamızdaki balıklardır, iyi olmayanlar ise yakalamamız gerekenler.

Bir gönül dostuyla konuştuk, sanal âleme bir türlü ısınamadığını/sevmediğini söyledi. Ben de kendisine, evet kâğıdın kokusu onda yok, güzel değil dedim. Sanal âlemin avantajlarını kimse reddedemez ama insanîlikten/insan sıcaklığından uzak, her türlü yalan dolana, provokasyona açık bir vasıta, bir zemin. Belki de zorluk burada; insanların birbirlerinin nefeslerini hissetmedikleri, gözleriyle, elleriyle işâretleşip bir çok sorunu, alevin içinden değerli bir kitabı alırcasına, çözemedikleri, yapay bir âlem olduğundan. Ve işte, belki de bu yüzdendir benim etli butlu bir örgüte sevdalanmam, bu yüzdendir herhâlde, yolunu kaybedib de, şehirlere düşmüş bir karacanın yeniden dağlarına, kırlarına, ormanlarına dönmek istemesi gibi, ‘başına bir şey gelirse canım, dağlara gel dağlara, seni saklar vermez ele canım, dağlara gel dağlara’ ezgisini mırıldanmam, belki içime işlemiş, müptelâsı olduğum gerilla mücâdeleciliğinde aranmalıdır bu ısrarımın sebebi, veyahut gurbetin karanlığında.

Dağlarda, kırlarda, ormanlarda zaaflara yer yoktur, şehir puştluklarına-riyâkârlıklarına, dedikodularına, lümpenliklerine yer yoktur. Yoktur, zira, bu tip boş işlerle uğraşacak zaman yoktur. Bambaşka güzelliklerin, rayihanın, tabiat varlığının orta yerinde pisliklere yer olamaz. Oralarda ölüm korkusu, kariyer korkusu, koltuk sevdası da yoktur zira, dava o denli büyük ve o kadar mukaddestir ki, ölüm dediğin şey, hayatın ermine verilen bir emânet seviyyesinde idrâk edilir. Yani ölüm yoktur, lugâtlerimizde ölüm mefhumu kendiliğinden ortadan kalkar. O nedenle biz ölümü, başkalarının, yığınların anladığı gibi anlamıyoruz, bir destan, bir marş, bir ezgi olarak anlıyoruz. Dağlarda basit sorunlarla boğuşma da yoktur, coşkunun dozu o kadar yüksektir ki, o coşku bütün sıradan şehir tipi sorunları lahzâda boğar, imhâ eder.

Peki, gelelim en acıtıcı suale: Bütün bunları yapabilmek için, kaideler belirlemeden, kurallar koymadan düzenli bir örgütten veya örgütsel faaliyetten-işleyişten bahsedilebilir mi?

Cevab şudur: Bunlar olmadan, ne örgüt ne de örgütsel faaliyet-işleyiş olabilir.

şmanın kuvveti karşısında halkımızın aslî ve temsilî kuvveti örgüttür. Örgüt olmadan halk zâlim tiranlara karşı direnemez, muzaffer bir mücâdele yürütemez. O hâlde örgütün kudreti nedir? Bu kuvvet, bir yönüyle ahâli içinde kök salmış olmaktır ki, geleneğimizle, ideolojimizin gücüyle, mirasımızla bu gücün bir komponentini zâten oluşturmuş durumdayız. Öte yandan, bu kuvvet, onun (o ahalinin) kadrolarının teşkilatlanmasıyla, kadrolarının disiplin ve ciddiyet seviyyesiyle, çizgiye sonuna kadar yatabilmeleriyle, Kumandan ve ordusunun birbirlerini gözlerinden tanıyabilmesiyle, birbirlerine bağlılıklarıyla ve mücâdeleye kendilerini müdhiş katmalarıyla ölçülebilir. Bunlara sahip olmayan bir yapı çözülür ve/veya aşılır.

Hemen hemen bütün örgütler, ismiyle müsemmâ olarak, kaideleri, tüzükleri, programları, kurumları, hiyerarşileri olan strüktürlerdir. Bu niteliklere sahip olmayan herhangi bir birlikteliği örgüt olarak adlandırmak mümkün değildir.

Örgütsel işleyiş işte bu kaideler manzumesidir. Şeklî değil, hayatîdir ve süreçler belirler. Bir örgütün teminatı, tabiîdir ki, ve sâdece matbu kaideler değil, pratikteki gelişimi ve sıçrayışı, bir başka deyişle, ideolojiye en ufak bir halel gelmeksizin geliştirdiği değişim ve dönüşümlerdir. Genelgeçer kuralları çok fazla kutsamamakla berâber çok mühim kabul ediyorum; Ast-üst ilişkisi, alt kademe-üst kademe ilişkisi, komutana duyulan saygı ve bağlılığın, her türlü alınganlığın ve çocuksu davranışın üzerinde olması nev’înden kaideler örgüt disiplininin en başta gelen hususiyyetleridir.

Liturgia’nın (İşleyiş) formasyonunun hangi prensibe nazaran olduğu da önemli olmakla berâber çok fazla belirleyici değildir; örgüt işleyişi ister ‘santralist’ (merkezîyetçi), ister ‘demokratik merkezîyetçi’ (aslında bu da merkezîyetçidir), ister ‘demokratik’ (böyle bir şey de tamâmen safsatadır, hele ki önüne inqilâbı koymuş bir örgütün işleyişinin demokratik olması, onu yol geçen hanına çevirir, geçmişte ve günümüzde tüm dünyada bunun talihsiz misâlleri vardır), ister otoriter-despotik olsun, en nihâyetinde hakkaniyete münâsib bir hiyerarşinin (sıra erki) olması ve bunun harfiyyen tatbik edilmesi bir örgütün sıhhati açısından çok hayatîdir. Şübhesiz, bir örgütte alınacak bir karara bütün örgüt yapısının katılması çok yararlıdır ancak bir karar çıktıktan sonra veya mevzuun kritikliği dolayısıyla kararın hayatîyyeti ve aciliyyeti hasebiyle her zaman bu böyle gelişmeyebilir. Alınan kararlar ise tartışılmaz ancak, yapının rapor geliştirmesiyle ve görülen lüzûm üzerine en yakın toplantıda (cebhe toplantısı olabilir, konferans olabilir, kongre olabilir) gözden geçirilebilir veya geçirilmeyebilir. Bu prensip, başta da vurguladığımız üzere çok hayatîdir.

Liturgia’nın formasyonunun tesbiti için de muhtelif kaideler vardır, meselâ tüzükler yapılır. Fakat, mükemmel bir tüzük bile olsa, sıhhî bir Liturgia, ideolojik bağlılık-imân ve güçlü teorik-pratik aksiyon temelinde yükselecektir. Tüzük ise bu Liturgia’nın çerçevesini çizer. Meselâ, İBDA hareketinin ayrıca bir manifestoya ihtiyacı yoktur, külliyat manifesto niteliğindedir. Lafızdan ziyâde, halkın ihtiyalarına ânı ânına ve doğru cevab teşkil etmek Liturgia’yı mânâlı kılar.

Örgüt Liturgia’sında belirleyici olan en mühim değerler kadrolar ve idârecilerdir. Bunlar, Liturgia’nın amentüsü gibidirler.

Tam da bu noktada, sihirli kurum sayılabilecek olan disiplin kurumu devreye girer; örgüt yapısında talimatların yerine getirilmesi, ast-üst ilişkilerinin en ufak bir pürüze meydan vermeyecek biçimde tahkim edilmesi, programın aksamadan yürüyebilmesi ve yozlaşma riskinin sıfıra indirilmesi açısından disiplinin hayatîliği de müakaşalardan varestedir. Disiplinin uğramadığı örgütlü bir yapıda, hiçbir talimat makes bulmaz, hiçbir hiyerarşik mevki anlamlı olmaz, hiçbir faaliyet doğru dürüst yürümez ve çöküş (kollaps) gelir kapıya dayanır. Hipokrizi, dedikoduculuk, lümpenlik, hamalvarî tarz, ertelemecilik, ağavarî yaklaşımlar, ahbab-çavuşluk, bürokratizm vs. gibi her türlü hastalıklı hâl örgütü sarar ve yiyip bitirir. Kimse, emir-komutadan korkmamalı, liyâkat sahiblerinin önü açılmalıdır. Bu kişilerin kimler olduğuna karar verecek olan da örgütün kurullarıdır. Örgüt kurullarının aldığı görevlendirme ve yetkilendirme kararları talimattır ve bunlara karşı gelinemez. Herkes kendi görevini, ve devrim için, imânı gereği, bağlılığı gereği yerine getirmekle mükelleftir. Bu, mukaddes bir vazifedir ve görev beğenmeyen, kaçan, savrulan, düşen, yatan, yalan dolana sarılan tip tasfiye edilir ve safdışı bırakılır, yani örgüte zarar vermesi engellenir. Doğruluk-yanlışlık kriteri ise tektir: Devrime yürüyüş yolunda BAŞARI! Başka bir kriter mevcud değildir. Vazife doğru kavranabildiğinde ise, başarı mutlak hale gelir.

Bütün bunları söylerken unutulmaması gereken şey şudur; Mes’ûliyyet makamında bulunan, idâreci konumunda olan kişi yerinin ve sorumluluğunun hakkını vermek zorundadır. Yetkinsizliğini, lafazanlıkla, saçmalıklarla örtmeye çalışan idâreci kişi en kısa zamanda görevsizleştirilir, yetkileri elinden alınır, eğer suç pratiğine girmişse, cezâlandırılır. O nedenle, idârecilik ağır bir sorumluluk düzeyine işâret eder. İdâreci bizzat örgütte bir yaşam paradigmasıdır. Herkese örnek teşkil eder. Disiplinsiz bir idâreci örgüte en büyük zararı veren kişidir.

Diyelim ki yönetici sözünde durmuyor, disiplinsiz, programsız. Disiplinsizliğini, programsızlığını konumuna sığınarak altındaki insanlardan gizlemeye çalışıyor. Kimse kendini herkesten daha zeki sanmamalıdır. Böyle numaralar illegalitenin en sıkı koşullarında bile şu ya da bu biçimde açığa çıkar. Yönetici gerçekten de herkesin kafasında olumlu düşünceler yaratabilmeli, pratiğiyle bu düşüncelerin örneği ve pekiştiricisi olmalıdır. Sempatizanlar ve kitle, yöneticiye baktığında eleştirecek yanını bulmakta zorlanmalıdır. Bütün bunların yanısıra, idârecinin hiçbir emperyalvarî imtiyazı olamaz, eğer imtiyazdan sayılırsa, halkın teveccühü en büyük ayrıcalıktır. Mücâdelenin en ön safında bulunmakla, göğsünü en ön mevzilerde düşmana siper etmekle o zâten yeteri kadar imtiyazlı hale gelmiş olur. O durumdaki bir idârecinin talimatlarına da harfiyyen uyulur.

Her kafadan bir sesin çıktığı ortamda, örgütlülük yozlaşır. Hele, bir aksiyon ânında böyle bir kargaşa hiç kabul edilemez. O noktada belirleyici olan askerî disiplindir. Aslında, sâdece eylem dönemlerinde değil, örgütlü kişilik, hayatının her ânında askerî disipline bağlı olmak zorundadır. İdeali budur. Örgütlü yaşamda disiplin zerre kadar esnememeli, aksamamalıdır.

Tüm bu kaideler mücâdeleyi, örgütü ve inqilâbı geliştirmek ve tesis etmek içindir. Tüm gönüldaşlarımız kendilerine verilen vazifeleri en iyi bir biçimde yerine getirmek, vazifenin mahiyetine ve çapına bakmaksızın kendini tamamen vererek, ihtirasla ve aşkla ve dahi disiplinli bir biçimde çalışmak durumundadır. O hâlde, kendi zaaflarımıza, noksanlarımıza ve yetmezliklerimize karşı da şavaşmış olacağız ki, ikiyüzlülerin ağızlarına sakız ettikleri ‘Cihad-ı Eqber’ de ‘Cihad-ı Asğar’la berâber yürümüş olacaktır.

www.drhakkiacikalin.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1